30.11.2012

Kader Dağıtıcısı


Üç gündür konuşmuyor benimle. Sadece benimle mi? Kendi kendine bile tek kelime etmediğine eminim.  Kalkmadan öylece oturuyor, hep çok rahatsız olduğunu söylediği pencere dibindeki koltukta. Dışarıyı izliyor. Dünyanın kapıları kapanmış da dışarıda bırakılmış gibi yalnız, daracık, kasvetli çıkmaz sokağa bakıyor. Gözlerini dahi kırpmıyor. Ara ara konsolun üzerindeki fotoğrafın bıraktığı boşluğa kaymasa gözleri, öldüğünü düşündürecek kadar donuk... Aç, susuz, sessiz, art arda yaktığı sigaraların dumanında kaybolmak istercesine hareketsiz oturuyor.

Bir fotoğraf, dört kişi. Yüzlerimizde düşman mahallelerden getirilip aynı takımda maç yapmak zorunda bırakılmış çocukların havası var. Annem isteksiz, babam tedirgin, abim Memed umursamaz ki o biraz da zekâ geriliği olduğundan, benim şaşkınlığımsa fotoğrafta sadece üç aylık oluşumdan. Bizimki herkesin evindekilerden biraz farklı bir aile fotoğrafıydı. Ne güneş batarken bir iskelede, ne bir atlıkarıncanın çevresinde, ne de piknik ortamında çekilmiş mutlu bir aile fotoğrafı. Öylece bir çıkmaz sokak ortasında, yersiz yurtsuz kalmış insan kalabalığı gibi. Yalan da değil. Annemin anlattığı kadarıyla İstanbul’a göçtüğümüzün haftası, yeni evimize taşındığımız ilk gün çekilmiş. Fotoğrafın çekildiği gün kaderimiz yazılmış; yetmemiş, herkes bilsin diye bir daha değişmeyecek o ifadeler sanki yüzlerimize kazınmış.

Dedim ya herkesin evinde olanlardan biraz farklı bir aile fotoğrafı diye. Durduğu yer sürekli değişti. Eve ilk geldiğinde hemen özenle salondaki konsolun üstüne yerleştirilen ya da sabah güneşinin vurduğu duvara güzel bir çerçeveyle asılanlardan değildi. Önceleri annemle babamın yatak odasında duruyordu. Boyuna dört adım, enine üç adım küçücük odanın en önemli demirbaşlarındandı.  Yayları gıcırdayan yatağın tam karşısındaki aynanın köşesinde bekliyordu. Konuşabilse, kendine konsol istemesinden korktukları için aynaya dost olsun diye, sus payı verilmiş gibi iliştirilmişti sağ alt köşesine. Sonra bir gün aynadan koparıldı. Memed kaybolduktan iki gün sonraydı. Fotoğrafta babamın şefkatle elini tuttuğu abim, parkta oynarken kaybolmuştu. Annemin çığlıkları, tok uyumayı kâr sanan insanların doldurduğu apartmanı beşik gibi salladı. Babamın annemi sakinleştirmeye çalıştığı dakikalarda o fotoğrafa bakıyordum. Memed’le vedalaşıyordum. Çünkü geri dönmeyeceğini biliyordum. Kaybolduğu gün de üstünde fotoğraftaki gibi beyaz V yaka merserize bir kazak vardı. Boş bakan gözleri, bir şey söyleyecekmiş gibi hep hafif aralı duran ağzı ve asla kaldıramadığı, dik tutamadığı omuzları… Memed hep o fotoğraftakiyle aynıydı, aynı kaldı. Sadece boyu uzuyordu. Ne kadar uzarsa uzasın hep elini tutacak birine ihtiyacı olacağını biliyorduk oysa. Bu yüzden babamın Memed’i parkta neden yalnız bıraktığını hep merak ettik. Hiçbir zaman öğrenemedik. O yetmedi, bir de apartmanda zekâ geriliği olduğu için Memed’i parkta bırakıp kaçtığımız dedikodusu yayıldı. İşte o gündü. Annem bir hışımla ailemize, Memed’e ait tek fotoğrafı yatak odasından çıkardı. Çerçeveye yerleştirip evin hemen girişindeki sehpanın üstüne koydu. Herkesin göreceği bir yere. Ondan hâlâ umutla haber beklediğimizi anlatmak istercesine,  tam da telefonun yanına. Koca beş yıl o çerçeve hep orda durdu.

Annem ne zaman başımıza gelenler için oturup ağıt yaksa, “Hepsi onun suçu, o kader dağıtıcısının suçu” diyordu. “Öyle birden karşımıza çıktı. Simsiyah saçları, siyah minik güneş gözlükleri, bir de siyah uzun pardösüsü vardı. Fotoğrafınızı alabilir miyim demişti. Yabancısıyız tabii biz de buraların. Öylece durduk. Elindeki makineye baktık. Ne bilelim bu şehirde kader bir makineyle dağıtılıyor.” der; ağlar, susar, yine aynı hikâyeyi anlatır, ağlar, susar, arada kapıya gelen komşu ile dedikodu yapar, kapıyı kapatır, bıraktığı yerden “Kader dağıtıcısıydı işte, iyi bir şey yazacak olsa simsiyah giyinmezdi değil mi?” diye söylenir, ağlar, susardı. Aynı ağıtı senelerce dinledim. Ne diyordu o şarkı: “Seni hem sevdim, hem senden nefret ettim.” misali o fotoğrafın hem hayatımızı mahvedişine hem de evin başköşesinden bizi izleyişine hep sabrettim.

İki hafta önceydi.  Babam akşam eve gelmedi. Annem tedirgindi, ben sakin. Ha fotoğrafın içindeydi babam, ha evin.  Ertesi gün de gelmedi. Aldım fotoğrafı koydum salondaki konsolun üstüne. Sırf annem babamın o tedirgin, korkak, hüzünlü, bu şehir bizi yutacak bakışlarının eksikliğini hissetmesin diye. Fotoğraf da yetmedi.  Annem, “O da Memed gibi geri gelmeyecek” dedi. İki gün sonra polisten gelen telefon annemi haklı çıkardı. Babam Memed’in kaybolduğu parkta tek kurşunla fotoğraftan müsaadesini istemişti. Silahı nerden bulmuştu, kafasına sıkacak kadar cesareti hangi ara biriktirmişti merak etmedim. Cenaze sırasında da, komşuların yalancı “vah vah”larında da hiç gözyaşı dökmedim, helva yiyip durdular, yemedim. Dedikodu sever komşumuz Gülten teyze konsolun üstündeki fotoğrafı görüp çığlığı basana kadar da kimseyle ilgilenmedim. “Kız baksana bu seneler önce mahallede dolanan garip kılıklı kızın çektiği fotoğraf değil mi? Bakkaldan dönerken beni de çekmişti.” dedi. Annem gözyaşlarına ara verdi, kafasını sallayıp tasdikledi. “Güya fotoğrafınızı getireceğim demişti ama… Ee size ne zaman getirdi?”  Getirmemişti. Posta kutusuna bırakılmıştı. Kan kırmızısı bir zarfı vardı. O günü hatırladım. İrkildim. Yutkundum. Korktum. Kader dağıtıcısının bir tek bizim için döndüğünü anlayınca salon kapısının eşiğinde gözyaşlarına boğuldum. Sıra bana gelmişti artık biliyordum.

Üç gün önce sabah ezanıyla uyandım. Konsolun üzerinden fotoğrafı aldım.  Gün daha aydınlanmadan kazağımın altına saklayıp sokak sokak çöp konteynırı aradım. Dört sokak ötede bir tanesine rastladım. Önce apartmanların pencerelerine baktım. Kimsenin olmadığını görünce geceden cebime koyduğum çakmağı çıkardım. Tam yakacaktım ki arkasındaki yazıyı fark ettim. “Bu şehirde her gün öldük öldük de musalla taşına varamadan dirildik.” yazıyordu. Annemin yazısı mıydı bilmiyorum. Bir korku sardı beni. Önce dizlerim, sonra ellerim titredi. Yine de vazgeçmedim. Fotoğrafı bir ucundan yakıp konteynırın içine attım. Artık bir sonra ölen ben olmayacaktım. Memed de, babam da yapamamıştı ama ben kader dağıtıcısına başkaldırdım. Eve dönünce beni kapıda karşılayan anneme fotoğrafı yaktığımı, kader dağıtıcısını öldürdüğümü anlattım. Yüzümde şaklayan tokadın acısından çok, anneme “Benim ölmemi o fotoğrafa tercih eder miydin?” diye sorsam, evet diyeceğini bildiğim için ağladım.  Zaten annemin koluna attığı montundan, bileğine astığı çantasından farksız, beni bir oyuncak bebek gibi taşıdığı o fotoğrafı ilk gördüğümde, beni sevmediğini anlamıştım.


24.11.2012

Gözetleme Kulesi


Yorgun bir film…

Her şeyden kaçan ama kendisinden kaçamayan, yıllarca içinde büyüyen suçluluk duygusunu sıyırıp bir köşeye koyamayan, dili söylemese de, söylemek istemese de gözlerinde acıyı gördüğünüz, geçmişini bir kambur gibi geleceğine taşımak zorunda kalan, yalnız, üzgün ve umutsuz bir adam gibi yorgun bir film…

Sessiz bir film… 

Aynı her gün gazetelerin üçüncü sayfasında okuduğumuz kocasının şiddetine maruz kalmış, çocuklarının gözü önünde yirmi yerinden bıçaklanmış, bazen en yakınındaki bazen sokaktan geçen bir adamın tecavüzüne uğramış, bildiğimiz, tanıdık, tepkisiz kaldığımız, birçoğumuzun en fazla “vah vah” diye hayıflandığımız bir köşede unutulan yitip giden kadınlar gibi sessiz bir film…

19. Adana Altın Koza Film Festivali’nden En iyi Yönetmen ve En İyi Kadın Oyuncu da dahil olmak üzere beş ödülle dönen Pelin Esmer yönetmenliğindeki, başrollerini Olgun Şimşek ve Nilay Erdönmez’in paylaştığı film, aslında bildiğimiz ama farkında olmadığımız, farkında olmak istemediğimiz kimi zaman göz göze gelmekten çekindiğimiz hayatları gözlerimizin önüne seriyor.  




22.11.2012

Biliyor musun?


                                                    Ben vazgeçip,
                                                    sevdamı  bir kış akşamı fırtınaya,
                                                                   bir savaş sırasında er meydanında, 
                                                                   sırat köprüsünü geçerken arkamda,
                                                                   bırakana dek,
                                                                   bil ki bu dünyada,
                                                                   başka birisi yok
                                                                   seni benden daha çok sevecek.

                                                                                                                                          10.12
                                                               

20.11.2012

Bir Tabak Toprak


23 Eylül 1945 Yorgo Seferi



Uyandım. Belki de uyandırıldım. Nefes almaya çalıştım. O boğuk nefes sesi benim miydi anlamadım. Çapaklanmış gözlerimi aralamakta zorlandım. Gözlerim çapaklanana kadar en son ne zaman uyumuştum, hatırlamadım. Bozuk et kokan bir odadaydım. Karanlıktı. Belli belirsiz ıssız bir aydınlık vardı. Hiç pencere yoktu. Her zaman oynadığım rubik küpün içine sıkışmış gibiydim. Renksiz, sabit, tahtakurularının cirit attığı, nemli ahşap zeminin, buz gibi taş duvarların olduğu bir oda… Yavaşça yatakta doğruldum. Oturdum. Kana bulanmış yatağı gördüm, korktum. Ayağa fırladım. Yatağa uzaktan tekrar baktım. Oysa hâlâ yataktaydım. Solgun yüzümü gördüm. Bir de içinde ağzına kadar ölüm birikmiş yarı açık gözlerimi…  Üstümde kanımı emen yüzlerce tahtakurusunu… Sanki birkaç yüzyıl öncesine ait olan bu odada unutulmuştum. Yutkundum. Karanlık yavaşça aralandı. Yatağın karşısında kalan duvardaki çerçevelere gözüm takıldı. Duvarın görebildiğim son aydınlığına kadar onlarca çerçeve asılıydı. Odanın karanlıkta kalan kısmından her an fırlayıp gelecekmiş ve nefes borumu düğümleyecekmiş gibi duran onlarca insanla göz göze geldim. Ölüydüler, bakışlarından anladım. Korktum. Ölülerin nefesi yalayıp geçti tenimi. Ürktüm. Derinden gelen bir nefes sesiyle odanın karanlıkta kalan köşesine döndüm. Ordaydı beyaz gömlekli adam. Onu ilk kez gördüm. Yavaş adımlarla bana doğru yürüyordu. Ayakları prangalanmış bir insan ağırlığındaki bedenimi kıpırdatamadım. Birden kolumdaki saate baktım. Akrep, yelkovan yoktu. Şaşırdım. Nefes almakta zorlandım. Bir hırıltı geldi ciğerlerimden, tıkandım. O an bir film sahnesi olsa Chopin’in cenaze marşı çalardı, farkındaydım. Ve ben kendi ölümüne ağlayan ilk kişi olurdum yabancısı olduğum bu odada. Yaklaştıkça adamın yüzü aydınlandı. Şeffaf bir bedenin içinde dolaşan milyonlarca insan vardı. Ağlayan,  bağıran, bir köşede susan, çığlıkları duyulmadığı için kin dolu gözlerle bakan… Yanı başımda durdu. Gözlerime, başına giyotini indireceği mahkûma bakar gibi acıyarak, keşkelerle dolu baktı.  Yüzümü ellerinin arasına aldı, “Beni duyuyor musun?” diye sordu. Sorusu cevapsız kaldı. Gözlerimin içinde buram buram “son” kokan bir fener yaktı. Parmağını şaklattı. Oda bir uğultuyla aydınlandı. Düzmece bir aydınlıktı. Karanlığı oldubittiye getirdi. Bir tek ışıkları yakmasaydın demek istedim. 

Boşluktaydı ayaklarım. Ahşap zemine basmadığımın da farkındaydım. Hatta ayakta duran değil, uyuyanın ben olduğumun da…  “Nerdeyim?” diye sordum. Kendimi bir sandalyede oturur halde buldum. Birden upuzun bir masa belirdi önümde. Onlarca boş sandalye vardı masanın çevresinde. “Buyurun” dedi.  Aşina olmadığım yüzler masanın etrafında belirdi. Onca kadın birden nerden çıktı, anlamadım. Gözlerim tekrar duvardaki çerçevelere takıldı. İçleri boşalmıştı. Evet, tam karşımda oturan, biraz önce fotoğrafta göz göze geldiğim kadındı. Bir çerçevenin içindeydiler. Ölüydüler. Sessizdiler. Nefessizdiler. Nasıl dirildiler? Yine saatime baktım. Zaman hâlâ yoktu.  Kim olduğuma dair hatırladıklarım gözlerimin çapağını fark ettiğim âna kadardı. O zaman bu bir rüyaydı. Kesinlikle uyanacaktım. Garip bir ürpermeyle irkildim. Adamın nefesini ensemde hissettim. Elinde neşter, dünümü, bugünümü kesip biçmesini izledim. Dalda kalmış, kışın ayazına direnen son yaprak gibi titredim. Düşmeyecektim. Bir sonraki bahar kaldığım yerden devam edecektim. Keşke nereden başlayacağımı da bilseydim. Bu rüyadan biri beni uyandırana dek kan kokusuna, onlarca ölü ama hüzünlü kadının bakışlarına, o adamın soğuk nefesine direnecektim. Öyle karar verdim. Tam derin bir nefesle ciğerlerimi dolduracaktım ki tıkandım, yarım kaldım. Elim, kolum, ayağım, bacağım, kafam sanki her şey fazlaydı. Tüm bedenimde tanımsız bir ağrı vardı. Belki de benden bakışlarını çekmeyen, gözleri ağıt yakan kadınların ağırlığıydı. “Zavallıcık” kelimesinden ibaretti artık ismim. Derin bir sessizlik oldu. Sonra kim bilir ne zamandır tam ensemde hissettiğim adam, masadaki herkesi ayaklanmaya çağırır gibi bağırdı: “Anlatın! Son durum nedir?” Ne anlatacaklardı? Neden o odada olduğumu mu? Neden bunca kadınla önümüzde içi toprak dolu tabakların olduğu bir masada oturduğumu mu? Neden ben masada otururken, diğer benin kanlar içinde yatakta uyuduğunu mu? Neden tahtakurularının çıkardığı biipp sesi yükseldikçe odanın karardığını mı? Hangi birine cevap vereceklerdi. Sormadım. Sadece aklımdan geçirdim. Bekledim. Başladılar. Çok kalabalıktılar. Konuştular. Günlerce anlattılar. Her birine konuşma sırası geldikçe tabağın yanına bir bıçak, bir silah, bir dirgen, bir halat çıkarıp koydular. Acıya ve ölüme dair ne kadar kelime varsa aralarında paylaştılar. Ağladılar. İyileşmek zor dediler. Nasıl iyileşebilirlerdi ki, zaten ölüydüler. Hep tazeydi acıları. Sonsuz kat açılmış arasına kan, gözyaşı, savunmasızlık serpilmiş katmer gibiydiler. Her bir katı araladıkça arasından sindirilmesi zor acılarını döktüler. Köşe başında kocasının tek kurşunu ile hangi gün tanıştığını, bir kapı arkasında sıkıştırılan çocukluğunu hangi adamların ilmek ilmek söktüğünü, sevdaya tutuldu diye babası tarafından hangi dirgene kurban diye sunulduğunu, her yanında sigara söndürülmüş bedeninin hangi alkol festivalinde tümden ateşe verildiğini, perdeyi aralayıp sokağa baktı diye bembeyaz teninin hangi renk kemere dost edildiğini… Dinledim. Yetmedi. İnledim. Ilık ılık akan gözyaşlarını bir bardağa doldurup bana uzattılar. “Damardan verin” dedi o adam. Günlerce bitmedi. Günlerce içtim. Bir hortuma bağladılar. Ben unuttukça o kadınları, hortumla ciğerlerime keder yüklediler. Bana işkence ettiler. Damarlarımdan günde altı kez kanımı çektiler, yerine gözyaşlarını yüklediler.

Kapalı kaldığım o odada her gün aynı şeyi sorguladım. Ben kimdim? Bu kadar ölü kadını hatırlamadığım geçmişimden mi getirmiştim? Kimden miras kalmıştı bu kadınlar bana? Günlerce virgül koydular hikâyelerine. Masanın göremediğim ucu son bulacak mı, biri nokta koyacak mı merakıyla her seferinde ayaklandım. Masadan kalktım. Kolumdan yakaladı beni o adam. Bağırdım. İmdat çığlıklarımı duymadı ne annem ne babam. Nefes alamadım. Bir hırıltı geldi yine ciğerimden, tıkandım. Sesim tökezledi, odanın karanlık köşelerinde sızıp kaldım. Milyonlarca tahtakurusu her yanımı sardı. Biip sesi odanın içinde ölüm çığlığı gibi yankılandı. Bir yataktaki ben, bir de uyanıp bu odadan kaçmak isteyen ben vardı. Her seferinde kolumdaki saate baktım. Zaman hep yoktu. Zaman hiç yoktu. Hep, hiç oldum. Zaman hazırlanıyordu. Belki kendisi de bir dakika sonra ne olacağını bilmeden içimden gelip geçiyordu. Kaç gün geçti bilmiyorum. Gün yoktu. Gece çoktu. Anladım. Bunlar hep sessizim diyeydi. Sessizliği doğru bilmiştim. Ben hep arkamı dönüp gitmiştim. Gitmekle kalmanın aynı olduğunu zannetmiştim.  Bu yüzden ölü kadınlar tarafından lanetlendim. Şehrin en ücra köşesinde tek odalı bir evde hapsedildim. Cezam kesilmişti. Gün gelecek şehrin tam merkezinde bu kadınların huzurunda dizlerimin üzerine çöküp af dileyecektim. O günü bekleyemedim. O adama seslendim. Gözlerim çapaklarından iyice arınmıştı. Yoktu o adam. Yine masanın başında kadınların ağıtlarla mühürlenmiş gözlerinin hapsindeydim. Özür diledim. Özür, son kullanma tarihi geçmiş bir şarkı dediler. Söylediler, sonuna kadar dinledim. Ama yine de affettiler. Bir bir gittiler. Boşalan masanın farkına vardım. Tekrar çerçevelerin içine geri döndüler. Başları dik, bakışları aydınlıktı. Birden hepsi kafasını odanın o göremediğim karanlık tarafına çevirdi. O sırada bir kapı belirdi. Aralanan kapıyla içeri bir aydınlık girdi. Kapıda beyaz gömlekli adamı gördüm. Bana gel dedi. Gittim. Bu sefer bembeyaz aydınlık bir odada gözlerimi açtım. Yoktum ama artık var olacaktım. Susmuştum ama konuşacaktım. Sessizdim ama bağıracaktım. Gitmiştim ama dönecektim. Görevlendirildim. Geri gönderildim.

“Bu kızcağız da on gün önce sokak ortasında karısına kurşun yağdıran bir adamın kurşunlarına hedef olmuş.”
“Amannn! Orada ne işi varmış? Niye kaçmamış?”
“Arkasına bakmadan koşmuş zaten ayol!  Öyle diyor görenler. Nasıl olduysa kurşunlar gelip bulmuş. Akciğerlerini parçalamış. 5 saat sürdü ameliyatı. Haftalardır da makineye bağlı. Çok da hırlıyor yavrucak.”
“Elif hemşire, Elif hemşire! Baksana uyandı galiba!”
“Koş, koş doktora haber ver! Yırttı kefeni valla!        

09.12

17.11.2012

Karekök

                                                                                                       

Binaların arasına mandallanmış cesetlerden biri daha o gece yola savrulmuştu. Mahalle sakinleri olarak çalar saat kullanmıyorduk. Her sabah bir binadan, bir annenin sesi, günün sokağa uğrayıp uğramamakta kararsız kaldığı saatlerde, en acı çığlıklarıyla uykumuzu böler olmuştu. Mahalledeki, evdeki, odadaki hiçbir saat asıl görevini yapmıyordu. Her saatinde sokağın, her şey belliydi. Sokağın sesiydi, bizzat dünyamın saati. Ve dünyanın saatine göre değildi bir yokuşun sonu ile başı arasında yaşadığım çocukluğumun hafızasına yer edenler…

Gene bir sabah, gene aynı tondan bir çalar saat sesi. Uykumu dürterek bölen çığlıklar sonrası yatakta sadece doğrulurdum. Dışarıdan gelen sesleri dinler, her seferinde o buz gibi soğuk benizli beyazın kimin başına dikileceğini tahmin etmeye çalışırdım. Artık kapıya koşmak, ne oldu, bu sefer kim diye bakmak gibi bir merakım kalmamıştı. Bizim sokakta merak etmemek sahip olduğun dünya saatini uzatıyordu.

“Baba çay koydum, kalkıyor musun? Baba! Baba diyorum!”

Her sabah aynı film karesinden dünyaya bakmak sıkıcı olmaya başlamıştı. Konuşmaktan, cevap vermekten aciz bir adamla, aynı evde geçen çocukluğuma rağmen ben onun tam tersiydim. Her şeyi konuşmak, her şeye isyan etmek istiyordum. Soyadı olmayan bir isyandı benimki. Bizim sokağın piçleri gibi.  Ne zaman, nereden, kimden peydahladığımı bilmediğim ya da bilip de söylemek istemediğim bir isyandı. Üç ev ötedeki Gülseren ablanınki gibi... O da bilmediğini söylüyordu karnına düşen isyanın kimden olduğunu. Diliyle gözleri aynı tondan konuşmuyordu oysa. Bir kendisi bir de ben isyanının adını neden bilmediğini biliyorduk. Bazen en sevdiğindir isyanının adı. Yüreğin dillense, kulağına fısıldasa dahi, dilin dillenmez; eğer hayatın boyunca yaşamak zorundaysan o isyanı. O yüzden ben, kendime dahi babamın bana hayatı zehir ettiğini hiç söyleyemedim.

Babam aslında iyi bir marangozdu. 12 yaşıma kadar, elini kafama götürüp sevgi gösterisinde bulunan herkes, babam kadar iyi bir marangoz olmam yönünde dileklerde bulunurdu. Ne samimi temennilermiş, ne samimi dualarmış ki hiçbiri gerçek olmadı. Hatta belki o kahrolası adamların samimiyetsiz temennileri yüzünden babam da marangozluğu bırakmıştı. Sonrasında kendini eskiciliğe adamış, her gün sokak sokak topladığı eskileri, eve bir kasa dolusu altın getirir edasında taşır olmuştu. Yüzünde, hâlâ anlamını bilmediğim o garip tebessümle,  topladıklarını evin boş kalmış en son noktası dolacak şekilde yerleştiriyordu. Bitmek tükenmek bilmeyen bir azimle. Hayır, satmıyordu hiçbirini. Konuşuyordu, kavga ediyordu ama satmıyordu. Yaşım 14’ü geçtiğinde topladığı eskileri ben satmaya başlamıştım. Yoksa babamın son üç yılda biriktirdikleri, bir sabah, sokağın çalar saat çığlığında üstümüze boca olacak ve belki de iki eski sandalye, bir eski gazetelik, bir ahşap dikiş kutusu cinayeti diye gazetelerin 3. sayfa haberlerine geçecektik. Benim suçumdu belki ölümü, her seferinde onun dünya saatinden çalıyordum.

“Bu bardakta içmem çayı, her zamankine koyaydın ya!”
“Hangisinden bahsediyorsun?”
“Hani şu üstü incecik çiçekli olana.”
“Sen onda içmezsin ki çayı, nerden çıkardın şimdi?”
“Ona koy dedim.”
“Bulamıyorum, yok!”
“Nasıl?”
“Yok, işte.“
“Biliyordum. Neyse onun da gideceği belliydi. Kızı söylemişti; anneannem bu porselen bardağını çok severdi diye. O da yerini buldu desene…

Babam annemi kaybettikten sonra artık eskisi gibi değildi. Eskiciliğe, sokaklardan eskileri toplamaya merak salması da tam o döneme geliyor. İlk önce annemin eskileri ile yaşamaya başlamış, sonra öbür dünyada anneme arkadaş olacağına inandığı her ölünün eşyalarını toplar olmuştu. Bizim civarda herkes bilirdi babamın sadece ölülerin kalanlarını topladığını. Bu yüzden bir ara adı ruh toplayıcısına çıkmıştı. Onun da kendince sebepleri vardı. Ne kadar toplamak için uğraşsa da onca şeyi, ölmüş insanların eşyalarının bir gün sahiplerinin yanına gideceğine inanıyordu. Doktor, annemin eşyalarıyla yaşamasının onu daha kötüye götüreceğini söylemiş, “Yavaş yavaş azaltın eşyaları” demişti. Halam her gelişinde ortalıkta olanları birer ikişer toplayıp götürürdü. Babam, annemin bulamadığı geceliklerinin, ayakkabılarının hep annemin yanına gittiğine inanıyordu, kendi yazdığı senaryoya iyice inanmaya başlamıştı. O yazdığı senaryonun başrol oyuncusu halam, yardımcı rollerde ben vardım. Film hiç de babamın sandığı gibi, annem üşüdüyse kazakları gitti, çok sıkıldı oralarda bak örgü şişleri kayboldu ortadan şeklinde akmıyordu aslında. Bitince evde annemin gidecek tüm eşyaları, bırakıp elinden inci gibi oyduğu ahşapları, kendi dünya saatini karanlık karanlık oymaya başlamıştı. Bu yüzden buram buram karanlık kokuyordu büyüdüğüm evin her köşesi. Her nefes alışımda tanımadığım insanların ruhlarını içime çekiyor gibi hissediyordum. Boğazımda düğümlenen lokma değil koca insanların içime sığmayan bedenleriydi, ağırlıkları, bir de babamın topladığı eskileriydi.

      “Rıza, Rıza oğlum duymuyon mu be?”
“Ne var?”
“Aldın mı ulan kitaplarını?”
“Ne kitabı?”
“Oğlum okul açılmıyor mu yarın, liseli oluyoruz ulan!”
“Defol git başımdan ben bitirdim okulu.”

Öğretmenlerim iyi bir matematikçi olabileceğimi, hayata baktığım açının farklı olduğunu, farklı düşünebildiğimi söylemişlerdi. Hatta ekonomist olabileceğime inanan dahi vardı. Para görmeyen bir evden çıkmış ekonomist hiç de fena olmazdı aslında değil mi? İlk paramı nasıl kazandığıma dair sorulan soruya,  üst sokakta öldürülen Tilki Selim’in, kapı önüne bırakılan bıçak koleksiyonunu, kapkaççı çocuklara satarak başladım diye cevap versem iyi olmaz mıydı ha! Ya da iki yan evde oturan yosma Yosun Abla’nın, daha yedisi çıkmadan, annesinin bir çöp torbasında kapıya bıraktığı peruklarını kapıp eve gelen babamın, her gün kafasında başka bir perukla uyanmasının, ruhumda yarattığı yarıklardan kurtulmak için onları da arka sokaktaki perukçuya sattığımı anlatsaydım. Peruklardan kazandığım parayla ne yaptığımı sorduklarında ”Yosma her yerde yosma işte, bak peruklar da gitti, öbür tarafta da bu işler gene aynı demek ki” diyen babama aldığım sakinleştiricilere harcadığımı söyleseydim. Nasıl olurdu? Hayatın matematiği okuldakilerin anlattığından çok farklıydı. O yüzden devam etmedim okula. 

Ortaokul bittiğinde benim de okul hayatım çoktan bitmişti. Bizim mahallede var olmanın yolu, hayat okulunu söküp ezberlemekti. Bir de evde kutsal kitap edasında anlaşılmayanlarla dolu bir adam vardı ki onunla yaşamak en büyük eğitimdi. Hayat sınavı dedikleri şeyle ben babam sayesinde çok küçük yaşta tanışmıştım. O yüzden benim iki çubuk arasındaki açılardan daha geniş açıyla bakmam gerekiyordu hayata. Benim içinde yaşadığım bermuda üçgeninin iç açıları da keşke okulda öğrettikleri üçgenin açıları kadar küçük olsaydı. Zaten o açıların, öğrettikleri o matematik denen şeyin hayatımı gerçeklemediği noktada okula gitmekten vazgeçmiştim. Hayat benim binlerce kez karekökümü almıştı. Ruhum karekök dışına her yıl farklı çıkıyordu. Kimi zaman içimde patlayacak gibi düğüm düğüm olan ruhum, bedenimin dışına, ufak da olsa ruhumun bir parçasını çıkarıp, beni içinde boğulduğum çaresizlikten azad etmiyordu. Kimi zamansa ikiye bölüp her şeyi en azından bir süreliğine nefes aldırıyordu. Tek bölünüp, çarpılan babam değildi yani.

“Baba ben bugün Mehmet Abi’nin yanında işe başlıyorum haberin olsun, akşam geç gelirsem merak etme.”
“O delinin yanında ne işin var, başka yer mi yoktu ki?”
“Ne delisi ya!”
“Ne peki, geçenlerde bütün perukların üstüne dükkânın önünde benzin döküp yakmış diyolar ya ! Yalan mı? Nerdeyse yandaki tüpçüyü uçuracakmış.”
“Bırak baba ya!”

Ona Yosma Yosun’un uzatmalı sevgilisi Deniz Mehmet derlerdi. Hani denizin dibinde yosun nasıl kök salıp büyür büyür her bir yana dağılırsa, Yosun Abla da öyle içinde büyümüştü Mehmet Abi’nin. Köklerini ne sökmek isteyenler oldu ama gördüler ki temizledikleri hep denizin yüzeyinden görülebilen kısmıymış. Yosun Abla’nın kökleri hep en derinde büyümüş, maviliğini kaybeden Deniz Mehmet’in gözleri, kara kara bakar olmuştu. Bu öyle bir seviş, öylesi bir kabullenişti ki onu elin adamlarıyla paylaşmaya bile razı olmuştu. Tek şartı vardı. İşe çıktığında peruk takacaktı. Kimse onun o siyah saçlarını görmeyecekti. Saçlarını sarı bileceklerdi. Simsiyah kalem gibi kaşları işin yalanını ortaya çıkarıyordu ama onun için fark etmiyordu. Ortak paydada birleştiremeyeceğini düşündüğün her rakam gibi onlar da birbirlerini farklı yalanlarla da olsa çarpıp gene aynı paydada bütünlüyorlardı.

“Günaydın Mehmet Abi?”
“Süpürge kapının hemen arkasında”
“Günaydın, peki süpürerek başlayayım bari.”
“Çöp kovasına da poşet al.”
“Süpüreyim sonra alırım.”

O günü hiç unutmam, anlaşılmıştı. Muhabbet sadece iş üzerine olacaktı. Allah’ın selamını Yosun’u kökten söken dalgalar beraberinde götürmüş diye düşünmüştüm. Ona da eyvallah demiştim. Ne babam ne Mehmet Abi, hayatıma giren diğer adamla da konuşup, iki çift laf edemeyeceğim diye çok üzülmüştüm. Günün birinde asal sayı olmayan, kendisinden ve dünya saatinden başka şeylere de bölünebilen adam gibi konuşacak birini bulmaktı artık hayalim. Ama her şeye rağmen Deniz Mehmet’in yanında geçen iki yılda ondan çok şey öğrendim. Yokuşun tepesinde durmak bile belli ki ona çok şey kazandırmıştı. Ne de olsa her türlü pisliğin, cinayetin, hırsızlığın yokuş aşağıya aktığı bir semtin tepesinde her şeye hâkim oturuyordu. Kayıp giden her şeyi görmüştü. İnsan sarrafı olmuştu. İlk kelimenin tonlamasından insanların seceresini çıkarırdı. Deli yanı yok muydu, vardı. Zaten normal adam nasıl olurdu o sokakta,  hiç rastlamamıştım. En kötüsüyse gelen her müşteriye zorla siyah peruk satmaya çalışmasıydı.

“Sana sarı gitmez. Sen bu siyahı bir tak, bak nasıl memnun kalacaksın.”
“İstemez, ben sarı peruk baktım”
“Yahu gitmez sana sarı diyorum! Sen gel dinle beni dene şu siyahı”
“Ayol deli misin? İstemiyorum dedim ya !”
“Hadi lann uza o zaman ! Yarın leşini nerden almaya gönderiyim?”
“Mehmet Abi dur, ne diyorsun ablaya?”
“Ne diyor bu be ! Manyak mı bu adam ?”

Yosun Abla öldükten sonra dükkândaki tüm sarı perukları kapının önünde yakmıştı. Elbet vardı onun da bir nedeni. Yosun Abla, siyah peruk takmasını isteyen müşterisinin isteğini reddedince, kaç yerinden bıçaklandığı, hâlâ kahve önü aylaklarının muhabbet konusudur. Öyle pisi pisine ölüp gitmişti. Tabii bizim Deniz Mehmet bunu duyunca delirmişti. Hani o demişti ya herkes sarı bilecek saçlarını diye. Kendini sorumlu tutuyordu. Dükkândaki tüm sarı perukları yakmıştı, Bu yüzden de dükkâna gelen her ablaya zorla siyah peruk satmaya çalışıyordu. Olur da almazlarsa işte o zaman değmeyin siz o saatten sonra benim cebelleştiğim havuz problemi kıvamındaki Mehmet Abi’ye. Hangi musluğu açsan hangisinin tıpasını taksan ruhu hep akıp gidiyordu bir yerlere. Belki de Yosun ablanın öldürüldüğünü duyduğu geceye…

Bana ettiği nasihatleri hiç unutmuyorum. Karşı caddeye geçersem bu hayattan kurtulacağımı söylüyordu. Yokuş aşağı değil orası, her şey düzayak diyordu. Asıl olay karşı caddeye nasıl geçeceğimdi tabii. Öyle kolay olsa sokağın tüm ahalisi yaşamak için karşı caddeye geçerdi değil mi? 2 gidiş, 2 geliş 4 şeritli bir yolun iki tarafında yaşanan hayatların nasıl bu kadar farklı olabildiğini hiç anlamamıştım. Karşı caddede sabahın 4’ünde dolaşmaya çıksanız kimsenin gıkı çıkmaz; size dokunmazken, caddenin bizim  tarafında o saatlerde, hele ki bizden biri de değilseniz, cebinizdeki cüzdanı geçtim, ciğerinizi kurtarabilmeniz bir mucize olurdu.


“Baba bugün benim doğum günüm, karşı caddeden şöyle güzel bir pasta alıp halamı çağırsak mı?”
“Nerden buldun ulan parayı?”
“Mehmet Abi’nin yanında çalışıyorum ya… Bugün yövmiyemi alıcam.”
“Ne pastası? Yukarıyı görünce adam mı oldun da doğum günü kutluyorsun?”

Evet, aslında babamdan nefret ediyordum. Annem öldüğünden beri onu taşımaktan yorgundum. Kendine çektirdiği yetmiyormuş gibi son iki yıldır bana da çektiriyordu. Mehmet Abi’nin yanında başladım başlayalı aramız hiç düzelmemişti. “Yukarı caddeyi gördün de ne oldu? Görüp göreceğin o caddeden ibaret işte, başka bir halt olmaz!” Her gece aynı lafları dinleyerek uyuyordum. Oysa biraz kaçık da olsa Mehmet Abiyi seviyordum. Artık bedenimin bir sabah birileri için çalar saat olmayacağından emindim. Evet, ekonomist olamayacaktım. Ama benim adım her gün polisin volta atıp, kapkaççı, torbacı, yan kesici, tozcu kovaladığı sokaklarda sorulan isimlerden de olmayacaktı. Şişlenmişler listesine de girmeyecektim. Ya da yosmalarını pazarladıktan sonra sokağa dağılan farelerin olduğu gibi topuk seslerimden gurur nidaları da çıkmayacaktı.

“Günaydın Rıza, selamsız süpürmeye girdin.”
“Günaydın.”
“Bu kadar mı? Hayırdır?”
“Yok abi bişey, keyfim yok.”
“Noldu oğlum?”
“Babam, abi ya… Bugün doğum günüm. Pasta alayım dedim, bir sürü saydı, ona sıkıldı canım.”
“Ya desene sen bana! Kutlayalım beraber boşver !”

Deli meli işte ama Mehmet Abi’yi seviyordum. 2 senedir ilk kez o kadar uzun konuşmuştuk onunla. Aslında çok konuşmasa da bilirdim, hissederdim beni sevdiğini. O gün tam 16 yaşıma basacaktım. İçimde garip bir heyecan vardı. İçimdeki heyecan boşuna değildi, sonra anladım. O gün nerdeyse ilk kez karşı caddeye geçtim. Kendi doğum günü pastamı aldım. Mehmet Abi, “Ben bizim sokağın pis pastanesinden yemem, al şu parayı adam gibi bir pasta yiyelim” dedi. Çok heyecanlanmıştım. O yaşa kadar yokuşun dibindeki ev ile bir sokak gerisindeki okula ve son iki yıldır yokuşun tepesindeki dükkâna giderek sürdürdüğüm hayatıma yeni bir şey eklenecekti. Karşı caddeye geçecektim. Karşıya geçmekten hep korkmuştum. Gene babamın eseriydi. “Herkes ait olduğu yeri bilecek, yaşadığı yerde var olmaya çalışacak” deyip duruyordu. Belki o sabah pasta alayım deyince bana olan kızgınlığı o yüzdendi. Benim de onun gibi o sokakta kendi karanlığımı oymamı, dünya saatimin aleyhime işlemesini istiyordu. Pastayı alıp, koşa koşa dükkâna gelmiştim. Kutusundan çıkarttık. Bir güzel kocaman pastayı yedik. Sonra Mehmet Abi beni o sokağın ölüm kokan karanlığından kurtaran hediyesini verdi. Karşı caddede küçük bir marketin sahibi, dükkânı çekip çevirecek, ona yardım edecek birini arıyormuş.

“Rıza bak oğlum, şehrin tertemiz insanlarla akıp gittiği caddede küçük bir dükkân. Üst katta da kalabileceğin küçük bir oda var. Sahibi akşam erkenden gidiyor. Yanındaki adam hem dükkâna göz kulak olsun hem de geç saate kadar dükkanı açık tutsun istiyor. O gider, sen keyfine bakarsın. Sahibi ile konuştum. Tamam derse bugün yarın gelsin dedi. Yaşını da sorun etmedi. Yaparsın sen oğlum bu işi. “

Hiç düşünmeden tamam demiştim. Hemen eve döndüm. Dudağımın kenarında kalmış pasta kırıntılarını bile yokuş aşağı yuvarlanırken temizledim. Yanıma alacak çok bir şeyim yoktu. Halamdan sakladığım annemin birkaç tülbentiyle iki üç giyecek aldım. Gitmeye o kadar hazırmışım ki bunu o gün anladım. Evin içinde ne sağa ne sola baktım. Doğduğum, büyüdüğüm, okuldan eve döndüğüm bir gün annemi her yere bulanmış gaz kokusu çığlığında geçmişime gömdüğüm, o günden sonra beni de annemle gömen babama olan öfkemi yutup yutup içimde büyüttüğüm ev sanki orası değildi. Ne yaptığımı anlamaya çalışan babama 16’nın karekökünü sordum. Yüzünde yıllardır biriktirdiği anlamsız ifadeye benim de en sonunda bir katkım olsun istemiştim. Artık onun kadar zalimdim.

“16’nın karekökü dışarı tam çıkar baba, 4, anladın mı?” dediğimi hatırlıyorum.

Hiç bilmediğim, hiç yaşamadığım bir sokaktan ilk kez geçer gibi tanımsız çıkmaya hazırdım o evden. Arkama dahi bakmadan. Onun yanından ayrıldığımda 44 yaşındaydı. Hayatın karekökü o yıl nefes almasına hiç izin vermemişti, bana çektirdikleri, huysuzluğu belki de o yüzdendi.

Gerçek bir çalar saat ile uyanmaya başlayalı iki yıl olmuştu. Ethem Babayı çok sevmiştim. Bana gerçekten babalık yaptı. Okula devam etmediğim için zaman zaman azarlar, çocuklarını ne zor şartlarda okuttuğunu anlatırdı. Bazen elinde poşetlerle gelir; benden 3 yaş büyük olduğunu söylediği oğlunun giymediklerini getirir; yeni değil diye utana sıkıla bana verirdi. O hep daha çok kazansın istiyor; bu yüzden dükkânı nerdeyse sabah namazından sonra açıyordum. Dükkânda okunacak ne varsa bütün gün okuyordum. İşte o gündü. Bir gün gazetenin 3. sayfasında “eski eşya cinayeti” manşeti altında göreceğimi düşündüğüm babam, “kendini ölü sanan adam” manşetiyle tam sol üst köşede duruyordu.  Ortalığa savrulmuş cesetleri temizlemek zor olmasın diye yokuş aşağı tasarlanmış bir mahallede, gene benim babam olmuştu en gerçekçi sebepten ölmeyi başarabilen. Ben gidince evden, babamın topladığı eskilerini de satan olmamıştı. Halam son arayışında en son 5 ay önce gidip ilaçlarını bıraktığını ama artık çok yorulduğunu söylemişti. Hatta, baban galiba artık ilaçlarını almıyor diye de eklemişti. Kimseciklerin eve uğramadığı o sırada, babamın eskileri biriktikçe birikmiş, evi nefes almaz hale getirmiş. Oysa onun senaryosu yine farklıymış. Kendisinin de ölü olduğuna, eşyaların bu yüzden gitmediğine ve gitseler de onları hâlâ bu yüzden görebildiğine inanmaya başlamış. Emin olmak için ölü olduğundan, Tilki Selim’in, ekmek doğramak için evde bıraktığım en küçük bıçağını tam kalbine saplamış. Ne de olsa o bir ölüydü ve ikinci kez ölemezdi.

Ve o gece onun için sondu. Yaş 48, karekök dışına çıkamadan yaşanan huzursuz bir sene daha. Keşke 49’una kadar dayanabilseydin baba…

Kübra '08                                            



16.11.2012

Amadeus



“Bütün dahiler göklere uzanır.  Mozart ise gökten inmiştir.” Albert Schweitzer

Ölümsüzlüğü arayanlar…  Uzun, upuzun, bir nehirde çakıl taşı olan sıradan insanla, nehrin kendisi olmak isteyen, yüzyıllar geçse de hep gürleyerek akmak isteyen insana hayat aynı olabilir mi? Hayat aynı davranabilir mi? Ölümsüzlüğü arayan ruhlar… Yaşarken birkaç kez ölenler, ölüp ölüp dirilenler, acı çekenler, can çekişenler, ruhlarının dalgalarını kontrol edemeyenler, bazen notalarda bazen sözcüklerde kaybolanlar, nerede kaybolduğuna aldırmadan yol almaya çalışanlar,  gerçekten yok olduklarında var olabilmek için,  çoğu zaman varken yok sayılmaya katlananlar, eserleriyle var olmayı, bedenen var olmanın üstünde tutanlar… Hayat onlar ve bizim için aynı olabilir mi?

1820’lerin sonları. Viyana’da soğuk, karlı bir gece… Ve gecenin sessizliğini bir evden yükselen o ses bölüyor. “Mozart, katilini affet, itiraf ediyorum seni öldürdüm. Evet, seni öldürdüm. Beni affet!” diye inliyor bir adam. Film boyunca Mozart’ı onun gözünden izleyeceğimiz, dinleyeceğimiz Antonio Salieri... Kapıyı açmasını isteyen yardımcıları içeri gidiyor. Salieri boğazı kanlar içinde, yerde.  Mozart’ın 25. senfonisi yükseliyor. Müziğin ritmi, duygusu, görüntüler, insanı filmin daha ilk dakikalarında içine alıyor. Bir yanda Tanrı vergisi yetenekle doğmuş bir müzik dehası olan Mozart, diğer yanda Mozart’a ve ona bu yeteneği veren Tanrı’ya kin, kızgınlık duyan Antonio Salieri’i anlatıyor, ölümsüzlüğü arayan iki müzisyenin arasında geçiyor film… 

Bu sefer en sevdiğim ve 33 kez izlediğim filmi yazdım devamı için : http://filmloverss.com/amadeus/

13.11.2012

Hanımların Dikkatine !



Baştan anlaşalım. Bu senin beklediğin gibi bir tanıtım yazısı olmayabilir. Ne bekliyorsun onu da bilmiyorum ya, ama illa çok resmi bir şey istiyorsan buyurunuz aşağıdaki metin kitabın tanıtım metni.


"Bir adamı onun hem annesi, hem sevgilisi, hem metresi, hem en yakın arkadaşı, hem kızı, hem de inşallah karısı olabileceğine inandırmak; işte asıl kadınlık buydu Ayşe'ye göre. Mehmet'i başka kadınlarla yatmaktan alıkoymak biyolojik bir meseleydi, ama onu hayatında başrol oynayacak başka kadınlardan vazgeçirmek, bir kampanya gerektirirdi." Gelin Başı adlı kitabıyla okurlardan ve edebiyat dünyasından büyük övgüler alan Seray Şahiner'den yeni öyküler... Hanımların Dikkatine'de aynı günde geçen dokuz öykü yer alıyor. Filmlerden öğrenilen aşk, masallardan kurgulanan gelecek; reklam kampanyalarının sunduğu ilişki modelleri, pozitif düşünce kitaplarının aktardığı iyimserlik; sağlık formlarının sorguladığı cinsellik; banka müşteri hizmetlerinin belirlediği "memnuniyet" kriterleri, GSM operatörlerinin modellediği "iletişim"den kotardıklarıyla kendilerine bir hayat biçmeye çalışan kadınlar... Tüm sesleri, tüm renkleriyle; içeriden ve dışarıdan.
Yok tatmin olmadın mı? O zaman buyurunuz.
Seray Şahiner’in “Hanımların Dikkatine” kitabı bu yaz okuduğum kitaplardan sadece biriydi ama en eğlencelisi olduğunu söylemeden edemeyeceğim.  Kitabın ismi Hanımların Dikkatine olsa da, bence tam da “Heyy Erkekler Bilgilerinize Sunulur!” tadında bir kitap. Kadınların dünyasını anlatan, yıllardır İsviçreli Bilim adamlarının da çözemediği, erkeklerin hep o sorduğu  “Bu kadınlar ne istiyor arkadaşım?” , “Abicim ben onu anlamıyormuşum, ee ne yapsaydım?” “Hayır anlamadım şimdi bu neyin tribiydi?” sorusunu bir nebze de olsa cevaplayan Hanımların Dikkatine dilinin güzelliği ile de fark yaratan bir öykü kitabı olmuş.

Kitapta birbirine bağlı dokuz öykü yer alıyor. Kitaptaki ilk öykü olan Ceylan Yürüyüşü hani o hepimizin evde ya da gittiğimiz bir yerde muhakkak duyduğumuz “Yahu bu overlokçudan kaç tane var? Yoksa beni mi takip ediyorlar?” sorusunu sordurtan overlokçu arkadaşların anonsu ile başlıyor.
Hanımların dikkatine;
overlok makinesi ayağınıza geldi. Halı, kilim, yolluk paspas kenarına, halıfleks kenarına overlok çekilir. Beş dakikada yapılır, hemen teslim edilir.

Evde pazar günü uzanmış kitap okurken sinirinizi bozan bu anons, kitabın daha ilk cümlelerinde sizi daha sonra edeceğiniz tebessümlere hazırlıyor. İlk öyküde Reyhan Hanım ile tanışıyorsunuz. Reyhan Hanım, kocasını genç bir kadına kaptırmak üzere olduğunu anlayınca hani şu İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin çeşitli semtlerin parklarına yerleştirdiği spor aletleri var ya, onların hakkını vermeye başlayan bir kadın olup çıkıvermiş. Biraz üzülüyorsunuz, hayat hikayemizin başı benzemese de, sonumuzun Reyhan Hanım gibi olmayacağı ne malum diye soruyorsunuz. Tam kafanızda binbir soru kavga ederken, birden ikinci öykü olan Fesleğen’de Sibel’in Mehmet’e olan iflah olmaz aşkı ile tanışıyorsunuz. Biraz “ahh ahh, vahh vahh, yazık kıza ya!” biraz da “Allahın cezası Mehmet” diyorsunuz. Arada “Ama kızım Sibel sende yani, bu kadar yapma!” diye kendi kendinize konuşuyorsunuz. Ve bir sonraki öykü Promosyon Kuralları’nda Mehmet’in Sibel’i savsaklamasına – hepimiz en az bir kere savsaklandık herhalde değil mi?- sebep gerçek aşkı Ayşe ile tanışıyorsunuz. Her bir öykü birbirine bir yerinden bağlı. İsterseniz tek tek öykü gibi isterseniz roman tadında bile okuyabileceğiniz bir kitap. Ben ilk öyküden o kadar keyif aldım ki dokuz öyküyü, dokuz güne bölüp okudum. Tadını çok beğendiğim bir yemeğin ucundan her gün tatmak ister gibi. Kitabı okuyacak her kadının kendinden bir parça bulacağı aşikar, gülüp geçtikleriniz de olabilir, eskilerden ya da bugün yaşadıklarınızdan bir şey de hatırlatabilir. Tam olarak kitaptaki Reyhan, Ayşe, Sibel, Nergis, Elif gibi biri olmayabilirsin ama illa ki kendinden bir şey bulacaksın. Ne yani sevgilin mesaj atmış mı diye beş dakikada bir cep telefonuna hiç bakmadın mı? Birinden hani o biri var ya, heh işte ondan mesaj gelir mi diye düşünürken, gelen mesajın bankadan olduğunu görünce inceden inceden hiç saydırmadın mı? Tamam işte doğru yerdesin. Kulübe hoş geldin. J


Ben kitabı okurken çok eğlendim. Elbette yaş kemale erince bazı şeylere sadece gülüyorsun. Kitabın son kısımlarını okurken tatildeydim.  Bodrum ve sabahın körü. Herkes uykuya dalalı neredeyse 2-3 saat olmuş ben sahildeyim. Sahilde birkaç çocuklu aile dışında kimsenin olmamasının verdiği bir rahatlıkla da bazı yerlerde bastım kahkahayı! Bodrum, Bodrum olalı kitap okurken böylesi kahkaha atan biri ile karşılaştı mı bilmiyorum ama o kadar eğlendim ki sahilde çalışan genç çocuğun “Abla Cem Yılmaz’ın kitabını mı?” okuyorsun  sorusuna bile maruz kaldım.

Biz kadınlar garip varlıklarız vesselam. Hele birde bir adam hayatımıza girdi mi bazen farenin içinde dönüp dolaştığı labirent bazen de farenin ta kendisi olabiliyoruz. Erkekler bizi anlamıyormuş “Amannn ne üzüldüm!” – bu kısım elim belimde, hıh çok umurumuzdasınız yüz ifadesi ile söyleniyor elbette-  sorsanıza biz kendimizi, yaptıklarımızı her zaman anlıyor muyuz diye. Az mı konuşuyoruz kendimizle, az mı ne yapsam ki sorusunu sorduk birbirimize, ya keşke öyle söylemeseydim deyip sonradan az mı pişman olduk. Evet, az hem de çok az. – burada yazar, ki o ben oluyorum sanırım, ödün vermeyen kadın tribinde- Az değil elbette! Her zaman mı? Hayır elbette! Hepiniz için mi? Saçmalama hayır tabiî ki de! Ama bizimde kendimizi anlamadığımız zamanlarımız oluyor.  Tabi ki birini gerçekten çok sevince! Gururdan dem vurduğumuz zamanlar olmuyor mu? Aynı kitapta geçtiği gibi  “Genç kız ayaklarıymış! Biraz kırılgan konuştum diye rahvan koşan Hülya Koçyiğit mi sandın sen beni?” diye hayıflandığımız oluyor elbette. “Heyyt be! Sana da bu yakışır!” tarzı birbirimizin acısını dindirmeye çalışma çabalarımız tam Oscar En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülüne aday olmalık kıvamında…

Bitmiyor işte, bir ilişkinin derdi bitmiyor. Bir tek erkekler mi nasıl davransam acaba diye düşünüyor sanıyorsunuz ya da belki de hiç düşünmediğiniz için sonumuz varmıyor pembe panjurlu eve… Her kadının cebinde baskısı hiçbir yerde olmayan ama aynı öğütlerin yazdığı hayali bir kitap vardır. Her şey madde madde yazılıdır orada. Ne mi anlatır o kitap?

Madde 1: Hanımların Dikkatine’de yazdığı şekliyle “Kadının kulağına ezan okunurken, ismi yerine adamı sıkmayacaksın vaazı üflemişler.” Heh işte biliriz. Adamı sıkmayacaksın, daraltmayacaksın. Gezecek, tozacak nerdeydin demeyeceksin.

Madde2: İkinci madde bütün kadınların üzerine en çok çalıştığı maddelerden biridir. Ne diyor o kitapta: “adamlara önemsizmiş gibi davranacakmışız. Mesela adam seni aradı, sen de ayağına sıfır numara parlatıcı sürüyorsun o esnada. Buluşalım, diyor adam, diyecekmişsin ki: Gelemem, işim var. Böyle ayak tırnağının parlatıcısını bırakıp ayağın götüne vura vura gidersen daha çoook ağzını havaya açıp beklersin.” Pek beceremeyiz dedim ya işte, biz sizin gibi değiliz, sevince hoop yelkenler fora!

Madde 3: Sorgularız. Birbirimize sorarız. Sonuca vardığımız pek görülmemiştir ama genelde yine kitapta yazdığı şekliyle “Belki de ne zaman gelseler hazır olduğumuzu bildiklerinden gelmiyorlardır.” sonucuna varırız. Ama hep sen yeter ki gel tadındayız.
Madde 4: Her kadının muhakkak birçok ilişki yaşamış, ilişkinin ağzından girmiş burnundan çıkmış arkadaşları vardır. Zırlama ya da karar verme arifesinde aranırlar. Ve hep “Zaten sana bir şey söyliyim mi; bir adam sana  ‘seni üzmek istemiyorum’ dedi mi kaçacaksın, Belli ki üzecek o seni. Aklı sıra diyor ki: ‘bak ben üzerim, baştan haber vereyim, işine geliyorsa kal, gelmiyorsa ilerde başımı şişirme.’ Kendileriyle tehdit edip gidiş kapılarını açık tutuyor herifler.”  sözlerini tekrarlarlar. Boşverrr diye de sıkı bir tondan postayı koyarlar. Bilmezsin o posta adama mı, sana mı kondu. Ama neymiş seni üzmek istemiyorum diyene ya yaklaşmayacaksın ya da selpakları hazırla kuzum!

Peki Madde 5: Bu maddede kafa hep dik olur, tek kaş havada, alaysı bir ifadeyle,  ah be kızım girişiyle aynı kitapta yazdığı gibi “Bu adamlar karakterli kadın sevmiyor şekerim; bizim gibisi baştan cazip geliyor, sonra bakıyorlar ki cakaları bize sökmüyor, gidiyorlar. İstiyorlar ki böyle onların yanında gözünü dünyaya onunla açmış gibi davran, ‘Sen ne şahanesin, şöyle şaşırtıcısın, böyle harikasın, aa bunları nerden öğrendin?’ de.” söylenir. Kadınlar arasında hep konuşulan erkekler çok güzel, zeki, yetenekli kadınları sevmez. Hepsi bir arada olmazmış. Erkek dediğin onun hakimiyeti altında olacak, onun lafı üstüne laf söylemeyecek kadınları severmiş-in öyküdeki karşılığı tam da bu şekilde.

Bu maddelerin hepsini burada ifşa edeceğimi beklemiyorsunuz herhalde değil mi? Eğer bekliyorsanız yanılıyorsunuz elbette. Ama biz kadınlar, hepimiz birbirimizden farklıyız. Bazen Sibel gibi sevdiği adamı beklerken zırlayanlarımız  “Türk filmlerinde kadınlar 30 yıl sonra dönen sevdiklerine tek laf etmeden kucak açmıyor muydu? Kendisi bir gece beklemişti hepi topu; tmama tüm ilişkiyi sayarsa bir yıl. E madem bırakıp gidemiyordu, demek beklemeye değer bir adamdı bu. Bekleyecek, o gelince de “hoş geldin” demesini bilecekti.” diye kendini avutanlarımız var. Ya da yine Sibel gibi “Mehmet de herkesin Sibel’i izlediğini fark edip böyle bir kadın kendisine aşık olduğu için gururlansa, hem onu yeniden keşfedip hem de diğer erkeklerin bakışlarından kıskansaydı…” hayalleri kuranlarımız...

Dedim ya hepimiz farklıyız diye Elif gibi sinirlendi mi sevgisini kalbine gömüp arkasını dönüp gidenlerimiz, “bir adamla tanıştığınız gün “Çocuğumuzun adı ne olsun?” diye hesap etmeye başlıyorsun,seninki heapsızca sevmek oluyor. Ben adamın üzerinden bir adım sonrayı hesaplamıyorum diye samimiyetsizim öyle mi? O da güzelmiş.” diye daha zayıf olanlara laf söyleyenlerimiz yok mu, var!

Özetle bazen “Cacığa hıyar olmaz senden, ben kafasızım ki seni şişirip şişirip tepeme çıkardım.” seni der çeker gideriz. Bazen “Bizde de gurur seçmeli dersti, baktık veremicez, seçmedik örtmenim…” şeklinde seviyorum işte diye ağlarız, yetmez “Gurur ne be! Adamı aramıcam diye oturup zırıl zırıl ağlamanın adı guru mu oldu? Tamam, biz bu itler ya giderse diye gözümüz kapıda bekliyoruz ama en azından aşkımıza sahip çıkıyoruz.” diye dert yanarız.

Bazen de “Mecbur muyum bu itlerin üç kuruşluk avcı psikolojilerini okşayacağım diye kaç-kovala yapmaya? Ben de buna karşıyım. Ne hissediyorsak o; hala üç kuruşluk mahalle kızı numaralarıyla adam tavlayacaktık madem, ne diye bunca okul okuduk?” der kimseyi takmayız.

Ama hepimizin diline bir kez de olsa yapışır “… kalbime deniz anası yapışmış gibi hissediyorum.” sözü.

İşte bu da birçok farklı kadının dilinden kadınların mükemmel hikayesi. Kendini bulamazsan bil ki arkadaşını bulacaksın. Erkeklere gelince kadınları biraz da olsa anlamanız için iyi bir yol haritası. Okuyun, okutun J

PS: 1- Kalın yazılmış yerler Seray Şahiner’in Hanımların Dikkatine kitabından alıntıdır. Yazının içeriğine uyarlanmıştır. 2- Bu arada bunu yazan kişi pembe renginden nefret ediyor. Hatta nefret kelimesini sadece pembe rengi  için kullanıyor. Anladınız siz onu J



8.11.2012

Babamın Sesi


Bir ses yükseldi evden. “Seninle Kürtçe konuşmak istemiyorum. Türkçe konuşunca da anlamıyorsun beni değil mi? Çocukları böyle yetiştirmemelisin Base. Çocuklara Türkçe öğret, toplum içinde kendilerini açığa vurmasınlar.” Durdum. Konuşan kimdi bilmiyordum ama söyledikleri dokundu, yutkundum.

Bu duyguyla önceden de tanışmıştım biliyordum. Yıllar önce İki Dil Bir Bavul’u izlerken de böyle olmuştum. Türkçe bilmediği için köye gelen öğretmen ile anlaşmakta zorlanan hatta anlaşamayan çocukları Zülküf’ü, Rojda’yı gördüğümde de böyle durmuş, kendime onlarca soru sormuştum. Çocuklar sınıfta bir şekilde önce “e” sonra “el” en sonunda da “el ele” demeyi öğrenmişti de biz büyükler hala “el ele” diyememiştik, diyemedik. O anda da yutkunmuştum. İki Dil Bir Bavul gerçeğin filmiydi. Filmin yönetmenlerinden Orhan Eskiköy, bu sefer içimizi düğüm düğüm yapacak başka hikaye ile karşımıza çıkıyor. 

7.11.2012

Gergedan Mevsimi

 “İçinde bir şiir öldüğünde cesedi kokmaya başlayacak.”  Sahel Farzan

Siz hiç yüreğe dokunan onlarca mısranın, saatlerce bakmak isteyeceğiniz yüzlerce fotoğrafın dost olduğu bir film izlediniz mi?

İran sinemasına dair ne zaman bir film izleyecek olsam, hazırlarım kendimi ağlamaya.  Her seferinde boğaza atılacak acı bir düğümdür beni bekleyen, bilirim.  Fazla gerçektir anlatılanlar. Elimi uzatsam dokunacakmış, filmi izledikten sonra kalk gidelim desem oyuncuları anlattıkları hikayeleri ile filmin çekildiği yerde bulacakmış gibi hissederim. Öylesi gerçektir anlatılanlar, öylesi hayattan nasibini almıştır filmdeki suratlar… 

İran sineması dedin mi aklıma Sarhoş Atlar Zamanı’ndaki küçük özürlü çocuk Madi, kardeşi iyileşsin diye gözyaşları içinde ellerini açıp dua eden Amaneh, soğuk bir kış günü bir kamyonetin arkasında işten dönen “Hayat beni yaşlandırıyor. Dağlarda vadilerde dolaşmak beni ölüme yaklaştırıyor.” şarkısını söyleyen yanık sesli çocuklar gelir. Yetmez! Kaplumbağalar da Uçar’daki çocukluğunu mayın tarlalarında bırakmış Pashow, Hengov,  kabul edemediği gerçeğini, tecavüz bebeğini ölüme terk eden güzel kız Agrin gelir. Bunlar sadece Gergedan Mevsimi filminin de yönetmeni olan Bahman Ghobadi’nin önceki filmlerinden bende kalmış izler.

"Kimin bıçakları dolaşıyor onun bedeninde” Sahel Farzan

Ya Gergedan Mevsimi? Devamı için http://filmloverss.com/gergedan-mevsimi/


4.11.2012

Savaşın Gölgesinde


Hangimiz çocukken bize anlatılanlara, hatta masallara inanmadık ki?

Savaşa dair her izlediğim filmde hep aynı soruyu sorarım kendime. Sorduklarım, sorguladıklarım, arka arkaya dizilir zihnimde. Ancak ilk kez, savaşa dair izlediğim bir film savaş gerçekliğinden, savaşın tükettiklerinden çok başka sorular sordurdu kendime. Savaşmak, öldürmek kötü peki ama, günlük hayatta ön yargılarımızla yok saydığımız, öldürdüğümüz insanlar savaş meydanlarında öldürülenlerden ne kadar farklı?

1945 yılında Nazi Almanyası’nda geçen film izlemeye başladığınız ilk anda Hitlerin “İnandığım yolda, bir uyurgezerin sakınmazlığı ve inadıyla yürürüm ben.” sözünü hatırlatıyor. Film inandığı yolda yürümüş Hitlerin sadece Yahudilere değil, ona inananları ve ailelerini de nasıl bir sona sürüklediğini apaçık gözler önüne seriyor.  ABD ve Rusya’nın müdahalesi ile Almanya’da tüm dengelerin değiştiği dönemde bir Nazi Subayı’nın ve eşinin tutuklanması sonrası ortada kalan Lore ve dört kardeşinin başlarından geçenleri anlatan film, ilk andan itibaren sizi içine alıyor. Lore annesinin isteği üzerine saklandıkları birkaç evlik köyden büyükannelerinin yanına gitmek üzere kardeşleriyle yola çıkıyor. Önlerinde sadece açlık, hastalık ile mücadele edecekleri bir yol değil korku, duygusal travmalar ve uğradıkları her köyde savaşın bıraktıkları ile yüzleşecekleri upuzun bir yol vardır. Bir de yıllarca ailesinin Yahudilere beslediği nefrete şahit olarak büyümüş Lore’nin yol boyunca yanında taşıdığı önyargısı…Ya bir gün size masalın kötü karakteri hakkında anlatılanların doğru olmadığı ile yüzleşmek zorunda kalsaydınız

Büyükannesine ulaşmak için ailesinin hep masalın kötü karakteri olarak anlattığı bir Yahudiye güvenmek zorunda kalan Lore, yol boyunca hem savaşın gerçekte ne olduğu ile hem de önyargılarının ona yaşattığı travma ile baş etmek zorunda kalıyor. İlk filmi olmasına rağmen Lore karakteri ile başrolde yer alan Saskia Rosendahl, böylesi duygusal yoğunluğu olan bir rolün hakkını sonuna kadar vermiş. Yol boyunca beş kardeşi korumaya çalışan Thomas karakteri ile karşımıza çıkan Yahudi genç rolündeki Kai-Peter Malina’nın film boyunca yüzündeki ifade diyaloğun çok fazla olmadığı filmde, Yahudilerin yaşadığı acıları izleyiciye birebir geçiriyor. Yönetmenliğini Cate Shortland’ın yaptığı filmdeki tüm oyuncular 1945 yılı Nazi Almanyası’nda yaşamış gibi.

Rachel Seiffert’ın ‘The Dark Room’ isimli romanından uyarlanan filmi özel kılan, ne verdiği “Silahı elinde tutan taraf da olsanız savaş her iki taraf için de yıkımdır.” mesajı, ne de “Yanılmam ben. Söylediğim ve yaptığım her şey tarihtir.” diyen Hitler’in yazdığı acı tarihle bizi tekrar yüzleştiriyor olması, bu filmi gerçekten özel kılan en zorda kaldığımız anlarda bile önyargılarımızı yıkmanın ne kadar zor olduğu ile bizi baş başa bırakması…

Filmekimi kapsamında izlediğim en iyi film olan Savaşın Gölgesinde birçok festival filminde karşılaştığımız ve birçok sinemaseverin sevmediği durağan görüntüleri ile değil, zihninizde bıraktığı sorular ile sizi yoruyor. Film bittiğinde ister istemez soruyorsunuz:

“Savaş sonrası değil, bugün, önümde gidecek 900 km.lik bir yol olsa ve bana hep kötü olduğu anlatılan biri ile yolculuk etmek zorunda kalsam vazgeçebilir miyim önyargılarımdan? O, birini yeniden tanımayı deneyebilir miyim?”

İzlemeye, sorgulamaya ve hatta muhakkak arşivlemeye değer bir film.


                Kübra Çağlayan