28.02.2013

Yaşamak...



                            Kendi yaşamınızın kölesiydiniz. 
                            Artık efendisi olacaksınız. 
                            Size söylüyorum bir insan olarak göreviniz yaşamdan zevk almaktır. 
                            Yaşamı boşa harcamak Tanrı'nın armağanına hakarettir. 
                            Yaşama karşı tamahkar olmalıyız. 
                            Tamahkarlık günah denildi bize, ama o eskidendi,
                            Açgözlülük bir erdemdir. 
                            Özellikle yaşama karşı açgözlülük.


( İzlediğim filmlerden notlar aldığım defterimde buldum. Uzun süre önce yazmışım. Film de "Ikiru" olsa gerek. Paylaşmak istedim. )



23.02.2013

Bu bir mektup, Kelebeğin Rüyası'ndan sebep...



Sevgili Muzaffer,
Sevgili Rüştü,

Bu mektubu çok uzaklardan yazıyorum size, yaşam ile ölüm arasındaki kısa, yaşadığımız dönemler arasındaki uzak bir mesafeden…

Bundan bir yıl önce “Yılmaz Erdoğan’ın Yeni Filmi” başlığıyla yazılmış bir köşe yazısı sayesinde haberim olduğu varlığınızdan, yokluğunuzdan, birçoklarımız tarafından varken yok sayılmanızdan... Yılmaz Erdoğan’ın kim olduğunu da bilmiyorsunuz ya siz şimdi, hepsini tek tek anlatacağım. Mesele haberdar olmaktı varlığınızdan, onu başardık ya, önümüzde uzun yıllar var artık. Konuşmak, anlatmak, telafi etmek için. En önemlisi bugün tanıştık sizinle, bakıştık. Siz koca bir perdenin arkasında nefes alıp verirken, ben de mahcup, kederli ama geç de olsa tanışmış olmamızın verdiği mutlulukla hatta içimdeki kederi ve mahcubiyeti bastıracak heyecanla baktım sizlere uzaktan…

Rüştü, "Ben ölecek adam değilim" demişsin ya, ne sen ne Muzaffer ölmediniz, haberiniz ola. Hatta bırak ölmeyi, şiirlerinizin dışında sonsuza kadar yaşayacağınız bir dünya daha yaratıldı adlarınızla. Adı “Sinema” Hiç film izlediniz mi bilmiyorum ama şiir kadar yalnızlık kokmasa da bazen şiir kadar ağlatabilen garip bir dünya sinema.  Önünüzde koca beyaz bir perde, oturup izliyorsunuz. Bugün o perde sizin koca yüreklerinizi taşımak için küçük kalmış olsa da inanın bu haliyle bile yetti, yüreğimde küçük küçük çukurlar kazıp şiirlerinizle, acılarınızla, gözyaşlarınızla doldurmama…

Siyah bir at ile başlıyor film.  Ya da şöyle mi anlatmalıyım size, Zonguldak’ta maden ocağında, bir atın kömür karası gözlerinde, kömürden değil, yaşıyor olmaktan sebep kederli insanların yorgunluğunda… Ölümden birkaç ton açık yalancı bir aydınlıkta, usul usul yükselen bir müziğin kırgınlığıyla başladı film. Filmin geneli de solgun renklerdeydi. Bahar ortasında çıkan bir fırtınaya yenilmiş tomurcukların umutsuzluğunda desem, daha çok seversiniz belki de. Tam o sırada Rüştü’yü gördüm. Bu sefer şiirden değil, kömürden sebep elinde bir kalem, kâğıtla… Yazmaktaydın. Koştun. Ve hemen sonrasında da Muzaffer, sendin, bir elektrik direğinin tepesinde, ekmeğinin peşinde, alnında boncuk boncuk terinle. Merhaba dedim, güldüm, siz bisikletle Suzan ile ilk karşılaştığınız dakikalara varmadan, ben sizi görmüştüm. Biz tanıştığımızda siz daha Suzan için şiir yazma iddiasına bile girmemiştiniz. Ve daha ciğerlerinizden yükselmemişti henüz kederleriniz. Yaşam kan kokmamıştı. İkiniz için de tek öğün yemekle yaşamak vardı, yazmak vardı, şiirler vardı. Varlık Dergisinde şiirleriniz bile daha yayınlanmamıştı. Şiirleriniz yayınlanmış mı diye Varlık Dergisinin olduğu paketi açışınızı, isimlerinizi arayışınızı görünce işte dedim, iki dost daha. Farklı bir dönemde, aynı derginin içinde ümitsizce arıyorum bazen ben de ismimi. Belki  de bu yüzden bir tek ben o sahnede döktüm birkaç damla.

Behçet Hoca da var filmde. Her şey bir kenara şanslı olduğunuz şeyler de varmış be! Şimdi Behçet Necatigil gibi bir şairi bul bulabilirsen kendine hoca diye, nerdeee… Hayalini bile etsen, deli diye önlük giydirip akıl hastanesine tıkarlar. Şanslıymışsınız kâğıt üzerinde, kader diye alnınıza yazılanları boşver düşünme! Yazacak kâğıdı, kalemi bile zor bulmuşsunuz, şiire düşmüş yüreklerinizi alıp, gecenin bir yarısı Behçet Hoca’nın kapısına dayandığınızda,  hani şu Muzaffer’in iş yerinden kaçırdığı daktiloyu kırdıktan sonra, ah o anda, Behçet Hoca’nın evinde onun daktilosuyla oturup yazmaya başladığınızda, nasıl da yanınızda olmak istedim, demlemek iki bardak çay size, içiniz ısınsın diye.  Evet, daktilonun düşüp kırıldığından da haberim var. Hatta filmi izlediğimiz salonda, o sahnede bir kız güldü de, dönüp baktım neye gülüyor diye! Oysa nasıl acıdı benim içim, parmaklarım çelik bir kapı arasına sıkışmışçasına. Boşverinn! Geçti, gitti.  O geçti gitti de şu verem denen illetin size ettikleri, içimi ezdi. Ne diyebilirim ki, keşke sebebiniz olmasaydı o hastalık yirmili yaşlarınızın başında. Rüştü “Acıyı çağırma bizde ondan çok var .” demişti ya Muzaffer sana, bende o kan kustuğunuz anları konuşmak istemiyorum, göz yaşlarımı çağırıyor o anlar hatırladıkça.

Keşke şimdi burada olsaydınız, hani o öldüğünüz yaşlarda, Muzaffer, Rüştü deseydim ben size, elbette Behçet Hoca, bir de ben. Koca bir masa kursaydım, siz sabaha kadar şiirden,sevdadan konuşsaydınız da ben boşalan bardaklarınızı doldursaydım, dolan küllükleri boşaltsaydım. İstiyorsanız Suzanla Medihayı da çağırırdık, aldırış etmezdim.  Ama tutamazdım çenemi, sorardım o zaman Suzan’a, neden Rüştü’nün yazdığı   “Ne kucak açar hatıralar. Ne de dönerler gemiler bir daha…” mısralarını, Muzaffer'in yazdığı şiirden bozma aşk mektubuna tercih etti diye.  Medihaya da biraz surat yapardım belki, Rüştü, sırf seni ölümle yüzyüze bıraktı diye. Öyle hoş geldiniz diye kucaklamazdım ama misafirdir, iki tabak da onlar için koyardım masaya.  İki büyük şairin sevdasına kusur etmezdim, şiirlerinizin hatrına. Ne dedin? Yok, yok hayır sakın o soruyu sormayın şimdi bana, ben tercih yapamazdım ne şiirleriniz ne sizin aranızda. Hani konu yazmak, hele de şiir olunca...  Boşverin şimdi girmeyin siz hiç o konulara. 


Uff ne çok konuştum değil mi? Yıllarca görmediğiniz bir arkadaşınız ya da ne bileyim bir hayranınız sayın beni, mazur görün oradan buradan anlattığım bir sürü şeyi. Sizin yaşadığınızdan o kadar başka bir dönemden yazıyorum ki bu mektubu size, bugün burada olsaydınız eminim kızardınız, karnı tok yatıp, elinin altında daktilodan çok daha gelişmiş bilgisayar denen bir aletle yazmayanlara. Bilgisayar mı? Nasıl desem, daktiloya bir tiyatro sahnesi ekleyin ama camdan bir sahne. Daktiloda yazdıkların o sahnede beliriyor, sonra dünyanın bir başka ucunda başka bir sahneden okunuyor. İşin güzeli bu daktiloya monte edilmiş küçük tiyatro sahnesi yanınızda da taşınabiliyor. İşte böyle, bilgisayarın ne olduğunu ancak bu kadar anlatabilirim size. Onun sayesinde bolca yazıyoruz aslında. Sosyal medya diye bir şey var şimdilerde.Nasıl anlatsam herkes şair, hepimiz bir şeyler yazıyoruz. Tiyatro sahnesine monte edilmiş daktilosu olanlar için kurulmuş bir köy kahvesi gibi bir yer işte. Herkes her telden yazıyor. Birbiri ile yazarak konuşuyor. Orada yazıyoruz, okuyacak adam arıyoruz. Bizim yok tabi Behçet Necatigil gibi bir hocamız. Ölünce arkamızdan okunacak herkese açık bir günlük bırakıyoruz. Bu yazıya başlamadan bir baktım da sosyal medyada ortalık yerde konuşulanlara, yine birileri dünyayı yakıyor futbol takımları uğruna. Sizin anlayacağınız hala kimse ne şair ne de şiir uğruna dünyayı yakmıyor, onun yerine şairi, şiiri yakanlar var ki, neyse, girmeyelim o konuya da. Ama Yılmaz Erdoğan gibi güzel bir yürek çıktı da, şairin, şiirin kıymetini bilen yürekleri her gün yakacak bir film yaptı sonunda. Filmde Behçet Hocayı o oynuyor. O da şair sizin gibi. Bir Noel Baba hikâyesi ile hem güldürüp, hem ağlatabilen sözcüklerin efendisi. Rüştü filmde seni Mert Fırat, Muzaffer seni de Kıvanç Tatlıtuğ isimli iki genç oynuyor. Oynamak çok yavan bir kelime oldu. Nasıl desem, yaşıyorlar. Şiir yazmayan bir adam anlar mı bir şairin yürektekileri kazıyıp kağıda dökemediği anların acısını, kaygısını, doğru kelimeyi gökyüzünden çekip kâğıda yıldız diye kondururken bilir mi yaşanan hazzı derseniz, dün, yok anlamaz derdim. Bugün mü? Öyle bir anlar hatta öyle bir yaşar ki derim, siz kalemi tuttuğunuz anları hatırlar da, biz bu kadar  düşmüş müydük şiire diye sorgularsınız kendinizi. Yani uzun lafın kısası, diyeceğim o ki, sadece şiirleriniz değil, yürekleriniz de emin ellerde. Ne yazan, ne oynayan ihanet etmedi size.

Ahh keşke burada olsaydınız. Olmadı daha uzun yaşasaydınız.  Sizin gibi  “yazmak” deyince yolu aynı duygulardan geçenlere sizler hocalık yapsaydınız, ne bileyim olmadı sadece  arkadaş olsaydınız. Bugünlerde yaşasaydınız verem denen illete de yakalanmazdınız. Verem şimdilerde insanların sinirlenince birbirine kullandığı günlük bir kelime. Öldürmüyor hatta insanlar bazen neşeli neşeli birbirine  “Yahu kardeşim verem ettin beni!” diyor.  Dedim ya garip bir zaman diye. Yani kansız bir verem bizimkisi. Kimse verem diye birbirinden de kaçmıyor. Hani anlayacağınız herkes bulaşıcı olmadığını biliyor.  Birbirinin elini sıkıyor. Ne güzel demişsin Muzaffer Suzan’a, hani Suzan Rüştü’nün elini sıkmayınca “İnsanlar tokalaşınca verem bulaşmaz. Olsa olsa sevgi bulaşır, o da zamanla geçer.” Şimdilerde sevgi de bulaşmıyor ya insanlara, neyse o konuya da hiç girmeyeceğim. Bakma, veremi, yokluğu, savaşı saymazsak sizin yaşadığınız dönem en güzeliymiş.

Öyle bir filmdi işte, izledim bitti. Bu filmi ne şartlarda izlediğimi bilseniz halime ne gülerdiniz. Yok, bunu burada anlatmayayım, buluşunca konuşacak bir şeyler kalsın öbür tarafa, hani gülecek bir şeyler.  


Ama öncesinde müsaadenizle sizinle tanışmama vesile olan Yılmaz Erdoğan’a kocaman bir teşekkür edeceğim. Hem iki güzel insan tanıdım, hem de şiirlerini okudukça ağlayacağım iki insan daha hayatıma kattım. Siz bilmiyorsunuz bu devirde okuyup ağlayacak şiir bulmak da mesele. Kimseye haksızlık etmeyeyim ama büyüklerin deyimiyle “Ne varsa hep eskilerde” Şimdi ikinizin de bir şiirini okuyacağım. Muzaffer senin, “Öldükten Sonra” ,  Rüştü senin de “Hülasa” şiirini.  Ve söz veriyorum size, duvarlara şiirler yazdığınız anları hatırlayıp, yazarken bundan sonra daha çok bileceğim kalemin, kâğıdın kıymetini…

Ve son kez ikinize de “azmin değil bir hevesin peşine düştüğünüz” için sonsuz teşekkürler. Muzaffer hatırlar  bu cümlenin nerede geçtiğini. Sen Rüştü'ye anlatırsın Muzaffer. Bilmem belki de anlattın.

Sevgiler,

Kübra



18.02.2013

Pragma



Bundan üç ay önce uzun süredir tiyatroya gitmediğimi fark edip de şeytanın bacağını kırmaya karar verince şöyle bir bakındım, neler sahneye konuyor diye.  Hakkında oldukça iyi şeyler söylenen o kadar oyun vardı ki hangisine gideceğime karar vermekte zorlandım.  Bazı oyuncular, gerçek oyuncu tiyatro oyuncusudur diyor ya, ben de bunu dikkate aldım ve en sonunda tv’deki oyunculuklarını beğendiğim Buğra Gülsoy ve Serhat Teoman’ın da oynadığı “Pragma”yı seçtim.  Hani “Tiyatroda oyunculukları nasıl acaba?” merakıyla… Elbette oyunun konusu da fazlasıyla ilgimi çekti. Yoksa sinema filminin kötüsü hadi bir yere kadar, en kötü ihtimalle film arasında kaçabiliyorsun da, tiyatro bu pek hoş olmuyor. (Eğer o meraklı ve garip bakışları umursamazsanız elbette kaçmak da mümkün.)  Neyse ki ben çok iyi bir seçim yapmışım.  


Pragma, Buğra Gülsoy, Emre Erkan ve Teoman Serhat’ın kurduğu Get Yapım’ın bildiğim kadarıyla sahneye koyulan ilk oyunu.  Oyunda bu isimlere ek olarak Mert Öner oynuyor. Açık söylemek gerekirse Emre Erkan ve Mert Öner ile bu oyun sayesinde tanıştım.  Belki iyi bir tv izleyicisi olmadığımdan belki de tv’de herhangi bir projede yer almadıklarından ikisini de ilk kez gördüm.

Oyuna gelirsek, oyun birbirinden farklı dönemde yaşamış Ted Bundy, Andrei Chikatilo, Albert Fish, Richard Ramirez ve Charles Manson’ın hayatlarına gönderme yaparak “Onlar gerçekten suçlu mu? Yoksa suça itilmiş insanlar mı?” sorusuna cevap arıyor. 

Yıllarca çok sayıda bilim adamı suçlu davranışını incelemiş ve suçluluğu açıklayan “Biyolojik, Psikolojik ve Sosyolojik” olmak üzere üç ana başlık ortaya koymuşlardır.1 

Biyolojik yaklaşım suçluların davranışlarının biyolojik bozukluklar sonucunda oluştuğunu ileri sürer. Bu görüşe göre suçlularda kalıtımsal bozukluklar vardır, endokrin dengelerinde patoloji ya da beyinlerinde hasar söz konusudur. Yani bedensel özellikleri ve mizaçları onları suça yöneltmektedir. Psikolojik yaklaşım ise bireylerin kendileri için önemli olan kişilerle ve yakın çevresiyle yaşantılarının sonucunda oluşan psikopatoloji nedeniyle suça yöneldiklerini kabul etmektedir. Birbirlerinden farklı düşüncelere sahip olsalar da, bu yaklaşımların hepsi şu ya da bu şekilde suçluların psikolojik bir patolojiyle davrandıklarını ileri sürmektedirler. Suçlular “hasta”, “uyumsuz”, “patolojik” kişiler oldukları için suçlu davranışlar göstermektedirler. Sosyolojik yaklaşım ise suçluluğu bireyin içinde yaşadığı sosyal çevreye bağlı olarak sosyal yapılar, sosyal süreçler ve sosyal tepkiler açısından açıklıyor2  

Psikologlar tarafından yıllarca yapılan araştırmalar da çocukların gelişme çağlarında yaşadıkları, şahit oldukları olayların ya da gördükleri muamelenin onların kişiliklerinin oluşmasında en büyük etkenlerden biri olduğunu ortaya koymuştur. Tüm bu açıklamalar suçlu insan olmadığını, biyolojik, psikolojik ve sosyolojik sebeplerden ötürü ister istemez suça itilmiş insanlar olduğunu ortaya koyuyor.

“Bana aşağıdan bakarsanız Tanrınızı görürsünüz, bana yukarıdan bakarsanız aptalı görürsünüz, bana tam karşıdan bakarsanız kendinizi görürsünüz.” Charles Manson

İşte Pragma farklı ailelerde, çevrelerde yetişmiş ve farklı suçlar işlemiş Ted Bundy, Andrei Chikatilo, Albert Fish, Richard Ramirez ve Charles Manson üzerinden suç kavramını elbette bir tiyatro oyununda olabileceği şekliyle sorguluyor. Oyun için seçilen seri katillerin ortak özelliği hepsinin dünya seri katiller sıralamasında ilk on içinde yer almaları ve buna ek olarak, hepsinin idama mahkûm edilmiş olması. Gitmeden önce bu katiller hakkında araştırma yapmış olmam oyunun içine biraz daha girmeme ve söylenen her şeyi daha iyi anlamama sebep oldu. Bu anlamda suç ve suçlu psikolojisi ile ilgili yapılmış araştırmaları kafamda bir yere oturtmak ve bu oyundaki suçlularla ilişkilendirmek için ben oyuna gitmeden önce katillerin profilleri hakkında kısa bir araştırma yapmıştım. Oyuna gitmek isteyeniniz olursa diye en aşağıda katillerin profillerini de sizlerle paylaşıyorum.

Oyunun konusu hariç sergileniş biçimi de bugüne kadar izlediklerimden farklı. Siz salona girdiğinizde kare şeklinde bir oturma düzeninin ortasına kurulmuş bir cam küp görüyorsunuz. Oyuncular çoktan bu küpün içindeki yerlerini almış. Siz yokmuşsunuz gibi hareket halindeler. Herkes yerine oturuyor ve oyun başlıyor. Biraz kanlı, fazlaca gerilimli ama bir o kadar da içine alan ve düşündüren bir oyun. Dediğim gibi suç psikolojisine ilginiz varsa bir de katillerin profillerine dair az da olsa bir okuma yapıp giderseniz oyundan fazlaca etkileneceğiniz kesin.

Oyunculuklara gelince hepsi inanılmaz başarılı. Buğra Gülsoy özellikle Kuzey ve Güney’de de yakaladığım o sakin ama ürkütücü bakışlarını bu oyunda fazlaca sergiliyor. Bir sonraki dizi ya da oyunda psikolojik olarak sağlıklı birini oynamazsa gerçekten de "normalde de böyle biri sanırım" dedirtecek kadar rolünü içine sindirmiş. Serhat Teoman da  tv’de olduğu kadar başarılı. Hele oyunda bağırdığı bir sahne var ki gerçekten içinde bulunduğu cam küpün içinden fırlayacak da birimizin boğazına yapışacak diye korktum. Gelelim daha önce hiçbir yerde izlemediğim Emre Erkan ve Mert Öner’in oyunculuğuna… Onları bugüne kadar herhangi bir yerde izlememiş olduğum için üzüldüm. Emre Erkan’ın oyun boyu mimikleri, bakışları gerçekten inanılmaz. Ama en çok kimi beğendin diye sorarsanız Mert Öner derim. Bundan sonra oynayacağı herhangi bir oyuna konusuna dahi bakmadan bilet almaktan tereddüt etmem. Role girmek diye bir şey varsa sanırım Mert Öner’in yaptığından fazlası olamaz.

Bu oyunu izlemenizi öneririm ama mümkünse depresyonda olduğunuz, hayatın her türlü yorucu zorluklarıyla baş ettiğiniz gergin bir döneminizde gitmeyin. Pek iyi gelmeyebilir! Ya da sizi öyle etkileyebilir ki dertlerinizi tasalarınızı düşünmek yerine bir süre “Suçlular gerçekten suça itilen insanlar mı?” diye düşünüp kendinizi oyalayabilirsiniz. Bence en iyisi keyfinizin yerinde olduğu bir dönemde gidin ki oyundan gerilip çıktığınız zaman kendinizi kısa sürede toparlayabilesiniz. Özetle ne zaman gidersiniz bilmiyorum ama bu oyunu izlemenizi öneririm.

İşte buyrun oyundaki seri katillerin profilleri:

 "Kendini tüm dünyaya ispatladığın zaman, işte o zaman birileri anlıyor seni. İşte o zaman saygı duymaya, tapmaya başlıyorlar" Ted Bundy

Buğra Gülsoy’un canlandırdığı “Ted Bundy”:  (24 Kasım 1946 - 24 Ocak 1989)

1974-1978 yılları arasında ABD’de sayısız cinayet işledi. Kurbanları hep kadın. 10 yıl boyunca suçunu inkar ettikten sonra 30'dan fazla cinayet işlediğini kabul etti. Seri katil teriminin ilk onun için kullanıldığı söyleniyor. Dış görünüşünden katil olduğuna inanması oldukça güç olan Ted Bundy  seri katillerin Picasso’su olarak da anılıyor.

Gayrimeşru bir çocuk olarak dünyaya geldi. Annesi Eleanor Cowell’ın ailesi, toplum baskısından kurtulmak için herkese Ted’in evlatlık olduğunu söylediler. Ted ergenliğine kadar dede ve anneannesini, anne ve babası, gerçek annesini ise kız kardeşi sanıyordu. 1951 yılında annesi tekrar evlenince üvey babası Johnnie Culpepper Bundy’nin soyadını aldı.  Ailesi tarafından çocukluktan beri şiddete eğilimi olduğu söyleniyor. İdam edilmeden önce kendisi ile yapılan röportajda “medyadaki şiddetin” kendisini gibi başka gençleri de şiddete yönelteceğini belirtti.

Serhat Teoman’ın canlandırdığı “Richard Ramirez”:  

28 Şubat 1960 tarihinde Teksas’da doğdu.  Altı kardeşin en küçüğüdür. Babası Richard’ın uyuşturucu ile tanıştığı güne kadar oldukça iyi bir çocuk olduğunu söylüyor. On iki yaşına kadar babasını idolü kabul eden Richard, on iki yaşından sonra Vietnam’da savaşıp dönen kuzenini örnek almaya başlar. Richard, kuzeninden Vietnam’da kadınlara yaptığı işkenceleri dinler ve o anlara ait fotoğrafları görür. Hatta kuzeninin yıllar sonra karısını da Richard’ın gözü önünde öldürdüğü söylenir. Birçok kez babasının annesine şiddet kullandığına şahit olan Richard’ın sık sık evden kaçtığı ve geceyi mezarlıkta geçirdiği bilinmektedir.

Dava sürecinde birçok hayrana sahip olan ve onlarla mektuplaşan Richard Ramirez 13 cinayet, 5 cinayet girişimi, 11 cinsel suç ve 14 ev soygunundan suçlu bulunarak idama mahkum edildi. “Gece Avcısı” lakaplı Richard Ramirez 1996’da bir magazin dergisi editörü ile hapisanedeyken evlendi. Şu anda idam sırasının gelmesini bekliyor.

 “Yaptıklarımı cinsel bir tatmin için değil, daha çok huzur bulabilmek için yaptım.” Andrei Chikatilo

Emre Erkan’ın canlandırdığı “Andrei Chikatilo”:  ( 16 Ekim 1936)

Kasap takma adıyla anılan seri katil 1936’da Ukrayna dünyaya geldi.  Stalin’in uyguladığı politikaların  halkı zorladığı,  ülkenin açlıkla boğuştuğu bir dönemde zor bir çocukluk geçiren Andrei Chikatilo’nun ağabeyinin yine açlık döneminde Chikatilo’nun gözleri önünde komşuları tarafından öldürüldüğü ve parçalara ayrıldığı annesi tarafından anlatılmıştır. Bu dönemde aç kalan insanların ölüleri yemek zorunda kaldığı anlatılır. Babasının cephede olduğu dönemde annesinin bir Alman asker tarafından tecavüze uğramasına şahitlik etti. Babası Almanlara esir düşen ve ülkesine döndüğünde Stalin tarafından ülkesine ihanet ile suçlanan Chikatilo, gençlik yıllarında yakışıklılığı ile herkesin dikkatini çeken biri oldu. Ancak çocukken gözlük taktığı için sürekli aşağılanan Chikatilo, gençlik döneminde de ilk cinsel deneyimi sonrası başarısızlık yaşadığının duyulması sonrası bu sefer herkes tarafından iktidarsız diye aşağılandı ve alay konusu oldu.

Tüm bunlardan kaçmak için Moskova’ya giden hukuk okuyan Chikatilo daha sonra Komünist partiye üye oldu. Çevresinde eğitimli ve saygın biri olarak anılan Chikatilo’nun kurbanları genelde çocuklar ve fahişelerdi.  53 kişiyi öldüren katil 1990 yılında yakalandı ve 1994 yılında idam edildi.

“Gerçek acının son aşaması olarak gördüğüm ölüm fikrini çok sevdim.” Albert Fish

 Mert Öner’in canlandırdığı Albert Fish:

Brooklyn Vampiri lakabıyla anılan, 19. yüzyılın sonlarında yaşadığı bilinen Fish 5 yaşında babasını kaybetmiş ve yetimhaneye verilmiş. Yetimhanede dövüldüğü, kamçılandığı anlaşılır ve 2 yıl sonra yani 7 yaşında annesine geri verilir.  Fish hakkında kitap yazan Dr. Frederic Wertham onu içe dönük, çocuksu, yardımsever, uysal ve kibar biri olarak tanımlamış ve gördüğü kişi karşısında şaşkınlık içinde kaldığını açıkça belirtmişti.  Oldukça dindar olan ve cinayetlerinin temelinde din konusundaki bağnaz fikirlerinin yattığı düşülen Fish öldürdüğü herkesin Tanrı’ya sunulmuş kurbanlar olduğuna inanıyordu. Doktorlar tarafından Paranoyak Psikoz olarak tanımlanan Fish sürekli günah, cezalandırma, kefaret ödeme, din, işkence gibi düşüncelerle yaşıyordu. Nitekim işlediği cinayetlerin yanlış olmadığı inancına sahip olan Fish’in “Yaptığım doğru olmalıydı, eğer yanlış bir şey yapıyor olsaydım, bir melek beni durdururdu, Hz. İbrahim’i kendi oğlunu kurban etmeden durduğu gibi” sözü de bu inancının en belirgin göstergesi. Ailesinde de çok sayıda zihinsel hastalıklara sahip kişiler bulunmaktaydı. Fish’in zihinsel hastalıkları da genç yaşlarda idrar ve dışkı tüketmeye başlamasıyla ortaya çıkar. 20’li yaşlara geldiğinde erkek fahişe olmasının yanı sıra erkek çocuklara tecavüz eder.

Sayısız tecavüz ve cinayeti bulunan Fish, 12 yaşında bir kızı kaçırıp, öldürmesi ve onu yedikten 6  yıl sonra çocuğun ailesine kızlarını hangi duygularla kaçırdığı, tecavüz ettiği ve onu yerken hissettiklerine dair yazdığı mektup sayesinde yakalandı. Deli olduğuna karar verilmesine rağmen elektrikli sandalyede idam edildi. Elektirikli sandalyede idam edileceğini öğrendiğinde” Elektrikli sandalyede ölmek ne de büyük bir zevk olacak! Bu tadacağım en büyük zevk olacak,şimdiye kadar tatmadığım tek zevk” dediği söylenmektedir.

Oyunun Künyesi
Yazan ve yöneten: Buğra Gülsoy
Yönetmen yardımcısı: Ezgi Bakışkan
Reji asistanı: Koray Tahir Ön
Dekor tasarım: Kaan Güreşçi
Ted Bundy: Buğra Gülsoy
Andrei Chikatilo: Emre Erkan
Albert Fish: Mert Öner
Richard Ramirez: Serhat Teoman

 Kaynak
1 Suçluluğu Açıklayan yaklaşımlar Yrd. Doç. Dr. Sema Kaner
2 Gibbons,D.C ( 1970) Delinquent Behaviour. Englewood Cliffs,New Jersey

15.02.2013

Fishing With Sam


Hafta sonuna kısa bir animasyon film izleyerek başlamak güzel olur diye düşündüm. :)

Keyifli hafta sonları.

İyi seyirler

13.02.2013

14 Şubat var dediler, geldik!



Bugüne kadar bloğumda malumunuz çalıştığım sektörle ilgili hiç yazı yazmadım. Hep niyetlendim ama ucundan döndüm. Ama bu sefer söylemesem, anlatmasam çatlarım kıvamındayım.

Nedir bu 14 Şubat mevzusu şeklinde dünya bir toz bulutuyken diye başlayıp size ne zaman, nerede, niye türemiş böyle bir gün şeklinde bir açıklama yapmayacağım. Bana 14 Şubat nedir diye sorsanız hazırladığımız pazarlama ve iletişim planlarında muhakkak yer alan, yer alması özellikle istenen "Kurtarıcı Gün" derim.   Sevgi? Sevgili? Aşk? Romantizm? yok öyle bir şey.  

“14 Şubat = Satışları Arttırmak İçin Fırsat Günü” 

Açıkçası ben de işin “Kurtarıcı Gün” kısmı ile ilgileniyorum. Çünkü bunun dışında bir güne yüklenmeye çalışan anlamı gereksiz ve saçma buluyorum. Zaten 14 Şubat dendiğinde de birçok insanın aklına biraz önce saydığım “sevgi, aşk” gibi kelimeler gelmiyor. Çoğunluk sevgilime ne hediye almalıyım çarkının içinde dönüp duruyor. İşte bu noktada da yıllardır hep söylenen “14 Şubat Kapitalizmin bir oyunudur.” lafı devreye giriyor. Ama ben işin bu tarafını sorgulamayacağım. Malum, insanların daha fazla satın almasını, tüketmesini teşvik etmek üzerine kurulu bir mesleğim var. ( Yalan söyleyecek değilim.) 

Peki, benim takıldığım nokta ne?

“14 Şubat var dediler geldik!” şeklinde marka ile örtüşmeyen, farklı bir iş yapalım derken işi elini yüzüne bulaştıran, klişelerin dışına çıkamayan hatta her sene “Dünyaya tek taş sahibi olmak için gelmiş varlıklar onlar, kadınlar...” alt metnini barındıran reklamlar yapan markaların bende yarattığı rahatsızlık. 

Evet her tüketicinin bu alt metinleri okuyamadığını biliyorum. Nerden mi ? Aksi halde birçok reklama "Siz ne demek istiyorsunuz?"  diye tepkiler yağardı.  Benim izlerken rahatsız olduğum hatta çocukların bilinçaltını  ince ince işleyen birçok cinsiyetçi reklam televizyonlarda hala dönüyor. Reklamların insanların tutum ve davranışlarını şekillendirme ve değiştirme gücünden birçok insan habersiz yaşıyor. İşte sorun da burada başlıyor. Hadi tüketici bunu bilmiyor, markanın pazarlama yöneticileri de bilmiyor, farkında değil ya reklamcılar? Bu reklamlardan kimin ne kadar sorumlu olduğu tartışması uzar gider ancak markaların pazarlama yöneticileri 'Logoyu mu büyütsek?', 'Başka bir font mu kullansak?', 'Konuyu biraz daha mı anlatsak?' sorularından daha başka sorular sorabilecek yetiye sahip olmalı, reklamcılar da "o sorulara"  mahal vermeyecek reklamlar yapmalı. 

Buyrun size ne anlatmak istediğimi açıkça gösteren iki örnek. Altınbaş ve Favori'nin 14 Şubat için hazırlanmış  reklamları. Ben üstüne pek fazla yorum yapmak istemiyorum. Bu noktada reklamcılığın dahilerinden biri kabul edilen William Berncbach'ın "İnsanları heyecanlandıran şey, yalnızca onlara ne anlattığınız değil, bunu nasıl söylediğinizdir." sözünden hareketle bu iki reklamın beni heyecanlandırmadığı gibi, anlatılmak istenenin söyleniş tarzının da rahatsız ettiğini net bir şekilde belirtmek istiyorum.







İçinizde, iyi de bir mücevher markası ne yapabilir ki, diye düşünenler varsa dünyaca ünlü mücevher markası Tiffany&Co 'nun neler yaptığına bir bakmasını öneririm. 

Mücevher markalarının yaptığı işin bir tarafı. Bir de illa bir şey yapmalıyız kaygısı ile sıradan hatta saçma işler yapanlar var. Aşağıda gördüğünüz İsim Tescil, olayı saçmalama boyutuna getirmiş, Mudo ise sıradanlığın ötesine geçememiş, "Mudo'da birşey yapmadı demesinler." mantığıyla hareket etmiş iki marka. Bir işi illa yapacağım ya da herkesten farklı yapacağım deyip yanlış yapmaktansa en basit haliyle doğru yapmanın daha başarılı olduğuna inananlardanım. 



Hadi bir de bu işi layıkıyla yapmış markalardan bahsedelim de keyfimiz yerine gelsin. İlki "Kanyon" Bildiğim kadarı ile Kanyon'un pr ajansı Pro yani herkesin daha net anlayacağı şekliyle Feride Edige.  Bence çok güzel bir iş çıkarmışlar. Kanyon'un hedef kitlesi tarafından pek de önemsenmeyen bir gün olduğuna inandığım 14 Şubatı  bir sosyal sorumluluk projesi ile birleştirip anlamlı kılmak bence büyük bir başarı. 


Ve son olarak her reklamını beğendiğim, pazarlama konusunda yarattığı farkın ve başarısının dünya devi bir marka olması ile pek de alakalı olmadığına inandığım "Coca Cola".  Dünya devi nice markalar var, bu kadar fark yaratan işleri hangi birinden gördük? Eğer var da hatırlamıyorsam kusura bakmayın, rica edeceğim hatırlatın.




Konunun özeti : "Ya Fark Yaratın ya da Yapmayın!" 

Sevgiler,






9.02.2013

Kemanı Ağlatan Adam


Kemanı ağlatan adam diyorlar ona. Farid Farjad...

Dünyanın en önemli keman virtüözlerinden biri.

Kemanından yükselen hüznü kelimelere en fazla dökmeyi sevdiklerimden. Yazarken kulağımdan eksik etmediklerimden...

Üstüne konuşulacak, söylenecek çok fazla şey yok aslında. Sadece dinlemenizi öneririm.


Tabi İran asıllı bu virtüözü biraz daha tanımak isterseniz aşağıdaki linkte yer alan röportajını okumanızı.

http://www.birgun.net/cultures_index.php?news_code=1319013922&day=19&month=10&year=2011

Müziksiz kalmayın

6.02.2013

Sabır


                             Duydun mu?
                             Hayatı hançerlemişler tam da ciğerinden
                             Oluk oluk akıyormuş zaman, can renginde
                             Üzülme sakın
                             Bir tutam sabır serp üstüne görünce

                             02.2013

4.02.2013

Kinematograph



Kısa filmler, ayaküstü atıştırmayı saatlerce oturup yemek yemeye tercih edenlerin ya da o kalabalık yemek sofralarını da seviyorum ama arada bir parça çikolata, biraz fındık fıstık atıştırmanın tadı da başka diyenlerin sevgilisi gibi geliyor bana. Dün çok beğendiğim bu kısa filmi bilmem kaçıncı kez tekrar izlediğimde bloğumda hiç kısa film paylaşmadığım aklıma geldi. Nasıl da atlamışım. Kısa film, kısa öykü güzeldir, iyidir.

Paylaştığım kısa filme gelince bu kısa animasyon filmi biraz hüzünlü. Yönetmenliğini Tomasz Baginski'nin yaptığı 2009 yapımı film 19. yüzyılda Francis isimli bir mucitin sonu başarı ve başarısızlıkla sonuçlanan hikayesini anlatıyor. Hem başarı hem başarısızlık bazen bir arada da olabiliyor. Francis dünyayı değiştirecek icadına konsantre olup kendini dünyaya kapattığında unuttuğu, görmediği, göremediği şeyler vardı. Çünkü o bir şeyi unutmuştu: Hayaller bazen pahalıya mal olur.

Filmin yönetmeni hakkında daha fazla bilgi ve diğer filmlerini izlemek isterseniz http://www.platige.com/

İyi seyirler