30.04.2013

Bir bahar akşamı...


                                 
                     

                                Hafif serin bir bahar akşamı
                                İstanbul kızıl bulutları kuşanmışsa,
                                yanında Sabahattin Ali,
                                havada hanımeli kokusu,
                                kulağında Schubert,
                                elinde kahven varsa
                                başka ne ister insan?

                               sevgiler,

26.04.2013

Katil olabilecek miyim?




Yazmak, insanın kendisi için yarattığı cehennemden bozma cennet…

Bu yazı belki çok uzun yıllar süren bir birlikteliğin yarıda bırakılmasının yazılı belgesi olacak. Gerçi yazmak sen terk etsen de seni terk etmeyen, kimi zaman seni her yerde takip eden bir sevgili, kimi zaman eli sopalı bir koca, kimi zaman başını omzuna güvenle yaslayabileceğin bir baba gibi… Sen nereye sevgilin, kocan, baban oraya.

Birini öldürdüğünde bir daha asla masum olamazsın. Eline bir kez masum birinin kanı bulaştığında ne kadar yıkarsan yıka o kandan kurtulamazsın. Yaşadığın süre boyunca baktığın her yerde öldürdüğün o insan ile karşılaşırsın. Birinin göz kırpmasında, birinin gülüşünde, birinin öfkelenişinde… İlk cinayetinden sonra huzurlu bir ruhtan ve gürültüsüz bir zihinden artık fersah fersah uzaklara varırsın. Elini kana buladın bir kere! 

İşte yazmak tam da böyle. Adını, sanını bilmediğin, hiç görmediğin, seni sürekli birilerini öldürmen için yönlendiren bir mafya babasının yönetiminde yaşarsın cehennemini de, cennetini de.

Yazmak, cinayet işlemektir. Bir yazar önce kendisinin katilidir.

Ben ilk cinayetimi on iki yaşında işledim. Büyük bir çoğunluk gibi şiirle başladım seri cinayetlerime. İlk şiirimle bir yarışmada okul birincisi oldum, ikinciyle bir başka yarışmada ikinci. Sonra lisede edebiyat öğretmenimizin hepimizi yazmaya teşvik etmesiyle ilk öykülerimi yazdım. İlk öyküm okulun edebiyat dergisi “Mimoza”da yayımlandı. On iki yaşındakine ufak bir yaralama, on altı yaşındakine ilk cinayet demek daha doğru olabilir belki. Sonrası mı? Yazdım, bıraktım, yazdım, yazamadım, yazmayı bırakmaya karar aldım, hayat sevdiklerimi alınca yaşadığım acılara dair bir kanıt kalmasın diye yazmaktan kaçtım, babasız kalınca kendime bir baba aradım, babam kadar güven veren yazmak denen babanın omzuna yine yaslandım, yazamadım, yazmadım, yazamadığıma inandım, mafya babası devreye girip  “Bu yoldan artık dönüş yok, kalem denen silahı eline aldın bir kere, onsuz kendini güvende hissetmeyeceğini bil!” deyince yine yazmaya başladım.

Uzun zaman önce yazarların, yaratıcı yazarlık ve yazma deneyimleri üzerine yazdıkları kitapları okumaya başladığımda geç de olsa yazmanın “İlham gelse de oturup yazsam.” demek olmadığını anladım. Hem geç, hem güç oldu. Hep okurdum, daha da okumaya başladım. Okurken arada notlar alırdım, not almaktan iki günde bitirilecek bir kitabı iki haftada bitirmeye kadar olayı vardırdım. Sözlükte kelimeler aramak, yazarların önerdiği okunmazsa olmaz kitap listelerinden şifreler çıkarmak, o yazar nasıl yazmış,  bu yazar nasıl yazıyormuş döngüsünde katillikten dedektifliğe terfi ettim. Yıllarca planlanarak işlenmiş kusursuz bir cinayeti, kafası aynı şekilde çalışan bir katilin yardımı olmadan hangi dedektif çözebilir ki? Artık kendi katilin de sensin, kendi cinayetini çözmeye çalışan da…

Dedektif olarak ilk önce yazarların yazma ritüellerini araştırırsın. Madem katil olmaya bir kez baş koydun, diğer katillerin ne yaptığına bir bakacaksın. Sabah gün doğmadan kalkıp yazan, gündüz uyuyup gece yazan, daktiloda yazan, yazarken kalemden vazgeçemeyen, yalnızken yazan, yazmak için şehrin en işlek kafelerinde oturan, iki cümle yazarken iki paket sigara yakan, ilk cümleyi yazdıktan sonra koşuya çıkan… Ne istersen var.  Benim için doğru ritüeli aradım yıllarca. Gündüz yazmayı denedim olmadı, gecede karar kıldım. Tütsünün zihnimi açtığının farkına vardım. Gri bulutlar yağmurlu havalar ilham veriyor diye güneşli havalarda kapalı perdelerin arkasına saklandım. Sevdiğim bir öykümü kahve içerken yazdım diye her yazmaya oturduğumda kendime kahve yaptım. Oysa kahve kokusunda bile midesi ağrıyanlardanım. Mumlar yaktım. Mumlar söndürdüm.  Sezen Aksu'ya, Zülfü Livaneli'ye, Ahmet Kaya'ya sığındım, Mozart, Schubert, Bach ile dost oldum, sık sık Andre Bocelli’nin, Farid Farjad’ın, Mstislav Rostropovich’in kapısına dayandım. En sonunda bu işin oturup yazmaya çalışmak dışında bir ritüel gerektirmediğini anladım. Ama hala ritüel arayışımı tamamlamamakta ısrarcıyım.

Yıllardır süren bu yolcuğun sonunda emin olduğum tek şey yazmanın ‘yaşamaktan’ yeri geldiğinde feragat etmek olduğu. Yazmak, yalnız kalmak, en istemediğin zamanda yalnız kalmayı tercih etmek demek. Hele ki yazmak hayatınızı kazandığınız iş değilse. Gündüz bin bir toplantıya koşmanız, yazmaktan çok konuşmanız gereken bir işiniz varsa işte fedakarlıklar da feragat etmek de o zaman başlıyor. Yazmak için size kalan sınırlı zamanda, yazmak zorunda olduğunuzu bilmek, o psikolojik baskı altında yazmayı denemek çok zor. Arkadaşlarınız gel der, gitmezsiniz, gidemezsiniz, neden gidemediğinizi her zaman herkese izah edemezsiniz. "Tam yazmaya başladım şimdi dışarı çıkamam." dediğinizde, “Yahu eve dönünce yazmaya devam edersin.” cümlesiyle pek çok kez karşılaşmışsınızdır, yine aynı cümleyi duyacağınızı bilirsiniz. Çalan telefonu açar, bazen konuşmayı kısa kesmek için kısa cümleler kurarsınız, bazen de o telefonu hiç açmazsınız. Kimi zaman “Sesin keyifsiz geliyor, iyi misin?” kimi zaman “Niye soğuk konuşuyorsun? Yoksa bana kırgın falan mısın?” sorularıyla karşılaşırsınız. Yazarken “ruhsuz bir beden, bedensiz bir ruh” gibi ortalarda dolaşmanıza, karamsar, hüzünlü, umutsuz şeyler yazmanıza karşılık, dışarıya çıktığınızda herkesten daha çok nasıl eğlenebildiğinizin, gülebildiğinizin açıklamasını tam olarak asla yapamazsınız. En azından ben yıllar önce bana “Kafamı karıştırıyorsun. Ya o yazıları sen yazmıyorsun ya da eğleniyormuş gibi yapıyorsun!” diyen bir arkadaşıma onu ikna edici bir açıklama yapamamıştım. Kim bilir belki de yapmak istemedim.

Tüm bu karmaşanın içinde yazma konusunda tam olarak ne yaptığımı bilmediğim, git geller ile dolu uzun yıllar geçirdim.  Kendimi teselli etmeye ihtiyacım olduğunda, hayatı boyunca bir şeyler aramış ama ölene kadar bir yere varamamış insanların yaşadığı süreci düşünüp kendimi teselli ediyorum. Birçokları gibi hiçbir yere varamama ihtimalimin olduğunu, beceriksiz bir katil olarak kalabileceğimi de, başarısız bir dedektif olabileceğimi de aklımın bir köşesinden çıkarmıyorum.

Geçtiğimiz sene bu zamanlarda yayınevlerine göndermek üzere hazırlamaya karar verdiğim dosyada yer alacak öykülerimin konusuna karar verdim. Olayları kurguladım. Birbirine bir noktada ilişen on iki öykü. Her bir öykünün sahibi, on iki kişi ile yaz ortalarına kadar tanışma işini tamamladım. Yazarlar buna karakter yaratma der. Ben buna karakterlerle tanışma diyorum, ki zaten ben yazar değilim. Sadece yazıyorum. O gün bugündür tanıştığım karakterleri, akrabalarını, arkadaşlarını kaç kez öldürdüğümü bilmiyorum. Seri cinayetlere bağladığım bir dönem olmadı değil. Bazen birkaç ölümcül kalem darbesinden sonra pişman olup karakteri yaşatmak için hızlıca kâğıda dökmeye başlıyorum. Kağıda döküldüğü andan sonra silmesi en zorudur. Ama yazdıklarımdan vazgeçmeyi de öğrendim. Yazdıkça silmeyi, sildikçe yenisini yazmayı geç de olsa öğrendim. Öyle diyor usta yazarlar “Kendi yazdıklarına hayranlık duymayacaksın, yeri geldiğinde yazdıklarının tamamını çöpe atıp yeniden başlayacaksın.” diye tembihliyorlar.

İşte ben o yazdıklarımın hepsini çöpe atmak istediğim bir dönemdeyim. Kendi yazdıklarıma hiçbir zaman hayran olmadım ama başkalarının yazdıklarına duyduğum hayranlık yüzünden yazmaktan vazgeçecek noktaya geldim sonunda.

İşin özü, her dalga sesi duyduğumda, trende gördüğüm adamın suskunluğunda, vapurda gördüğüm teyzenin kahkahasında, salıncakta sallanan çocuğun coşkusunda, güneşin doğuşunda, batışında, yağmurda, karda, fırtınada, bir şarkıda, bir şiirde, birinin ağzından çıkan herhangi bir kelimede en beteri de her gece yastığa kafamı koyduğumda aklıma düşenleri kontrol edebileceğimi, bir de o mafya babasının beni rahat bırakacağını bilsem bugün yazmaktan, yazmaya çalışmaktan vazgeçip, tarihe, yaşamak için öldüren en azılı katil olarak geçme niyetindeyim.

Ama ya  gerçek yaşam yazmaktan geçiyorsa?

20.04.2013

Kadınlar Okulu



                                                                                                                            İnsan aşkının özelliği bizi kendi kendimiz konusunda olduğu gibi, sevdiğimiz varlığın kusurları konusunda da kör etmektir.*



Andre Gide’in 1947 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne değer görülen “Kadınlar Okulu” romanı, kadın-erkek ilişkilerini, aile olgusunu, bireysel ahlakı, özgürlüğü, kitabın yazıldığı 20. yüzyıldaki politik yaklaşımları, Fransa’nın kültürel durumunu ve belki de en önemlisi erkeğin gözünde kadının yerini, görevlerini anlatan, sorgulayan bir kitap.

Tüm bunların yanı sıra insanların zaman içindeki değişimini, bir kadının ve erkeğin gözünden ortaya koyuyor. Siz de sevgilinizin, eşinizin, dostlarınızın, en iyi tanıdığınızı düşündüğünüz insanların yıllar içinde değiştiğini düşünüp yakınanlardan mısınız? Belki bugün değil ama bir gün sevdiklerim değişecek mi diye korkanlardansınız. Ya değişen onlar değil sizseniz?
                                                                                                                    
                                                                                        Dostluk aşkın bekleme odasıdır.*

 “Acılar, üzüntüler, pişmanlıklar” söz konusu olduğunda hepimiz “zaman”ı reçeteye ilaç diye düşünmeden yazan birer doktor oluveriyoruz. Zaman her şeye çare olduğu gibi, her türlü iyi ve kötü değişimin de sebebi. Ama bir gerçek var ki değiştiğini sandığımız insanların, aslında değişmediğini hep öyle olduklarını da bize yine zaman gösteriyor. Ya büyüyüp olgunlaştığımız için her şeyi daha net görüyoruz ya da sevmenin bile bazen her türlü yükü taşımaya yetmeyeceğini fark edip hep bildiğimiz gerçeği en sonunda kabul ediyoruz.  

Yaşamda ardından koşulan şeye ancak bazı bazı en çok değer verdiğimiz şeyi yitirmeyi göze alarak erişebileceğimizi anlamak için biraz yaşamış olmak gerekir kuşkusuz.*

Burjuva bir ailenin 1894- 1936 yılları arasında üç ayrı bireyi tarafından kendi bakış açılarından anlatılan hikâyesi, dünyayı kendini var etme aracı olarak gören bir adamın ve kendini onun üzerinden yeniden tanımlamaya çalışan bir kadının yirmi yıllık beraberliğinin güncesi bu kitap. (arka kapak) Fransa’da yaşayan bu ailenin üç bireyinin bakış açılarıyla Eveline ile Robert’ın ilk tanıştıkları gün büyük bir aşkla başlayan beraberliklerinin, onları evliliğe götüren sürecin ve sonrasında bir anlamda yaşanan “bitişin” hikâyesini dinliyoruz. Eveline tanıştıkları dönemde Robert’ın, her sözünü kanun kabul edip, onu bir kadının sahip olabileceği hayran olunacak neredeyse tek erkek görürken, sonrasında bu durum fazlasıyla değişecektir. Üç ayrı kişinin yazdığı günlükler üzerinden anlatılan hikâyede Eveline sevdiği adama layık olmak için kendini geliştirmeye adayan, kitaplar arasında kaybolan bir kadındır. Kendini geliştirdikçe Eveline’nin her şeye bakış açısı, düşünceleri değişir. O çok sevdiği adamın aslında bencil, duyarsız, fırsatçı, kendini herkesten üstün gören biri olduğunu düşünmeye başlar. Eveline’nin günlüğünde başlarda aşık olduğu adama dair her türlü duyguyu büyük bir coşkuyla anlatan bir kadın görürken, sonrasında günlükte karşımıza fark etmeye başladığı gerçekler karşısında biraz huzursuz, biraz mutsuz ve artık yorgun bir kadın çıkıyor.

Konforunu bütünleyen nesneyim. Karısıyım.*

Her kadın kendine uygun gelen tutsaklığı seçmekte özgür olmalı*

Eveline sevdiği adamın gerçekte nasıl biri olduğunun farkına varırken bir yandan da, okumaya ve sorgulamaya başladığı gün itibariyle inancını, Tanrıyı da sorgulamaya başlar. Hep yanında olan ve her zaman rahatça, samimiyetle konuşabildiği Rahip’in söyledikleri de bundan payını alıyor. Tüm bu sorgulamaya sebep olan Robert’ın dini bile amaçlarına ulaşmak için bir araç olarak kullandığını düşünmesi oldu.. Bana göre Eveline inanmaktan asla vazgeçmedi. Onu rahatsız eden, amaçlarına dini alet eden Robert gibilerdi.


                                                                                                   Robert’ın gözler önüne serdiği dindarlık yüreğimin yönünü değiştirdi sanki; onun dindarlık gösterileri kendi dindarlığımın gerçekliğinden kuşkuya düşürdü beni.*

                                                          Rahip’e göre düşündüğünü söylemekten çok (çünkü çoğu zaman kötü düşünürdü insan), düşünülmesi gerekeni söylemek önemliydi, çünkü insan doğal olarak, nerdeyse elinde olmadan, önce söyler, sonra düşünürdü.*




Kitapta ikinci olarak Robert devreye giriyor ve Eveline’nin kendisi hakkında söylediklerini çürütmek için din, ahlak ve kadınlar hakkındaki genel düşüncelerini açıklıyor. Robert hayatı insanın kendini geliştirdiği, var etmek için çabaladığı bir yer olarak gören biridir. Olmadığı insanın başından beri farkındadır ama o istediği insan gibi olmak için çabalamaktan da vazgeçmez.  Bunu Eveline’nin yazdıklarına cevap verdiği yazısında Eveline bana değil, olmak istediğime vurulmuştu. Şimdi hem öyle olmak istememi, hem de tümüyle öyle olamamamı başıma kakar gibiydi.” şeklinde ifade ediyor. Tabi Robert’ın başından beri aynı kişi olduğu, değişmemiş olması gerçeği onun kadınları erkeklerden daha aşağı gören, kadınları ötekileştirici ve bir anlamda “kadın dediğin erkeğin sözünü dinleyecek” tavrı konusundaki gerçeği değiştirmiyor. Acı olan şu ki 20. yüzyılda yazılan bir kitapta o dönemin erkeklerinin bakış açısını sergileyen Robert gibi erkeklerin, yüzyıllar sonra günümüzde bile çokça bulunması. Bu kitabı belki de bu kadar beğenmemin sebeplerinden biri sadece yazıldığı dönemin değil, bugünün gerçekleri ile de örtüşmesi. 



                                                    Robert:…gerek aile, gerekse tüm uygarlık içinde kadının göre bence geleneği sürdürmektir, geleneği sürdürmek olmalıdır. Ve ancak kadın, bu görevinin bilincine iyice vardıktan sonradır ki erkeğin düşüncesi serbest kalarak ilerleyebilir.*

Kitabın son bölümünde ise sözü Eveline ve Robert’ın ergenlik çağındaki, asi, özgürlüğüne düşkün kızları Genevieve, olanları kendi bakış açısıyla anlatmaya başlıyor. Annesinin her zaman desteğini arkasına alan, babasının pek hoşlanmamasına rağmen okumaya kararlı olan Genevieve’in konulara bakış açısı, o dönemin yargıları ve ahlak anlayışı için oldukça radikaldir. Bu Gide’nin okuduğunuz ilk kitabı değilse ya da kitabı okumadan kendisini biraz araştırma fırsatınız olursa Genevieve’nin, Gide’nin kitaptaki birebir yansıması olduğunu söylemenin yanlış olmadığını fark edeceksiniz. Özellikle Genevieve’nin savunduğu cinsel özgürlük anlayışı ve sonuna kadar eleştirdiği ikiyüzlü ahlak anlayışında bunu görmek mümkün.

İçtenlik aşkı, varlığımızı hileli birçok yanlılığa sürükler; çünkü kendimizi içgüdülere bırakmaya görelim, hiçbir kurala uymak istemeyen ruhun ister istemez tutarsız ve bölünmüş olduğunu anlarız. Görev duygusu o olmayınca ruhun kendi bilincine varamayacağı, dolayısıyla kurtulamayacağı birliği ister bizden ve elde eder. Bundan sonra ruh kendini her gün, her an eşit ve aynı bulmuş, bulmamış, önemi yoktur; belki dalgalanır; ama belli bir eksen çevresinde dalgalanır; görev duygusu toparlar onu.*


“Andre Gide: Yaşamı boyunca toplumsal ve bireysel ahlakın en önemli ölçütünün, bireyin içtenliği ve kendisini tanıması olduğunu savundu. Edebi, siyasal ve toplumsal sorunlara karşı hoşgörülü bir tutum benimsedi. Genel ahlak anlayışının karşısında bireysel özgürlüklerin savunucusu oldu. Ama aynı zamanda 19'uncu Yüzyıl Fransız edebiyatının en önemli hümanist ve ahlakçı yazarı olarak tanındı. Düşüncelerindeki bütünlük ve soyluluk, üslubundaki arılık ve uyumla Fransız edebiyatının saygın isimleri arasında yer aldı. 19 Şubat 1951 yılında ölen Gide’nin kitaplarını Katolik kilisesi 1952 yılında yasak kitaplar listesine koymuştur.” Kaynak: Wikipedia

* işaretli bölümler kitaptan alınmıştır.

Keyifli okumalar,


.

12.04.2013

Siyasal Gelişmeler Kıskacında İran Sineması 2. Bölüm


Genel olarak baktığımızda İran sineması ülkeyi yönetenlerin beğenileri, din adamlarının baskısı ve dünya siyasi tarihindeki gelişmeler üçgeninde gelişmiş, sekteye uğramış ve bugünkü konumuna gelmiştir. İran’ın o dönemdeki modernleşme hareketinde en önemli aktörlerinden biri olarak karşımıza çıkan sinema uzun yıllar ülkeyi sömürenler ve işgal edenlerin direkt karıştığı bir mecra olmuş, bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Günümüzde de etkin bir propaganda aracı olarak kullanılan sinema, özellikle dünyanın son şeklini almaya başladığı yıllarda bir toplumun kültürünü değiştirmede, savaş yoluyla dahi kazanılamayacak başarı sinema sayesinde kazanılmıştır. İran sineması da ülkeyi modernleşme adı altında bu propagandadan nasibini almış, bununla da kalmamış Devrim’e kadar ülkeyi yönetenlerin Batı hayranlığı sayesinde İran sineması gerçek anlamda varlığını ancak Devrim’den sonra ortaya koyabilmiştir. “İran siyasal tarihine baktığımızda 18. yüzyılda başlayan modernleşme projesi adı altında ülkeye hem kültürel hem de politik anlamda en büyük zarar, monarşi tarafından verilmiştir.”(Batur,2007,s.51) Sineması da bu anlamda tarih boyunca hem siyasilerin yönlendirmeleri hem de dünya siyasi tarihindeki olayların etkisi ile şekillenmiştir.
II. Dünya Savaşının başlaması İran’da film endüstrisini birçok açıdan etkilemiştir. 1937- 1948 yılları arasında sinema üretimi neredeyse tamamen durdu. İran sinemasının uzun bir kış uykusuna yatmasının elbette çeşitli nedenleri vardı. Ama en belirgin olarak karşımıza çıkan II. Dünya Savaşı döneminde ülkeyi istila eden müttefik devletlerin sinema endüstrisini de ele geçirmesidir. Pevlevi Hanedanının ilk şahı olan Rıza Şah modernleşmeden ve teknolojiden oldukça etkilenen biri olmasına rağmen sinemanın önemini hiçbir zaman tam olarak anlamamış biriydi. Rıza Şah’ın İran sineması için yaptığı tek belki de en önemli şeyin adını Tammadon (Medeniyet) koydurduğu ve Tahran’da fakir insanların yaşadığı bölgeye yaptırdığı açık hava sineması olmuştur. ( Shahin Parhami)
Nitekim sonraki yıllarda izlediği politika sinemadan fazla anlamadığının ya da Batı hayranlığının İran sinemasını ne durumda bıraktığının açıkça gösteriyor. Ülkede modernleşmenin babası olarak kabul edilen Rıza Şah’ın II. Dünya savaşı sırasında tarafsız olduğunu söylemişti. Ancak Sovyetler Birliği ve İngiltere’nin ülkenin yönetimine karışmasından memnun olmadığı için 1933 yılı itibariyle Almanya ile de yakın ilişkiler içine girmişti. Bu dönemde Rıza Şah’ın Hitler’e duyduğu sempati Almanların işine yaramış ve ülkeye Alman filmlerinin girmesine sebep olmuştur. Bu durum II. Dünya Savaşı’nda tarafsız olduğunu söylese de Almanya ile olan bu yakın ilişkiler İran’ı bir anlamda savaşa sokmuş oldu. ( Batur, 2007, s.51)
Kaynakça
BATUR, Sabire (2007) Siyasal İslam Sineması Örneğinde İran Sineması, Doktora Tezi, İzmir
DABAŞİ, Hamid, İran Sineması, Agora Kitaplığı, 2004
GÖKÇE, Övgü, İran Sinema Tarihi, http://www.mafm.boun.edu.tr/files/312_iran_sinemasi.pdf
GÜLER, Hasan (2006) Humeyni Sonrası İran Sinemasında Kadın, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul
POUR, Makrokh Shirin, (2005) Tarihsel Gelişimi İçerisinde İran Sinemasını Etkileyen Faktörler, Yüksek Lisans Tezi.
SHAHIN Parhami, “İranian Cinema: Before The Revolution” http://www.horschamp.qc.ca/new_offscreen/preiran.html


10.04.2013

Hayat Tam da Böyle Değil mi?



…Sonra bir baktık dünyaya düşmüşüz. Kimimiz hayallerden, özlemlerden, umutlardan, kimimiz ise büyük aşklardan, tutkulardan, yalanlardan... Düştük bir kere, yaşıyoruz hepimiz harala gürele. Kimimiz tam savaşın ortasında, savaşın sınırında, namlunun gözyaşlarına teğet geçtiği noktalarda, kimimiz adı barış konmuş ama kalbi huzura kavuşamamış yalnızlığımızda.

Yaşıyoruz işte! Her bedenin binbir farklı gölgesinin düştüğü sularda. Gölgemize yabancı olduğumuz saatlerin kararsızlığında. Yeri geliyor bir kitapta satır aralarına saklanmak istiyoruz, yeri geliyor bir konserde geçmişe dönüp bugünümüze ağlıyor, gülüyoruz. Kırıp, kalplerin içine bakıyoruz inanmak için dostluğuna, insanlığına, aşkına… Yeri geliyor kırılmış kalpleri topluyor, sevgiden harç yapıp kocaman bir kale inşa ediyoruz.

Hayatın alev alev yanan karanlıklarını unutmak, hayal denen bir dünyada gerçeği bulmak için okuyoruz, gördüğümüz her yeni köşede iyi ki düşmüşüz bu dünya denen yere demek için geziyoruz, âşık olup hayatın mayasını bozuyoruz, bir tabloda gördüğümüz kadının özgürlüğüne bulanmak istiyoruz, namlunun ucunda barış denen kelimenin cennette bir meyve olduğuna inanmaya başlayan hayatları seyrediyoruz. 

Yani senin anlayacağın öyle ya da böyle her şeye rağmen yaşıyoruz. 
Barışı hayal edip kurşun dolu sözler sarf ediyoruz.
Gökyüzünün mavisine aşık oluyoruz, denizin mavisini kirletiyoruz.
Özgürlüğümüz için kavga ediyoruz, bir kuşu kafese kapatmaktan vazgeçmiyoruz.
Sevilmek istiyoruz, sevmekten çekiniyoruz.
Sözde insanların sözde insanlığına kanıyoruz.
Hepimiz hayal kırıklığına uğramak için, değil mi ki birilerine, bir şeylere inanıyoruz.
Ama hepimiz çok iyi biliyoruz ki hayat tam da böyle…
Değil mi?

09.04.13


9.04.2013

İran Sineması ve Doğuşu 1. Bölüm


Popüler kültürün bir parçası olması ve sanatsal yönü dışında, sinema, bugün toplumsal belleğin oluşmasında, sonraki nesillere aktarılmasında en etkin ve en önemli görevlerden birini üstleniyor. Nitekim sinemayı tarihe tanıklık eden ve bunu kitlelerin hafızasına kazıyan bir mecra olarak ele aldığımızda, onu, bir ülkenin kültürel, siyasal değişiminden, sosyokültürel şartlarından bağımsız düşünmek doğru bir yaklaşım olmaz. Özellikle de İran Sineması gibi her türlü baskıya, devrime, savaşlara rağmen mücadelesini sürdürüp, kendine özgü bir sinema yaratarak zafer kazanmış, bununla kalmayıp sinemasını tüm dünyaya kabul ettirmiş, dünyaya sinema ihraç etmeyi başarabilmiş bir ülkenin geçirdiği değişimlerin sinemaya yansıması bu noktada çok daha fazla önem kazanıyor. Hatta bu varolma mücadelesinden artan kalan kadınların, çocukların, ailelerin hikâyeleri İran Sinemasını bugünkü konumuna taşıyan en önemli sebeplerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Hollywood sinemasının bugün tüm dünyadaki hâkimiyetine ve filmler için ayırdıkları astronomik bütçelere rağmen, bugün kendine yadsınamayacak bir takipçi ve izleyici kitlesi oluşturma başarısı göstermiş az sayıdaki sinemalardan biri olarak İran sineması bunu, Neslihan Acu’nun ifadesiyle “Bütçesi küçük ama insanlığı büyük, samimi, dürüst filmler” yapabilmesine borçlu. Yıllardır sayısız film festivalinden ödülle dönen İran filmlerinin, gerçek ya da gerçek olmasa da her an birimizin başına gelebileceğini bildiğimiz hikâyeleri,  hayatın içinden yalın ve gerçekçi anlatımı, sinemanın genel olarak eğlendirici kimliğinden sıyrılıp insanı sorgulamaya, düşünmeye sevk eden hatta vicdan geliştirmesine, empati kurmasına yardımcı olan duruşu bugün bulunduğu noktada olmasının sebepleri olarak karşımızda duruyor. Bu bağlamda “İran sinemasının, siyasal düzeyde Batı ülkeleriyle yaşanan krizlere, Hollywood sinemasına karşı eleştirel duruşuna, ekonomik ve toplumsal açıdan sahip olduğu kısıtlı imkânlara rağmen kazandığı başarılar, alternatif sinema açısından çok önemli bir olgudur.” (Çağlayan’ın çalışması, (Yazgıç, 2005’den alıntı)) 

İran filmlerinin birçok festivalde kazandığı başarıyı ülke içinde takdir edenler olduğu kadar, festivalde ödül kazanan filmlere itibar etmeyenler de var. Festivale katılan filmler halkın ilgisini çekmediği gibi filmlerin “Farsi film” ve “Batıcı, avangard, festivallik” filmler şeklinde ayrılmalarına da sebep olmuştur. (Aktaş, 2005, s.164)

“Yani, Yeni İran Sineması kendi ülkesinde misafir pozisyonunda kalmaktadır. Bununla birlikte festival jürilerinin beğenisi esas alındığından, ülke aleyhine film çekildiği,  İran’ın kırsal ve varoş kesiminin fakir yaşamları anlatılarak ülkenin imajının zedelendiği, önceki yönetmenler taklit edilerek İran sinemasının kendini tekrar etmesine sebep olunduğu gibi eleştiriler de sıklıkla dile getirilmektedir. Bu noktada, Batı'nın beğendiği ve ödüllendirdiği tarzda öyküler üretmek adına "kendi kendilerine oryantalizm" tuzağına düşme tehlikesi baş göstermektedir.” (Çağlayan’ın çalışması,(Kırel, 2007, s.400’den alıntı))

İranlı yönetmen Daryuş Mehrcuyi ise bu yöndeki eleştirilere karşı, festivallere özel film yapmanın yanlış olmadığını, sanatsal filmlerin ancak festivallerde yer bulabildiğini, festivallerin sanatsal sinemayı kapitalist sistemden koruduğunu hatta dünyada hiçbir ülkenin İran’daki kadar sanatsal film yapılmadığını, İran sinemasının dünyadaki başarısını da buna borçlu olduğunu iddia ediyor. (Özden,2006)

İran’da belli bir kitle tarafından farklı sebeplerle eleştirilmesine, dünyadaki sinemaseverler tarafından fazla dramatik ve mesaj kaygılı bulunmasına, Hollywood sinemasında alışkın olduğumuz görsel efektlerden, farklı çekim açılarından, deformasyonlardan yoksun olmasına, ülkedeki siyasi ve sosyal değişime direnmesi ve rejim değişiminden büyük darbe almasına rağmen gösterdiği gelişim ve mevcut konumu ile İran sineması takdiri fazlasıyla hak ediyor.

Bu noktada İran sinemasının önemini anlamak ve ona gereken değeri vermek için İran’ın sinema ile ne zaman tanıştığına, dini otoriteler tarafından karşılaştığı sert tepkiler döneminden, geçtiğimiz ay 31. Fecir Film Festivalinin kapanışında konuşan İran İslami Kültür ve İrşad Bakanı’nın “İslam İnkilabı Rehberi Humeyni’nin de buyurduğu gibi sinema ülkenin ilerlemesi yolunda bir anahtardır.” noktasına nasıl geldiğine bakmakta fayda var. (Fars Haber Ajansı, 2013)

Devamını  http://www.filmloverss.com/iran-sinemasi-ve-dogusu/ dan okuyabilirsiniz.

Kaynakça
AKTAŞ, Cihan (2005) Şark’ın Şiiri: İran Sineması, Kapı yayınları 
BATUR, Sabire ( 2007) Siyasal İslam Sinema Örneğinde İran Sineması, Doktora Tezi, İzmir
BERBER, Fatma (2011) Devrim Sonrası İran’da Sinema Endüstrisi, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul
ÇAĞLAYAN, Ayşe( 2011) Gerçekçilik Bağlamında İran Sinemasında Dil ve Estetik, Yüksel Lisans Tezi, Ankara
FARS HABER AJANSI, (2013) İran Sineması Dünyanın Üstün 10 Ülkesinden Biri, http://turkish.farsnews.com/newstext.aspx?nn=9107144748 
GÖKÇE, Övgü, İran Sinema Tarihi, http://www.mafm.boun.edu.tr/files/312_iran_sinemasi.pdf
KANAT, Fatin (2006) İran Sinemasında Kadın: Kadın Temsili ve Kadın Yönetmenler, Yüksek Lisans Tezi, Ankara
ÖZDEN, Tuba (2006)  İran Sinemayla Nefes Alıyor http://www.aksiyon.com.tr/aksiyon/haber-12720-12-iran-sinemayla-nefes-aliyor.html
POUR, Makrokh Shirin (2005) Tarihsel Gelişimi İçerisinde İran Sinemasını Etkileyen Faktörler, Yüksek Lisans Tezi.