27.10.2013

Ruhi Mücerret

"Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Çünkü hiçbir şey görüntüden ibaret değildir. Bu kadim kaide, benim hikayemde de geçerli, yalan insanı aptallaştırır, hakikat ise delirtir."

Kitap tanıtımlarımım olmazsa olmazı, ‘kitapla nasıl karşılaştık ve tanıştık’ kısmı ile başlayacağım elbette yine.

 “Bugün ölebileceğinizi düşündünüz mü biricik okur? Hatta şu anda, şimdi, şuracıkta ruhunuzu teslim edebileceğinizi? Ben düşündüm.”*

Ruhi Mücerret ile tanışmamız hiç zor olmadı. Kendisi ile karşılaşmamız kitapçıda her zamanki yerinde, “En Çok Satanlar” köşesinde sürekli buluşmak gibiydi.  Benim gibi haftada iki üç kez kitap, dergi almak için kitapçılara uğrayan ya da kitapçılara uğramak için bahane yaratan biri için bu karşılaşma bol tekrarlı oldu. Tanışma safhasına geçmekte biraz zorlandık. Bu benden kaynaklanıyor. Uzun süre pas vermedim kitaba. Birçok nedenim vardı bunun için. Önce her gittiğimde aynı yerde “En Çok Satanlar” köşesinde oturması beni rahatsız etti.  Ben “En Çok Satanlar” köşesine oturtulan kitaplara karşı biraz mesafeliyimdir. Belki bir pazarlama iletişimcisi olmamdan, bilemiyorum ama, bana bu köşe, hep satılmayan bir kitap daha çok satsın diye uygulanan bir pazarlama kampanyası gibi gelir. Bir ikinci neden, Türkiye’de gerçekten iyi okur olan çok az bir kitle var. Bu yüzden de bir kitap o kadar çok sattıysa düşündürecek,  edebi bir kitap değil de biraz “lay lay lom”  olduğuna inanıyorum. Bu yargılarımda beni haklı çıkaran kitaplar olduğu gibi, haksız çıkaranlar da var elbette. D&R’da en çok satanlar köşesinde aylardır -belki seneyi bulmuştur- Sabahattin Ali’nin Kürt Mantolu Madonna’sının, bir süredir de Yaşar Kemal’in Tek Kanatlı Bir Kuş kitabının olması haksız çıkaran kitaplardan.

Neyse,  sonunda ben, birçok kişinin kitaptan bahsetmesine, sosyal medyada paylaşılan kitapta geçen cümlelere ve çok beğendiğim benzetmelere kayıtsız kalamadım. Kitabı aldım. Çok renkli kitap kapaklarını sevmememe rağmen aldım. Amanın!

İlk sayfa “Coca-Cola treni, Pepsi gemisine tosluyor!” diye başlıyor. Şaşırdım. Reklam kokan hareketler mi bunlar diye iyice meraklandım.  Bu arada kitabı almadan önce kitabın konusunun ne olduğu ile ilgili bir araştırma yapmamıştım. (Bu kitaba özel değil, genelde de yapmam zaten.) Sonra kitabın ilk cümleleri;

“Hayat nasıl gidiyor?”
“Yaşayan birine sor.”
“Dün görüşemedik, nerelerdeydiniz?”
“30 sene evvel bana ‘3 ay ömrünüz kaldı’ diyen doktorun cenaze merasimindeydim.”
“Toprağı bol olsun.”

Evet bu giriş beni yakaladı. Tebessüm ettim. Bir yandan da “30 sene evvel bana ‘3 ay ömrünüz kaldı’ diyen doktorun cenaze merasimindeydim” cümlesi altındaki  “Ölüme acaba hangimiz daha yakınız?” gerçeği ile irkildim. Kitap boyunca birçok cümlenin alt metnini çözmeye, okumaya çalışırken buldum kendimi. Bir de gülerken…

Sonra “Azrail’in Penaltıları” başlıklı ikinci bölüme geçince, artık kitap içinde kaybolmaya hazırdım.

“100 yaş bunalımı nedir bilir misiniz? Ergenlik sorunlarına benzemez. Hoplayıp zıplayarak yatıştırılamaz. 30 yaş depresyonundan tamamıyla farklıdır. Muğlak bir iltifatla “Kilo mu verdin?” dağılmaz. Orta yaş kriziyle karıştırılmamalıdır. ‘İkinci bahar’ tesellilerinden yoksundur. Zaman daima aleyhimize işler. Fakat benim yaşımdaysanız, her nefes bir muharebe tadı verir. Gençlerin tabiriyle ‘uzatmaları oynuyorum’: Azrail’in penaltılarından kaçını daha kurtarabilirim? Yine de, geleceği değiştirmeye çalışmam. Onun şimdiki halini seviyorum.”

Kitabın neyi anlattığı kısmına gelirsek;

Ruhi Mücerret, İstiklal Savaşı Gazisidir. Kitapta kendini tanıttığı şekli ile;

“Bendeniz, Ruhi Mücerret. Yaşayan son İstiklal Harbi gazisiyim. Tarih-in dikiz aynasındaki canlı tek siluet. Tam 100 yaşındayım. Yani, elinizdeki kitap bitmeden kozalak mahallesine taşınmış olacağım. Ve mezar taşıma “Sizi ayakta karşılayamadığım için özür dilerim” yazdıracağım.

Ve 100 yaşında bu adam 1985 yılından beri Türkiye’nin bin bir köşesindeki kurtuluş günü törenlerine katılıyor. O kadar ki, üstünden çıkarmadığı üniformaları yüzünden “İstiklal harbi benim için devam ediyor.” diyor, hatta rüyalarında bile düşmanla savaştığını söylüyor. 

Ruhi Mücerret adı gibi ilginç bir karakter. Ölümle bir anlamda dalga geçiyor. Son nefesinde Kelime-i Şahadet getirmek isteyen, Azrail’in peşinde olduğunu bilen ve ona teslim olmaktan korkmayan hatta bunu eğlenerek anlatan bir adam. Bir de arkadaşı Avni Vav var ki, o da fazlasıyla şahsına münsahır bir kişilik.

“Yıllar bana plakasını almadığım bir Ferrari gibi çarpıp vınladı…” *

Kitapta hareketli sahneler Ruhi Mücerret’in ölmek üzere olan yakın arkadaşı Zülfikar Zarifoğlu’nun kendisinden “Masum Cici” adında bir adamı öldürmesini istemesiyle başlıyor.  Hareketli sahneler diyorum çünkü kitabın ana karakteri 100 yaşında olmasına rağmen aksiyonu oldukça fazla. Kitapta olaylar Avni Vav’ın, sonra Ruhi Mücerret’in, sonra da, kitabın bir yerine kadar tesadüfen tanıştıklarını düşündüğümüz genç öğretmen Civan Kazanova’nın anlatımıyla karşımıza çıkıyor. Aynı olayları önce Ruhi Mücerret sonra Civan Kazanova’nın anlatımıyla okurken, birinin anlattığında eksik kalan yerleri bir diğerinin doldurması ya da birinin bıraktığı soru işaretlerini diğerinin gidermesi benim açımdan kitabı keyifli kılan unsurlardan biriyken, Ruhi Mücerret’in konuşmalarında bol bol marka isimleri geçmesi ise beni rahatsız eden tek unsurdu.  Ne yalan söyleyeyim, kitabın Civan Kazanova’nın anlatmaya başladığı kısmına gelene kadar konuşmalarda sürekli geçen marka isimlerinin kitabın konusunun neredeyse temelini oluşturabileceğini ve haklı bir nedeni olduğunu düşünememiştim.

“Umut gerçeklerle; umutsuzluk ise hayatla bağını gevşetiyor insanın.”*

Meğerse “Masum Cici” insanların beynini matkapla delip, taktığı küçük bir çiple, kendi iradeleri dışında konuşmalarında marka isimlerini geçirmelerini sağlayan bir adammış! Şaşırdınız değil mi? İstiklal Gazisi, 100 yaşında, kendisinden 70 yaş küçük birine aşık olan, ölmeye niyetli ama bir türlü Azrail ile buluşamamaktan şikayetçi birinden, konu birden günümüzün tartışılası konusu reklama geliyor. Bir roman değil de, sanki 2030’larda geçen bilim kurgu filmi izliyor gibi oluyorsunuz.  

Kitabı daha fazla anlatmak istemiyorum. Çünkü o zaman kitabı okudukça benim verdiğim “Yahu kitap nereden nereye geldi?” tepkisini veremeyeceksiniz. Bu da kitabın büyüsünü, eğlencesini azaltacak.

Ruhi Mücerret’in kitap boyunca “ölünce mezar taşıma yazdırmayı planlıyorum” şeklinde ifade ettiği cümleler neredeyse en güldüğüm cümlelerdi. Bunları paylaşmadan edemeyeceğim:
  •          Mezar taşıma “2005’te öldüm. Bu durumda kaç yıldır sigara içmiyorum?” yazdıracağım.
  •          Mezar taşıma yaldızlı harflerle ‘Nutella’nın tadı hala damağımda’ yazdıracağım!
  •          Mezar taşıma belki şöyle yazdırmalıyım: “Benim için de dua et Barbie.”
  •          Mezar taşıma “Barbaros Hayrettin Paşa’nın ne hissettiğini şimdi daha iyi anlıyorum” yazdırmak belki en iyisi.
  •          Nazlı Hilal’le tokalaşırken, mezar taşıma ne yazdıracağımı buldum: “Yaşamak ölülerin de hakkı.”

Kitabın en keyif aldığım bölümü ise Ruhi Mücerret’in anlattığı “Ölmeden cennete gitmek ister misin? Başlıklı bölümü olduğunu söylemeden de edemeyeceğim. O bölümden kısa bir parça;

“Velhasıl dünyada bir cennet inşa edersen, ölümle cennete yatay geçiş yaparsın. Asıl hayat cennettedir. Demek ki dünyada mümkün olduğunca yaşatmaya bakmak gerek. Fidan dik, kuş besle, evlat büyüt, umut ve sevinç aşıla… İnsanlar senin yanındayken kendilerini cennette gibi kınanmayan, yadırganmayan, dışlanmayan aksine ödüllendirilen, yüceltilen, hoşnut edilen, ikramda bulunulan konumda, özgür hissederlerse sen, bulunduğun yeri cennete benzetmişsin demektir. Cennetin inşaatında bir mühendis, bir mimar, bir usta, kalfa ya da işçi olarak çalışıyorsun demektir."

Özetle kitap bugüne kadar okuduklarımdan hayli farklı ve ilginç konusu, eğlenceli karakterleri, çok keyif aldığım diyalogları, tasvirleri ve teşbihleriyle beni hem edebi açıdan hem de eğlence açısından fazlasıyla tatmin etti. Ruhi Mücerret Murat Menteş’in okuduğum ilk kitabı. Açıkçası bu kitap Menteş'in önceki iki kitabı olan Dublörün Dilemması ve Korkma Ben Varım isimli kitaplarını merak etmeme sebep oldu. Onları da okumak istediğim yüzlerce kitap listeme şimdiden ekledim. Ne zaman sıra gelir bilmiyorum ama okuyunca onları da sizlerle paylaşacağım.

Ve son olarak yine kitaptan güzel bir bölümle bitirelim.

“Dünya böyledir. Sinsiler zorbaları yüceltir, üçkağıtçılar hırsızlara cömert davranır,yalancılar sapıklar için duygusal şarkılar söyler. Buna karşılık çulsuzlar garibanları dolandırır, dindarlar inançlıları lanetler, mazbutlar iffetlileri iğfal eder. Kötülük, kendini ilkesel ve pratik iyilikle ikame eder. İyilik ise sınayıcı ve bedel ödetici bir örüntü içinde kendi ideallerini yakarak yol alır. Şeytan, kutsal kitaplardan alıntı yapmayı sever. Meleklerse daima görmezden gelinir.”*

Keyifli okumalar,

*Kitaptan alıntılar



21.10.2013

Bir Filmekimi daha ne yazık ki bitti


Ve bir Filmekimi daha bitti. Filmekimi son üç yıldır hayatıma farklı bir heyecan katar oldu.Hangi filmler gelecek merakı, eleştirmenlerin “bunları izleyin” dediği filmlerin incelenmesi, sonra izlenmesi gerekenlerin seçimi ve son olarak bilet bulma telaşesi… Telaşe diyorum çünkü en zor kısım bu. Şanslıysanız film seanslarından önce oluşan o upuzun kuyruğa girmek zorunda kalmadan ve bazen saatlerce ayakta beklemeden elinizde biletleriniz filminizi izlemeye gidebiliyorsunuz.

Her Filmekimi sonrası Hollywood filmlerine biraz daha mesafeli durur hale geliyorum. Elbette Hollywood’da da iyi filmler var ama Filmekimi’nde ya da İstanbul Film Festivali’nde izlediğim ve çok beğendiğim filmlerin 'vizyondakiler' diye sürekli reklamı yapılan, büyük salonlarda gösterilen filmler arasında kendilerine yer bulamaması nedense beni fazlasıyla üzüyor. Neyse gelelim bu sene izlediklerime ...


Blue is The Warmest Color - Mavi En Sıcak Renktir

Mavi En Sıcak Renktir, Filmekimi’nin merakla beklenen filmlerinin başında geliyordu. Biletleri en kısa sürede tükenen filmlerden biriydi ki, ek seans koydular ve ben de o ek seansta kendine bilet bulabilenlerdenim. İzleyicilerin filmi bu kadar sabırsızlıkla beklemesinin sebebi  Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye dönmüş olması mı yoksa iki lezbiyenin hayatını anlatmasının yanı sıra uzun süre herkes tarafından konuşulan sevişme sahneleri mi bilemiyorum. Abdellatif Kechiche’in yönetmenliğini yaptığı filmin ses getirdiği çok açık. Kendi adıma konusunu da çok beğendiğimi söyleyebilirim. Eşcinsellerin dışlandığı bir dünyada birbirini her açıdan tamamlayan iki kadın Adele ve Emma’nın aşkını, farklı aile yapılarından geldikleri için ailelerinin tavrını, bir anlamda bugün de birçok eşcinselin yaşadığı zorlukları anlatıyor film. Buraya kadar her şey tamam. Ama ben kendi adıma filmdeki yoğun  ve oldukça uzun sevişme sahnelerinin, filmin konusunu ve misyonunu arka planda bıraktığını düşünüyorum. Tabi yönetmenin filmi çekerken ne planladığını bilmiyorum. Belki bir misyon yüklemek istememiştir filme.

İzlenebilir mi? Evet.
İzlemezseniz ne kaybederseniz? Bilmiyorum.
Denk gelirseniz izlemeli misiniz? İzleyin bari.


Metro Manila

Metro Manila Filmekimi’nin beni en çok etkileyen filmlerinden biriydi. İngiltere’nin bu yıl Yabancı Dilde En İyi Film Oscar adayı da olan film bugünü, küçük köylerden, kasabalardan büyük şehirlere göç eden bir ailenin bizim farkında olmadığımız, farkında olduğumuz ya da umursamadığımız dramını anlatıyor. Film belki Urfa’nın bir köyünden İstanbul’a göçen bir aileyi anlatmıyor ama biliyorsunuz ki, burada da benzer hikayeler yaşanıyor.

Sean Ellis’in yönetmenliğini yaptığı film Sundance Film Festivali’nden de Dünya Sineması İzleyici Ödülü ile döndü. Filmde Filipinler'de küçük bir köyde yaşayan ve tarım ile artık geçinemeyen Oscar ve ailesi, büyük şehre Manila’ya göç ediyorlar. Ellerinde bavulları, iki ufak hatta biri kundakta bir çocuk, bir kamyonetin arkasında… Sahip oldukları en büyük şey inançları ve dürüstlükleri... Filmde birkaç kez o meşhur  “In God We Trust” sözünü duyuyorsunuz. Hatta filmde bir yerde Manila’da, şehirdeki bir panoda büyükçe yazılmış halini de görüyorsunuz. Bir adam düşünün, koca bir şehirde dürüst bir şekilde para kazanmak istiyor. Sıfırdan başlayarak. İnsanlara güveniyor. Dolandırılıyor. Ailesi tuttukları sandığı evin kapısının önüne konuluyor. Kızının dişi ağrıyor ama dişçiye götürecek parası olmadığı için bunun altında eziliyor. Çaresizce her işi yapmaya ama tarım ile geçindiği günlerde olduğu gibi dürüst bir şekilde para kazanmaya baş koymuş  bir adam. Ve bir gün, bir güvenlik şirketinde iş buluyor. İş görüşmesinde kendisi ile görüşen yetkili, Oscar’a, işin çok tehlikeli olduğunu, ölebileceğini söyleyip bu işi yapmaya hazır mısın diye sorduğunda “scar’ın verdiği “Evet, çünkü kızımın dişi ağrıyor” cümlesi bile bu filmi izlemek için tek başına bir sebep bence. Bu filmin son yıllarda izlediğim, var olma savaşına, yaşam mücadelesine ve ailenin kutsallığına değinen en iyi film olduğunu söyleyebilirim.

İzlenebilir mi? Kesinlikle evet.
İzlemezseniz ne kaybederseniz? Çok şey
Denk gelirseniz izlemeli misiniz? Denk gelmek ne demek, bir yerden bulup izleyin J


Soshite Chichi Ni Naru - Benim Babam, Benim Oğlum 

Ben isim aklımda tutamam. Hemen hemen her şeyi yazarım. Yani yazmam ve unutmamam gerektiğine inandığım şeyleri... O yüzden izlediğim filmlerin isimleri, yönetmenleri, oyuncuları aklımdan silinir gider. Hani birileri “x yönetmenin yeni filmiymiş, kesin izlemem gerek.” falan diye konuştuğunda, onlara özenirim. Bana filmin konusunu anlatacaksın ki ben izledim mi, izlemedim mi hatırlayayım. İzlediğim filmlerin yönetmenlerini de hatırlamadığım için filmi seçerken yönetmenine değil, sadece konusuna bakarım.  ( Adını asla unutmayacağım filmler de var tabi J) Neyse bunu neden anlattım; çünkü, 'Benim Babam, Benim Oğlum'u izleyip eve geldikten sonra filmin yönetmeni Hirokazu’nun diğer filmlerini izlemek istedim. Hani kimmiş bu yönetmen merakıyla biraz bakındım. Ve karşıma, zamanında izlediğimde inanılmaz etkilendiğim 98 yapımı Yaşamdan Sonra ( Wandafuru Raifu) çıktı. Yani siz bu iki filmi de izleyin. Peki, film neyi anlatıyor?

Kan bağı her şey midir? İşte “Benim Babam, Benim Oğlum” bunu anlatıyor. İki ailenin bebekleri zamanında hastanede karışıyor. Bu durum çocuklar altı yaşına geldiğinde ortaya çıkıyor. Hastane yetkilileri aileleri bilgilendirdikten sonra çocukların asıl ailelerine alışması için görüşmelerini, beraber vakit geçirmelerini öneriyor. Ailelerden en sonunda çocukları değiştirip, değiştirmeyecekleri yönünde bir tercih yapmaları bekleniyor. Yıllarca alıştıkları, kucakladıkları çocuklarını bir başka aileye verip, yerine biyolojik olarak kendi çocukları olan ve diğer ailenin büyüttüğü çocuğu almak… Düşüncesi bile korkunç. Filmin bir yerinde “Bunlar evcil hayvan değil ki nasıl değiştirelim? tepkisine karşılık bir anne “Ben evcil hayvanımı bile değiştiremem.” anlamında bir cümle kuruyor. Film bu temel üzerinde şekillenirken kan bağının önemsizliğini, sevgiyi, bağlılığı ve en önemlisi de farklı ekonomik yaşayışlardaki iki ailede “baba ve çocuk” ilişkisini irdeliyor.

İzlenebilir mi? Evet.
İzlemezseniz ne kaybederseniz? İzleyip siz karar verin. 
Denk gelirseniz izlemeli misiniz? Bence denk getirmeye bakın. Bak gerçekten beğeneceksiniz J

  



Michael Kohlhaas – Adalet İçin 

Bu filmi seçerken aklımda iki şey vardı. Birincisi The Hunt ve A Royal Affair filmleriyle keşfettiğim ve  oyunculuğunu çok beğendiğim Mads Mikkelsen’i bir başka filmde daha izleme isteği, ikincisi ise sinemaya uyarlanmış,  bir edebi esere daha nasıl  yazık edildiğine şahitlik etmekti. Malum Michael Kohlhass 19 yüzyıl Alman edebiyatının önemli isimlerinden Heinrich von Kleist’in 16. yüzyılda yaşanmış bir olaydan esinlenerek kaleme aldığı bir kitap. Ben edebi eserlerin sinemaya uyarlanmasından pek hoşlanmıyorum. Okurken zihninizde canlandırdığınız dünyaya bir gün bir yönetmen çıkıp müdahale ediyor gibi geliyor. Onu da geçtim bir yazarın yazmak için aylarını, yıllarını verdiği bir kitabı bir iki saatlik bir filme sıkıştırmak hem yazara hem de verdiği emeğe haksızlık gibi geliyor. Ama…

Yıllar önce okuduğum bu kitabın sinemaya uyarlanmasını çok beğendim. Sanırım bu, okurken benim de kafamda benzer görüntüler canlandırmış olmamdan kaynaklanıyor. Siz kitabı okuduysanız ve zihninizde bambaşka kareler canlandırdıysanız belki de beğenmeyeceksiniz. Bilemiyorum. Ama konunun işlenişi, sahneler ve oyuncuların performansı muhteşem. Eğer ismini aklımda tutabilirsem Mads Mikkelsen’in filmlerini kaçırmam artık.

Ortaçağ’da geçen filmin konusuna gelince; at tüccarı olan Micheal Kohlhaas bir barona ayakbastı parası olarak atlarını rehin bırakır. Döndüğünde atların sağlık durumu ile ilgili karşılaştığı manzara ve atların yanında bıraktığı uşağının işkence edilmiş durumu Kohlhaas’ı, inançlı, sakin, mutlu bir aile babasından adalet aramak için ölümü göze alan bir isyancıya dönüştürür. Bu uğurda her şeyini, ailesini ve kendi hayatını kaybetmeyi göze alır. İnançlı bir adam olan Kohlhaas, papazın “Kimse kendi davasının yargıcı olamaz. Vazgeç ve affet.” uyarısına rağmen kendisine haksızlık eden baron için “Herkesi affederim ama Baron’u affedersem Tanrı beni affetmesin.” yeminiyle, adalet ve ölüm yolculuğuna başlayacak.

İzlenebilir mi? Evet.
İzlemezseniz ne kaybederseniz? Hiçbir şey olmasa müthiş güzellikteki atların olduğu sahneleri görmemiş olacaksınız, yani daha ne diyeyim. 
Denk gelirseniz izlemeli misiniz? Düşünme bile, kahveni yap, battaniyeye sarın, mendilini de al yanına otur izle J


Omar – Ömer

Konu Filistin olacak ve ben o filmi izlemeyeceğim, böyle bir şey mümkün mü? Hayır elbette. Sabırsızlıkla bekliyordum filmi. Filmin Cannes Film Festivali’nden bu yıl Jüri Ödülü ile dönmüş olması benim için hiç önemli değildi. Önemli olan Filistin’de çekilmiş olması, insanların yaşadıklarını bir aşk öyküsü temelinde de olsa anlatıyor olmasıydı. Filmi çok beğendim hem de çok…

Yıllardır kanayan ve görünen o ki, asla kabuk bağlamayacak bir yara Filistin. Yıllardır kendi topraklarında işgal altında yaşayan insanların neler yaşadıklarını cenazelerin ve ağıtların yükseldiği bir haberde değil de, sinema perdesinde görmek, anlamaya, hissetmeye çalışmak benim için çok önemliydi. Bu yüzden çok önemsiyordum Omar’ı… Ben aradığımı buldum. Filmi burada uzun uzun anlatmayacağım. Dostluğun, insanlığın, ihanetin, zulmün, aşkın, vazgeçişin, güvenin, sadakatin özetle her şeyin olduğu bir film. Üç çocukluk arkadaşının İsrail’e karşı verdikleri savaştan daha fazlasını birbirlerine karşı veriyor olmalarını çok güzel anlatıyor Omar…

İzlenebilir mi? Kesinlikle evet.
İzlemezseniz ne kaybederseniz? Ne kaybedersiniz bilmiyorum ama Filistin’i, Filistin insanını belki biraz daha anlarsınız.
Denk gelirseniz izlemeli misiniz? Denk gelmesini beklemeyin, filmi bulup izlemekte tereddüt etmeyin


Bu filmlere ek olarak Sefer Tası ve Son Durak filmlerini de izledim. Onları genel olarak geçeceğim, neden, çünkü yazı uzun oldu ve ben yoruldum. Yalan söyleyecek halim yok. Yani aklınızda bu filmleri yazmaya değer bulmadım gibi bir düşünce oluşmasın. Konularından bahsetmeyeceğim ama Sefer Tası'ının festivalde benim izlediklerim arasında güldüğüm tek film olduğunu söylemeliyim. Hayır, salondaki birçok kişi gibi sürekli kahkaha atmadım ama güldüm. 

İzlenebilir mi? Evet.
İzlemezseniz ne kaybederseniz? Gülebileceğiniz, keyifli bir filmi kaçırmış olursunuz. O kadar.
Denk gelirseniz izlemeli misiniz? İzleyin tabi, bence pişman olmazsınız.


Son Durak mı? Şu kadarını söylemeliyim, festivalde beni hüngür hüngür ağlatan tek filmdi. Şimdi diyeceksiniz ki, "Ne yani, senin ağlaman bir kıstas mı? Neyin göstergesi?" Doğru haklısınız. Belki Gezi olaylarında ölen onca genci hatırladığımdan, belki son dönemlerde polis şiddeti yüzünden sinirlerim biraz zayıfladığından filmde bolca ağladım. Hatta film bittiğinde yanımda oturan kadın ile göz göze geldik ve bana "Rahat ağla, ben de eve gidince ağlayacağım." dedi. Filmle ilgili belirtmem gereken en önemli şey ise, filmin gerçek bir hikayeden uyarlanmış olması.

İzlenebilir mi? Kesinlikle evet.
İzlemezseniz ne kaybederseniz? Offff, offff....
Denk gelirseniz izlemeli misiniz? Bir of çeksem karşı ki dağlar.... Anladınız siz onu :I

Bu arada yazı biraz geç kaldı, kusura bakmayın :)

Keyifli seyirler,

Sevgiler,


18.10.2013

Yol ayrımında...



"Ve saatlerce yol ayrımında bekledi o kuş, sessizce. Hangi yoldan gideceğini kestiremedi. Bir yol ayrımındaydı artık. Kararını verdi, yürümek ona göre değildi. Kanatlarını hatırladı, çatallı yolları bırakıp uçmaya karar verdi. İnsanoğluna o gün acımaya başladı."



*Üstüne öykü yazabileceğim bir fotoğraf çektiğimde mutlu oluyorum demiş miydim? :)




17.10.2013

Baba ve kızı



17 Ekim anısına,
Her zaman hep özlenecek ve çok sevilecek olana...
Babama...




6.10.2013

Gracias a la Vida - Teşekkürler Hayat

Çok severim bu şarkıyı, 
hayata böylesi güzel teşekkür ettiği için,
teşekkür edecek ne kadar çok şey olduğunu böylesi güzel hatırlattığı için...

Teşekkürler Hayat

Bana çok şey vermiş hayata teşekkürler
İki göz vermiş ki onları açtığımda
Mükemmel ayırıyorum beyazı ve siyahı
Derinlikli gökyüzünün yıldızlı arkasını
Ve kalabalığın içinde sevdiğim adamı

Bana cömert olan hayata teşekkürler
Bir kulak verdi ki bütün genişliğiyle
Gece gündüz ağustos böceği ve kanaryalar
Çekiç, motor sesleri ve havlamalar, fırtınalar
Ve sevdiğimin narin sesini yakalar

Hayatın cömertliğine teşekkürler
Bana yorgun ayaklarımla yürümeyi verdi
Onlarla göletler ve şehirler geçtim
Plajlar, çöller, dağlar ve düzlükler
Ve senin evini, caddeni, bahçeni gezdim

Cömertliğine teşekkürler hayatın
Bana senin için çarpan yüreği verdi
Baktığımda görüyorum meyvesini insan aklının
İyiyle kötünün aşılmaz uzaklığını
Ve aydınlık gözlerinin arkasını

Bana çok şey veren hayata teşekkürler
Gülmeyi verdi ve gözyaşlarını
Böyle ayırıyorum yıkılmakla mutluluğun farkını
O iki şey ki ortaya çıkarıyor şarkımı
O şarkı ki sizin şarkınızla aynı
Ki her şeyden çok benim olan o şarkı