11.11.2015

İyilik Peşinde Koşuyorum



Herkese merhaba,

Son 3 senedir koşuyorum. Büyük bir tutkuyla. Ama bu sefer başka. 15 Kasım Pazar günü hayatımın en anlamlı koşusunu yapacağım. Avrasya Maratonunda  42 kilometreyi  “Benim Adım Türkiye” projesi kapsamında Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı için bağış toplamak üzere koşacağım.

Benim Adım Türkiye Projesi, 6-14 yaş aralığında ilköğretim çağındaki 17.000 çocuğumuza, 2 yıl süre ile eğitim desteğini sağlamaya yöneliktir. Onların bu amacına hayal ortağı olmak ve bu ülkenin çocukları için koşmak finish çizgisine ulaşmak için en büyük motivasyonum olacak.

Şimdi sizin desteğinizle bu çabamı güzel bir sona bağlamak istiyorum. Eminim birçoğunuz ihtiyacı olan birçok kişiye, birçok STK’ya destek oluyorsunuz ama ben ufak bir vesile olup bu sefer desteğinizi  “çocukların eğitimi” için istiyorum. Bir çocuğun eğitimi, geleceği için küçük bir adım attığımızda dahi, bu adımın, bu ülkenin geleceği için çok büyük adım olduğuna gönülden inanıyorum.

Tam 1 senedir ben çok çalıştım. Tendonlarım iltihaplandı, acılar içinde kıvrandım, ayaklarım hasar aldı, ama ne olursa olsun kışın ayazında, yazın nefes alınamaz sıcağında işe gelmeden önce sabah 05.30’da uyanıp koşmaktan, antrenmanlarımı yapmaktan vazgeçmedim.
Ben iyilik peşinde koşarken beni, bu ülkenin çocuklarını yalnız bırakmayın lütfen. Ve sesimi bağış yapacağını düşündüğünüz başkalarına da duyurursanız nasıl da mutlu olurum.

Bağış yapmak çok kolay. Az çok demeyin lütfen, inanıyorum ki damlaya damlaya göl olacak.

Desteklemek aşağıdaki linkten bağış yapabilirsiniz:
Kampanyamın son durumunu merak ediyorsanız:

Sevgiler,  


4.11.2015

Yarım Kaldık...


Beni rahat bırakın diye mesaj attı. Aramadım günlerce. Birkaç kez ofisten aradım, gitmemişti tüm hafta işe. Bir şeye ihtiyacın olursa haber verirsin olur mu, yazdım çekinerek. Öyleydi, biraz çekinirdik hepimiz ondan, sessizliğe gömüldüğü günlerde. 

Her kış, o sırtından düşürmediği kırmızı yün şalına sarılmış, salonda simsiyah, kocaman koltuğunda, kağıtları, kalemleri arasında büyük yara aldığı, son ve garip aşk savaşı sonrası yaralarını temizliyor olmalıydı şimdi. Yaralarına mürekkep damlamadan tekrar nefes alamazdı. Elinde, vazgeçemediği yaseminli yeşil çayı, kulağında her dinlediğinde salya sümük ağladığı Laura Pausini'nin “Its Not Goodbye”ı çalıyor olmalıydı. Ve sol yanında sehpanın üstünde birikmiş mendiller… Birkaç gün yemek yemeyecek, bolca kahve içecek, uykusuzluktan gözleri yerin milyonlarca kat altına gömülecek, ta ki ülseri azana, ağrıya, acıya dayanamayacak raddeye gelinceye kadar bekleyip beni arayacak diye bekledim.
 
Bu sefer farklıydı. Mesaj attığımın ertesi günü cevap yazdı. “Biraz çimento, biraz da tuğlaya ihtiyacım var.” dedi. Anlamadım. Ekim ayının o alışkın olmadığım ayazında, üstümde tişört ve incecik bir eşofmanla evden fırladım. Evinin kapısı açıktı, içeri daldım. Omzunda kırmızı şalı, bir elinde mala, üstü başı çimento içinde salonda karşımda duruyordu. Küçük bir çocuğun masum ifadesi, kırıldığı zaman üstüne giyindiği sessizliği ile öylece karşımdaydı. Siyah koltuk yoktu. Defterleri, kalemleri de… Salonun orta yerinde üç tarafı örülmüş koca bir duvar ve o tüm sakinliğiyle duvarın ortasında duruyordu. Çimento nerede deyince yanına yaklaşıp "İyi misin, bu ne hal?" dedim. Biraz tedirgin, dakikalarca konuşmasını bekledim.

“Duvar örüyorum. Duvarlar güzeldir. Duvar örüyorum ben. Yüreğimin çevresine en yüksek duvarı öreceğim. Yangın yerine dönmeyeceğim artık. Yeni bir gökyüzü inşa ediyorum kendime bugün. Kimse vuramayacak yüreğimden uçan kuşları, kimse koparıp alamayacak bana ait yıldızları ve kimse yok sayamayacak aşkı… Ve adı aşk olan hiçbir savaşta bundan sonra kaybetmeyeceğim. Aşksız bir dünya ile arama duvar örüyorum. Beni yarım bırakacak her savaştan artık kaçıyorum!”

 
Sustum, ağladım. O günü ne zaman hatırlasam ağlarım.


31.10.2015