23.08.2014

Kalbimi değil ama sol kolumu Ege'de bıraktım


Ayağımın tozuyla tatilden geldim ve hoop yazıyorum.

Hayat tam da böyle ise, o zaman gidilen tatilden, kısaca gördüklerimi, duyduklarımı da anlatmalıyım değil mi? Hem son zamanlarda, hayatın gerçekleri olsa da pek eğlenceli yazılar yazamadım. Gerçi bunun da eğlenceli bir yazı olacağı konusunda yine söz veremiyorum ama bir tatil yazısı ne kadar dram içerebilir ki? ( Bekle ve gör dermişim :p )

Tatil Yeri: Çeşme
Niye Çeşme: Arkadaşım İzmir’de evlenince ben de tatili istemeden de olsa bağladım Çeşmeye...
Niye istemeden: Çok kalabalık be kanka J

Burada size Çeşme’yi uzun uzun anlatacak değilim, şuraları gezin, aman şuraları görün demeyeceğim. Malum onu yapan çok insan var. Google’a “Çeşme’de ne yapılır?” yaz istemediğin kadar öneri.  Ben biraz şu son yıllarda hayatımıza giren “beach club”lardan, oradaki insan hallerinden ve Çeşme’de yapmadıklarımdan bahsedeceğim.

Gün 1.

İlk gün, kaldığım otele en yakın beach club olduğu ve önceki yıllardan da en iyi bildiğim tek beach club olduğu için Aya Yorgi koyundaki Sole Mare’ye gittim. Hani şu magazin sayfalarında  futbolcu ve  oyuncuların bol bol gittiği beach club. Yok, elbette ben meşhur bir yer olduğu için gitmiyorum. Benimki, ilk gün bildiğim yere gidelim mantığıydı. Peki Sole Mare’yi yıllar sonra nasıl buldum? Özetle, gittim, gördüm, daraldım, voleybol oynadım açıldım.

Hikâye şöyle başlıyor. Kapıda içeri girmek için 40 TL bayılıyorsun. Dur bi’ dakika, 40 TL bayılmadan önce çanta araması var. Öyle böyle bir arama değil. AVM’lere girerken böyle bir arama yok. Ayy güvenlik iyi çalışıyor diye düşünenleriniz için, yok be canım, çantanızda bomba değil, yiyecek ve içecek arıyorlar. Çeşme’de beach clublara çantada sokulmak istenen yiyecek ve içecekler bombadan daha tehlikeli kabul ediliyor. Aman ha ona göre!

Dünyanın her yerinde ayırım var, orada olmaz mı? Çanta aramanın boyutu, derinliği tipinize göre değişiyor. Arkadaş bir yüzünüze bakıyor. Aaa bu paralı çantasında su, börek, çörek gezdirmez zaten diye karar verirse, şöyle böyle arıyor, ama ola ki o imajı veremediniz o zaman şöyleeee böyleeeee aranıyorsunuz. Ben mi? Biraz gıcığım ya, çantama el attığı anda “çantamda su falan yok” diye gayet ciddi bir sesle ortamı geriyorum. Evet, geriyorum. Ne hakla benim çantamı arıyorlar ki kanka, orayı bombalamadığıma şükretsinler? J

Neyse güvenliği atlattın, 40 TL ayak bastı parasını verdin, salına salına kendime güzel bir yer bulayım da yerleşeyim dedin. Heee emin ol yerleşirsin! Karşına bi sürü abiler dikiliyor. İlk soru: “Kaç kişisiniz?” Tekim ve önde denize yakın oturmak istiyorum. Cevap mı? Olmaz, önde oturmak için bilmem ne açtırmak zorundasınız diyor abi. Haaaa! Yani özetle öne oturacaksanız, içeride en az 500-600 TL harcayacağınızı garanti edeceksiniz demek istiyor. Peki nereye oturayım? Duvar dibi olur, şurası olur  ( şurası dediği, dünyanın sonu), ya da ileride arkadaşlar yardım etsin.  Devlet dairesine gidince o yardım etsin, yok ona gidin, yok buna gidin diye birbirine atan devlet memurları gibi. Bulduk yardım sever bir arkadaş. Hemen müdahale ettim, duvarın dibine ve şemsiyesiz güneşin altına oturmam, dedim.  Neyse bana acıdı da ikinci sırada yer verdi. Ama nasıl samimi bir ortam, nasıl samimi anlatamam. Sağa dönsem sağdaki 18’lik sevgililerle kucaklaşıyorsun, sola dönsen 50’lik amca ve teyzelerle, kafanı kaldırsan arkadakinin ayağı ağzına girmiş, en iyisi hareket etme! Ben bir darlandım. Beni bilen bilir, kalabalığa hiç gelemem. Daha ilk günden kendi kendime “Kızım sen Çeşme’ye gelmeyecektin, üşenmeden aşağılara Datça, Marmaris taraflarında sakin bir köye gidecektin” demeye başladım. Saat 14.00 olunca benim için tatilin anlamı olan voleybol sahasına kendimi attım. Bak, hakkını yemeyeyim en iyi voleybol sahalarından biri  Sole Mare’de. Seyirciler güneşin altında kalmasın diye 15-20 kişilik gölgelikli ufak bir tribün bile yapmışlar. Zamanında bir tane olan voleybol sahasını, ikiye çıkarmışlar. Ortalık tertemiz, duşlar yenilenmiş, kabinler eskiye göre daha iyi falan filan.

Ortalık cayır cayır yanıyor. Sıcaktan avucunda krep pişirirsin, bildiğin cehennem sıcağı.  Benden daha deli birkaç kişi baktım maça başlamış bile. Geçtim tribüne, başladım izlemeye. Pehh, üç yıl falan olmuş voleybol topuna elimi sürmemişim. Ben de bir tedirginlik, bir çekingenlik. Mahalleye yeni taşınmış, futbol oynayan mahallenin eski çocukları ile kaynaşmak için can atan, ama ulan rezil olur muyuz diye korkan çocuklar gibi kenarda oturuyorum.  Neyse bir saat maç izledim. Arada birkaç iş telefonu cevapladım. O arada bir arkadaş geldi, kasılarak elindeki üzüm tabağıyla tribüne oturdu. Sahadakilerin hataları karşısında bir yorumlar, bir yorumlar yıkılırsın. Sonra yanına gelen başka bir arkadaşla konuşmasından anladım ki, kendisi beach voleybol şampiyonasında Türkiye’yi temsilen ağustos sonunda Azerbaycan’a gidecekmiş. Aradan bir zaman geçti, sahadaki takımlardan biri aynı ukalalıkla “ya iyi bir takım çıksa da oynasak falan” demeye başlayınca, kucağında üzüm tabağıyla oturan arkadaş ayaklandı.  Yanına iki kişi alıp geldi. Ve tam o anda mahallenin yeni çocuğu olarak ben “dördüncü ben olurum” diye bağırdım. Tatanmmm! İyi oynar mısın, diye sordu. Güldüm. Ne diyim yahu, zamanında iyi oynardım desem bi dert ( mevcut durum ne olacak habersizdim), oynarım desem bir dert. Güldüm, sahada yerime geçtim. Özetle maçı aldık. Her sette en az 6-7 sayı servislerimden kazandık. Pardon yani bunu söylemesem olmaz. Servis kullanmadan önce ne zaman edindiğimi bilmediğim garip hareketlerim vardır. Valla artistlik olsun diye değil, öyle konsantre oluyorum. Yine o servislerden birinde o bizim beach volleyci arkadaş “Ya geçenlerde Neslihan’a da söyledim, niye elinizi falan üflüyorsunuz, sen de aynısın bak” dedi. Neslihan? Ben bir şok tabi, yani milli bir oyuncuyla ufaktan da olsa benzetilmek, ee iyi geldi tabi. O kadar iyi geldi ki o servisi atamadım J Neyse ilk günü tam dört saat güneşin altında ara vermeden voleybol oynayarak geçirdim.  Daha ikinci sette pert olan 25’lik arkadaşlara biraz da “ohoo siz bitmişsiniz bu yaşta hemen bu yorulmalar falan olmaz ki” dersi verip, oynadığım üç maçta da kazanan tarafta olmanın haklı gururuyla denizdi, kitaptı derken günü bitirdim.

Gün 2

Bir daha gider miyim Sole Mare’ye, yok artık! En iyi deniz nerede? Çiftlikköy, Altınkum tarafları dediler. Ee peki, orada ne var? Fun beach, Fly Inn. Hmm! Fun beach’i denemeye karar verdim. Ayakbastı parası 35 TL, çanta aramadılar. Kapıda ciddi bir yoğunluk vardı ondan mı bilemiyorum tabi. Sole Mare’nin aksine burada kumsaldasınız. Yani kum ile kanka oluyorsunuz. Yok kum sevmem diyorsanız, biraz gerilerde çimlerin üstünde de oturmak için yer yapmışlar. Kumsal ve deniz gerçekten süper. Alabildiğine uzun, güzel bir kumsal. Burada öndeki localar hariç, istediğiniz yere oturabiliyorsunuz. Kimse ne yiyeceksiniz, ne içeceksiniz diye sormuyor. Herkes fazlaca kendi halinde. Sole Mare’de duyduğum “Biz aslında İbiza’ya gidecektik de son dakika buraya geldik, bu kış kendime kesin bir Hermes edineceğim, tek taşını çıkar da öyle denize gir” konuşmalarını duymadım. Daha fazla turistin olduğu, daha doğal bir ortam. O kadar doğal ki, duşların önünde her gidişimde otobüs kuyruğu gibi en az 10 kişilik kuyruk, soyunma kabinlerinin önünde de pide kuyruğu… Kendi doğal ortamımızdan çok sıyrılmayalım istemişler. J 

Voleybol sahası, ya bizimde voleybol sahamız var, demek için yapılmış. File 1.60, kuma gömüldükçe gömülmüş. Saha çizgisi desen Allah hak getire. Neyse o sabah 13 km koşmuş olmanın verdiği rahatlıkla bugün sporu koşma+yüzme ile tamamlarım, bugün top oynamayıveririm dedim, oturdum uslu uslu kitabımı okudum. Saat oldu 17.00. Ohoo insanlar için çuppa çuppa saati. Kumsalın ortasına kurulan bar ve çevresine toplanan gençlerle müzik başlasın, coşalım saati başladı. Aynısı Sole Mare’de de vardı. Atlamış olmayayım, tabi orada büyük stantların üstünde  1.80’lik Slav olduğundan emin olduğum dört tane güzel kadın dans etmiyordu. Bizim Türk erkeklerinin bakışlar, izlemeler malum… Çölde suya hasret kalmış gibi ağızlar açık, şuursuzca, bilinç kaybı yaşamışçasına izliyorlar. O günü de birkaç çocuğun koştururken üstüme kum fışkırtmasını saymazsak kazasız belasız, sesiz sedasız bitirdim.

Gün 3.

Dillerde dolaşan bir Fly Inn var. İyiymiş, güzelmiş, falan filan. Bugün de oraya gideyim dedim. Dolmuşa atlayıp sabahın kör vaktinde, beach cluba konuverdim. Kör vakti dediğim saat 10.00’da. Malum beach clublar o saatte açılıyor ve saat 13.00’e kadar tenha oluyor. Herkes benim gibi akşam erken yatar, sabah 6’da kalkıp koşarım tatilcisi olmadığı ve Alaçatı’nın meşhur eğlence hayatına dalmadan olmaz tadında yaşadığı için öğlene kadar birçok yer neredeyse boş denecek kadar tenha. Ancak çocuklu aileler, onlar da mecburiyetten çocuklarını kapıp erkenden geliyorlar.

Fly Inn… Çok sevdim. Dekoru güzel, her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş, pırıl pırıl tertemiz bir ortam, ister kum, ister çim, ister ahşap deck üstünde otur. Çalışanlar acayip güler yüzlü, nezih insanların olduğu bir beach club. Denizin içine konmuş beyaz ahşap sandalyeler bayılınası…  Başta tek sorun o mükemmel voleybol sahasında nesine.com’un sponsorluğunda maçların düzenlenmesi ve maç yapabilmek için üç kişilik takımını kurmak zorunda olmandı. Tek olanı dışlıyorlar kanka! L Tabi bu baştaydı. Gündüz erken saatte tek setten turnuvalar başlıyor. Hatta seyirciler, takımların üstüne bahis oynuyor. İşi biliyorlar walla. Akşama doğru maçlar bitince saha boşalıyor, isteyenler oynuyor. Heh işte ne olduysa o gün oldu. Damarıma bastılar, tatilimi acılı sonlandırmama sebep oldular. 

Kenarda saatlerce maç izledikten sonra birileri takım kurdu. Erkeklere kızlar oynayalım dedi bir hemcinsim. Erkeklerden biri, kendisi  zamanında Arkas’ta oynamış, onun da verdiği böbürlenme ve baklavalı vücuduyla kasıla kasıla  “Yok abi ya, kızlarla oynanır mı? Tadı çıkmaz, yenicez şimdi erkekliğe yakışmaz” dedi. Ay ben bunu duydum ya, içimde bir alev bir alev. Kızlar takıma üçüncü arıyor ama sabah 06.30’da kalkıp 11 km koşmuşum, üstüne 1’er saatten 3 kere yüzmüşüm, bir de voleybol maçı  için enerji çıkar mı bu bedenden diye kollarımı yokladım. Ahh o kadını inceden aşağılayan erkekler yok mu, onları gördüm mü içimde koca bir canavar büyüyüveriyor, içim şişiyor şişiyor, voltran voltran diye bağırasım geliyor.  Hopp kendimi sahada buldum.

İlk seti boy ortalaması 1.90 olan baklavalı erkeklere karşı, doğru strateji ile gayet temiz, tertemiz aldık.  Yenilenlerin hep bir bahanesi olur ya hani, ikinci sete erkeklerin “ya biz kibarlık olsun diye oynamıyoruz ama madem öyle bundan sonra size sayı yok” mırmırları ile başladık.  He canım he, sayı vermediler bize, o kadar sayı vermediler ki ikinci seti de biz kazandık J Neden oynadığımızı bilmediğim üçüncü set onlar için “itibar” seti idi. Heh işte ne olduysa o sette oldu. Arka alanda tek başına oynayan benim üstüme bomba gibi smaçlar yağmaya başladı. Öncesinde de yağıyordu ama bunlar art niyetliydi, sakatlamak içindi ve bariz çok belliydi. Nitekim üçüncü setin başında arka arkaya sol omzuma yapışan iki smaç sonrası itiraf ediyorum sarsıldım. Omzumda patlayan ikinci smaçta yüzüm buruşunca “acıdıysa oynamayalım” dedi ukala şey. İçimde bir bomba patlamaya hazırlandı, bir nefis sınavı verip, derin nefes alıp pimini çekmemeyi başardım bombanın. 3-0 yendikkk! 

Maç başında mır mır, dır dır “kızlar voleybolda erkekler kadar yetenekli değil yaaa” diye konuşan, beni omzumda garip bir acı ile bırakan arkadaş tebrik etmeye geldiğinde “yetenek zeka ile birleşmediğinde yenilgi kaçınılmaz oluyor” dedim. Evet o lafı söylemesem ölürdüm. Doğusu, batısı hiç fark etmiyor. Kadın bu ülkede hep birileri tarafından aşağılanıyor. Aşağılayan adamın görüntüsü, sözleri ile örtüşmüyor. En modern görünen, gördüğün, olmadık bir zamanda, kadını hafife alıcı, aşağılayıcı akıl almaz cümleler kurabiliyor. Diğer kadınları bilmiyorum ama bu durum fazlasıyla tahammül sınırlarımı zorlar oldu. Eğlenmek için oynanan bir voleybol maçı benim için, kadının her alanda yeteneğini, gücünü ispatlayabileceği bir savaş meydanına dönüşüverdi. Evet, omzumu sahada bıraktığım doğrudur, omzumun çıkacağını bilsem sonuna kadar oynayacaktım, oynayacaktık. Hayatta kaybetmekten nefret ettiğim tek yer voleybol sahası sanırım. Hele ki karşımda, kadınları hafife alan bir tavır takınan birileri varsa ölümüne savaşmak benim için kaçınılmaz oluyor. Birbirini tanımayan üç kadın, o gün güneşin altında kendimizce bir onur mücadelesi verdik. Şimdi isimlerini bile hatırlamadığım o arkadaşlarla her kazandığımız sayıda göz göze gelip tebessümlerimiz paha biçilemez bir yer etti hayatımda.

O gece omzumda sızı ile derin bir uyku çektim. Birkaç gündür geçmeyen ağrı sonrası İstanbul'a döner dönmez soluğu doktorda aldım. Omzumda impingment olmuş yani herkesin anlayacağı şekli ile omuz eklemi sıkışması durumuymuş. Doktor abi, sen önceden omzunu ağırlıklarla çok zorlamışsın üstüne de yüzme, voleybol, en son da o smaç derken uff olmuşsun dedi. 3 hafta sahalardan uzak kalma, sol kol ile en ufak bir ağırlık kaldırmama yasağı koydu. :) 

Gün 4.

Propaganda Beach.  Eda Taşpınar’ın mekânı olarak  pazarlaması yapılan, Alaçatı’nın gözde beach club'ı. Hemen söylüyorum sevmedim. Deniz ve kumsala söyleyecek söz yok ama bir şeyler eksikti. 


Kumsalın tek güzel yanı, en uçta, buradan öteye geçiş yok uyarısı konmasına rağmen tırmandığım minik kayalıklardı. Biraz ötede muazzam bir doğal güzellik olmasına rağmen tüm gün benim haricimde kimse o tarafa gitmedi. Beyaz kayalıkların güzelliğini ve Eda Taşpınar’ın kalkmadan 10.30 ile 15.30 arasında aynı pozisyonda güneşlenmesini saymazsak beni etkileyen hiçbir şey bulamadım orada. Renkli hamaklar, şezlongların arasına makul bir mesafe konmuş olması güzel ama Fly Inn’deki sıcaklığı orada bulamadım.Voleybol sahası da yoktu. Gerçi bende voleybol oynayacak bir sol kol yoktu artık ama olsun en azından izlerdim. Tüm gün okuyarak geçti, bir de yan tarafımda güneşlenen 16-17 yaşlarda 3 arkadaşın muhabbetlerine kulak kabartarak. Yeni nesilin çok garip bir dünyası var. Başka bir şey demek istemiyorum.

Gün 5

Hep öyledir ya, tatilin dönüşüne yakın en güzel yeri keşfedersin, yine aynı şey oldu. Yeni mekan denemekten sıkıldım,benim mekanım artık Fly Inn deyip, dolmuşa atladım. Bindiğim dolmuşun şoförü “Kardeş önce Baba’nın yerine gidelim, dönüşte seni Fly Inn’e bırakacağım” deyince kendimi orada, Babanın Yeri’nde buluverdim. İnecekler inerken çevreye bir bakındım ve ben burada kalacağım dedim. Dolmuş şoförü de gülerek, “Yani burası da çok nezihtir, Fly Inn gibi lüks, sosyetik değil ama bunlar da iyi insanlardır” dedi. Lüksü, sosyeteyi arayan kim!

Babanın Yeri artık Çeşme’deki favori yerim. Küçük yeşillik bir alanda, bir köy kahvesi tadında, minik bir restoran önünde, 40-50 kişilik şezlongun olduğu, kocaman bir güneşlik, gayet nezih, gayet kendi halinde doğal insanları ile tam kafa dinleme yeri. 

Çalışanlar birbirinden tatlı. Ayağıma anlamadığım bir şey batıp da, topuğum kızarmaya başlayınca hemen oksijenli su  falan getirip, abla istersen hastaneye de götürürüz diye ilgilenen, acayip candan, bir sürü gencecik insanın çalıştığı sıcacık bir mekan. Kumsal ve deniz yine bir o kadar güzel. Duş da var, soyunma kabini de. Voleybol sahası yok ama artık kimin umurunda. Bulmuştum aradığımı. Sonraki günler hep orada...

Bir ton para ödediğiniz beach clubların aksine buraya giriş 15 TL,  beach clublarda olduğu gibi avuç kadar yemeklere astronomik rakamlar ödeyip aç kalmıyorsunuz, bir ufak şişe suya 5 TL vermiyorsunuz, birbirinden cana yakın çalışanlarla iki çift kelam edebiliyorsunuz, diğer beach clubların bazılarında gördüğünüz burnu kaf dağında insanlar burada yok, saat 17.00’de dum tıs dum tıs müzik başlamıyor, hatta hiç müzik yok, sessiz, sakin dingin. Bir de üstüne ev yapımı, inanılmaz lezzetli ızgara köfteyi ve aynı evdeki gibi doğranmış salatayı midenize güzelce indirebiliyorsunuz.

Özetle illa beach club diyorsanız benim favorim Fly Inn, yok daha sessiz sakin ama nezih bir yer diyorsanız Babanın Yeri.

Peki Çeşme’de ne yapmadım?

Herkesin “aman muhakkak git” dediği, Asma Yaprağında, Alaçatı’da yemek yemedim. Tatilde rezervasyon yaptırıp yer bulmak için 3 gün kıvranamam arkadaşım ben!

Çeşme’nin türbesi haline gelmiş, iyi bir restoran olmasına rağmen, böyle havalı havalı tiplerin kasım kasım oturduğu “Tuval” de de yemek yemedim. ( illa ki istisna insanlar vardır ama istisnalar kaideyi bozmaz) Alaçatı’da daha bu kadar restoran yokken yani Tuval birkaç alternatiften biri olduğu zamanlarda gitmiştim yemiştim, o yeter.

Hayrat çeşmesi gibi her köşe başında görebileceğiniz meşhur Kumrucu Şevki’de kumru da yemedim.

Türkiye’nin en iyi dondurmacıları listesinde yer alan Rumeli Pastanesinden dondurma da yemedim. Öyle bir kuyruk ki, öff bekleyemem dedim, bu sene çok sevdiğim sakızlı dondurmayı es geçtim.

Tekne turuna çıkmadım. Çeşme’ye ilk gidişimde çıkmıştım. Hiç benlik değil. Tanımadığın insanlarla çoluk çocuk, cümbür cemaat küçücük bir odaya kapatılmışsın gibi. Gidilen yerler de öyle Fethiye, Gökova taraflarında olduğu gibi inanılmaz güzellikte değildi.

Çeşme’nin meşhur gece hayatına da dalmadım. Akşam en geç 23’te yatıp sabah en geç 06.30’da kalktım. Günün tadını çıkardım.


Peki, ne mi yaptım?

İki sabah güneşin doğuşunu, iki kere de güneşin batışını keyifle izledim.

Bir balıkçı amcayla uzun uzun sohbet ettim.

Sabahları koştum, öğlen yüzdüm, akşama doğru voleybol oynadım. Spor detoxu yaptım.

Bol bol okudum, okumaktan yazmaya pek vakit ayıramadım. ( Okuduklarımı daha sonra ayrıca yazacağım)

Alaçatı antikacılarını gezdim, gördüğüm daktilolara bol bol iç geçirdim.

Çeşme pazarını gezdim, taze otları alıp yolda bir şişe su ile yıkayıp yol boyunca yedim.

Bir gece kimsecikler yokken denize girdim.  Sonrasında kumsalda çekirdek çitledim J


Kısaca kendimce dinlendim, eğlendim, birazcık da olsa kafamı boşalttım, enerji depolayıp, en sevdiğim yere evime dönüverdim.

Sevgiyle, huzurla kalın :)




3.08.2014

Halfeti... Hep özleyeceğim çocukların memleketi...



Bir başka insanın yüzündeki tebessümün sebebi olabiliyorsa insan, hayat o zaman güzelleşiyor.

Bir başka insanı mutlu etmek isteyecek büyüklükte yüreğe sahip arkadaşları, dostları, tanıdıkları varsa insanın hayat o zaman yaşamaya değiyor.

Ve bir çocuğun ağzından “seni seviyorum”, “seni öpebilir miyim?”, “gitme” kelimelerini duyuyorsa insan, gönlü artık hep o çocuklara ait kalıyor.

Onlar yıllar önce yüreğimde kocaman bir yer edinmiş, Halfeti’nin Argıl ve Gürkuyu Köyünün çocukları.

Hep özlediklerim, hep özleyeceklerim.

Kavuştuk…

Kavuşmak kelimesi o upuzun yolun ucunda onlar olduğu için daha bir anlam kazanıyor.

Sözümü tutabildiğim için büyük bir huzurla, köyü ve çocukları nasıl bulacağım merakıyla, hediyelerden mutlu olacaklar mı, ne kadar çocuğa yetecek heyecanıyla gittim bu sefer köylere.

Önce Antep’e, Antep’ten 1,5 saatlik dolmuş yolculuğuyla Birecik’e, Birecik’ten 45 dakikalık yolculukla Halfeti’ye oradan da yine uçsuz bucaksız çorak, yer yer fıstık tarlalarının arasından yine uzun bir yolculukla Argıl ve Gürkuyu Köylerine…

Varmak…

Sanki ulaşılmasın diye dünyanın bir başka ucuna inşa edilmiş gibi hissettiren köyleri uzaktan görünce varmak kelimesi kavuşmak ile birleşip mutluluk oluyor.

Nisan sonunda karar verdim gitmeye. Okullar kapanmadan 1 hafta önce orada olmayı çocuklara karne hediyesi niyetine küçük de olsa hediyelerini vermek istedim. Her şey planlandı. Bu sefer Tuğba öğretmen öğrencilerinin isimlerini, ayakkabı numaraları, bedenlerini tek tek yazdı, bir de köydeki en ihtiyaç sahibi kişileri. Hemen dostlar, tanıdıklar arandı, mail atıldı. Ve ne mutlu ki, birçoğu çağrımı yanıtsız bırakmadı. İhtiyaçların birçoğu birkaç hafta içinde toplandı. En son kalanlar için çıktığım alışverişte, alınanların bir köye yardım olarak gideceğini duyanlar bir çorap, bir boya kalemi, bir resim kitabı da bizden olsun dediler, poşetin içine atıverdiler. Tüm bunlar o çocukların kısmetiydi. Damlaya damlaya göl oldu. Ve ben varmadan koliler yerine ulaştı. Geriye benim için sadece uçağa binmek kalmıştı.

5 Haziran Perşembe. Okuldan, sınıftan içeri girdiğim o an. Minik yüzlerdeki tebessümle, meraklı bakışlarla, sıcacık sözlerle karşılandım. Onlar mı daha heyecanlıydı, ben mi emin değilim. Önce şekerler dağıtıldı. O saniye gerçeklerle yüzleşme vakti gelmişti. Bir önceki ziyaretimde çikolata alan küçücük bir çocuğun tekrar gelip,  “Ben bunu tek yiyemem evde kardeşim var, öğretmenim onun için de çikolatanız var mı?” sorusu hayatımda yer etmiş bir andı. O tecrübeyle bu sefer herkese dağıtırken, evdeki kardeşleri için de şeker dağıtmak istedim.  Ben kaç kardeşiniz var diye sordukça, Tuğba öğretmen cevapladı başka başka hikâyelerle… 

Rojin… Sınıfın neredeyse en sessizi. Kardeşi var aslında, ama cevap vermiyor çünkü çocuğu olmayan amcasına evlatlık olarak verilmiş. Öz babası da kısa bir süre önce hayatını kaybetmiş. Her şeyin farkındaymış gibi yaşından büyük bir acı var yüzünde. Susuyor öylece, şekeri avucuna zar zor alıyor. Göz göze gelemiyoruz Rojinle. Çünkü hiç kafasını kaldırmıyor.

Zehra… Kaç kardeşin var bakalım diye sorunca kendisi başlıyor anlatmaya. "Öğretmenim iki kardeşim vardı ama öldüler onlar" diye cümleye başlıyor, hızlı hızlı bir şeyler anlatıyor "Yani öğretmenim benim kardeşim yok" deyince Tuğba öğretmen araya giriyor, “Olmaz olur mu Zehra” diyor. Ondan büyük kardeşinin ismini söylemesini isteyip, burada sadece kendilerinden küçüklere kardeş diyorlar diye ekliyor. Ya diğerleri diye soruyorum. Her iki kardeşinin de bir yaşına geldiklerinde nedensiz bir şekilde öldüklerini, doktorların da sebebini bulamadığını söylüyor. Daha sonra başka bir köşede bana Zehra’yı anlatıyor. Kardeşleri bir süre arayla öldüğünde sürekli kardeşlerimi özledim diye ağladığını, hüzünlü, bir o kadar da anaç bir çocuk olduğundan bahsediyor. Zehra 6 yaşında. Çok küçük yaşta büyük bir acıyla tanışıyor. Başka, bambaşka bir çocuk. Kolu kırık Mehmet’e sandalye getiriyor, birinin öğle yemeğini çıkarmasına yardım ediyor, hep ama hep annecilik, ablacılık oynuyor. Belli ki kaybettiği kardeşlerine özlemini sınıf arkadaşlarına yardım ederek bastırıyor. Oysa o da neyi, niçin yaptığını bilmiyor.

Muhammed… İki kardeşim var diyor, Tuğba öğretmen kendinden küçük olanları söylüyor diye ekliyor. 18 kardeşi olduğunu öğreniyorum sonrasında. Gözlerim kocaman açılıyor, bu şaşkınlık yetmiyor sonrasında hepsinin tek bir anneden olduğunu öğrenince dehşete kapılıyorum.  40’lı yaşlarının başında bir kadın, 18 çocuk doğurmuş. İnanmak güçleşiyor.

Barış… Zeytin gözlüm, çapkın gülüşlüm, içine İstanbul beyefendisi kaçmış sessiz miniğim... Kalabalıkları sevmediğini öğreniyorum. Sorulara cevap vermiyor. Başı hep önüne eğik, kaçamak bakışlarda buluşuyoruz. Öğle yemeği saatinde dörde katlanmış örtüsünü zarif bir şekilde masanın üstüne yayıyor, sonra zeytin kabı, çatalı ve yarım ekmeği çıkarıyor. Küçücük masanın bir köşesine geçip onu izliyorum. Çatalı zeytinlere batırıp, ekmeğin arasına kibarca koyuşunu ve dünyanın en güzel yemeğini yermişçesine keyifli yiyişini izliyorum. Kafamı diğer masalara çeviriyorum. Kimisi yoğurda ekmek banıyor, kimisi iki ince dilim karpuzu ekmeğe katık ediyor, kimisi ise akşam yemeğinden kalmış birkaç kaşık bulgur, makarna ile yarım ekmeği bitiriyor. Şehir çocuklarının beslenme çantalarının zenginliği burada yok diye düşünüyorum. İçim sıkılıyor, gözlerim doluyor. İşte az ve yok kelimeleri ilk kez bu kadar anlam kazanıyor. Belki de bu yüzden çocuklar birkaç tane şeker karşısında tarifsiz mutlu oluyor. Yüzlere gülücükler yerleşiyor. Kucaklamak, öpmek istiyorlar, teşekkür ederiz kelimeleri ağızlarından hiç düşmüyor. Yokluk yüzünden bir damla onların dünyasında bir göl, bir deniz oluveriyor.

Unutmak mümkün değil bu çocukları. Cengiz’in muzip hallerini, hangi masaya geçerse o masanın düzenini bozuşunu, Zehra’nın anaç ve bilmiş hallerini, Barış’ın zeytin gözlerini, Muhammed’in derin bakışlarını, Rojin’in hep öne eğik bakışını, Tülay’ın güzelliğini, hanımefendiliğini, Abdülsamet’in bir çırpıda Legolardan yaptığı uçağı, yaratıcılığını, Türkan’ın ortaokul çağındaki ablalarının yazları Adana’ya pamuk toplamaya gittiklerini anlatışını, Halil İbrahim’in utangaçlığını unutmayacağım. Her seferinde yeni çocuklar yer ediyor hayatımda. Gülüşleri, masumiyetleri, güzellikleri işliyor kalbime. Yapılanların yetersizliği karşısında onların kocaman teşekkürü beni hep ezdikçe eziyor.


İlk günün sonunda köyden ayrılmadan önce Dursun’un evine gidiyoruz. Yirmili yaşlarının sonunda, beşi yanında, biri karnında dünya tatlısı bir kadın. Bir önceki gelişimde okula gelip teşekkür etmişti. Bu sefer biz onun evine konuk oluyoruz, iki göz odalı evine. Bizim evin bahçesinden girdiğimizi gördüğünde hemen bir yere koşup minder getiriyor, odaya bırakıyor. Dört duvar bir oda. Mobilyasız. Yerde incecik bir pike. Halı bile değil. Koltuk yok, mobilya yok, yatak yok. Tüm aile bu odada uyuyormuş. Çocuklar için getirdiklerimizi veriyoruz. Israrla çay demlemek istiyor, yemeğe kalın diyor. Az vaktimiz olduğunu söyleyip hamile haliyle bir şeye kalkışmamasını söylüyoruz. Yüzünde yine bir önceki seferde bıraktığım hüzün asılı, aynı yerinde duruyor. İneklerinin hastalanıp öldüğünü söylüyor. "Ölmeseydi iyiydi, ondan umutluyduk" diyor. 


Ceyhun, Ömer, Emine, Fatma ve Mehmet.  Mahzun annenin güleç çocukları. Karnındakinin adı ne olacak sormuyorum. Daha doğurmasan demeye dilim varmıyor. Köyde benden yaşça çok küçük kadınlar, doğurmaktan, hayat şartlarının zorluğundan benden on yaş büyük gösteriyor. Sohbet, çocuklarla şakalaşma derken fotoğraf anı geliyor. Ne yapsak da Dursun’un fotoğrafta gülmesini sağlayamıyoruz. Biraz gül bari Dursun, sözümüze karşılık “Güldürse Allah güldürürdü” diye karşılık veriyor. Derin bir sessizliğe, başta yanımıza gelmek istemeyen Ömer’in paldır küldür yanımıza gelişi son veriyor. Ayrılık vakti… Kucaklaşarak, bir daha görüşme temennileri ile…

Gürkuyu Köyü… Kaç haneli bilmiyorum. Bir gün ders sonrası köyü gezmeye çıkıyorum. Çocuklar yanıma koşuyor. Çocukların bin bir sorusu eşliğinde köyü geziyorum. Bir önceki sefer fırsat bulamadığım için bu sefer biraz daha köyün içinde olmak istiyorum. Çocuklar tek bir tane düz, asfaltlı yolu olmayan köyde koşturuyor. Bu yüzden birçok çocuk okul sonrası, oynamak için de okulun bahçesini seçiyor. Top oynayabilecekleri köydeki tek düz zemini olan yer okulun bahçesini… Kızlar meraklı, mesleğin ne, nereden geldin, bir daha gelecek misiniz, bir sürü soru. Birkaç tanesi beni hatırlıyor. “Siz önceden de gelmiştiniz, 23 Nisan gösterilerini izlemiştiniz.” diyor. Köye dışarıdan pek insan gelmediğini bildiğim için hatırlanmış olmak garibime gitmiyor.  Sonra bir köşede hamur açan kadınları görüyorum. Onlar bazlama diyor. Yaşlı bir kadın el işaretiyle beni çağırıyor. Oturduğu yerden kalkamıyor ama kollarını uzatıyor. Anlıyorum ki bana sarılmak istiyor. Kürtçe bir şeyler söylüyor, bir yandan gülüyor, heyecanlı heyecanlı anlatıyor. Hamur açan kadınlardan tercüme etmelerini rica ediyorum. Sonra “Zehra’nın anneannesiyim ben. Ona bir sürü hediye getirmişsiniz. Pembe ayakkabılarını çok beğendi. Dün gece evde giyindi. 
Okula bugün bunlarla git dedi anası, giyinmedi. Bayramda giyinecekmiş. Çok mutlu oldu. Teşekkür ederiz.” dediğini öğreniyorum. Derin bir iç çekiyorum. Bayram… Bayramların biz şehirliler için kaç zaman önce anlamını yitirdiği, çoğumuzun şehirden kaçacağı birkaç günlük tatilden başka bir şey olmadığını hatırlıyorum. Köy çocukları… Onlar için hala bayram özel, hala yeni kıyafetlerini giyinecekleri heyecanlı bir gün…


El işaretiyle beni yanına oturtuyor yaşlı kadın. Sorular soruyor. Akşam yemeğe davet ediyor. O köyde kalmadığımı, ulaşımın çok zor olduğu o köyden öğretmenlerin servisi ile kaldığımız Halfeti’ye dönmek zorunda olduğumu anlatıyorum. Bir dahaki sefer için söz veriyorum. O zaman bu bazlamayı al, diyor. Saç üzerinde pişirilmiş sıcacık bazlamayı bir poşete koyup elime sıkıştırıyor, bunu al dercesine kaş göz işareti yapıyor. Sarılıyorum boynuna. Etrafımızı saran çocuklara fotoğraf makinemi uzatıp fotoğraf çekilmek istiyorum. Hepsi kabul ediyor. Her fotoğraf sonrası kendisini görmek istiyor yaşlı kadın. Bu aslında ona özgü bir durum değil. Köyde karşılaştığım birçok çocuk fotoğraf çekildikten sonra hep fotoğrafı görmek istiyorlar. Kimisinin ilk fotoğrafı olduğuna emin olduğum için her seferinde gösteriyorum. 

Müsaade isteyip kalkacağım sırada dünyalar güzeli Bahar’ı görüyorum. Çıplak ayaklarıyla koşarak bazlama açan annesinin yanına geliyor. Bahar 1,5 yaşında. Taşların üstüne kendisini birden bırakıveriyor. Annesi rahat. Ne onun çıplak ayak taşların üstünde koşturmasından ne de kendini pat diye yere bırakıp oturmasından rahatsız oluyor. Bahar etrafa bakınıyor. Bir ara karnını açıp kaşıyor. Annesi “Açma karnını üşüteceksin” diyor. O anda, o köyde çocukların çıplak ayak dolaştıklarında değil, karınlarını açtığında annelerinin kaygılandığını anlıyorum. Bahar’ın da birkaç fotoğrafını çekip yanlarından ayrılıyorum.

O sırada öğle yemeği için okulda menemen pişiren Tuğba öğretmenin gönderdiği birkaç çocuk yanıma geliyor, “Öğretmenim, Tuğba Hoca yemek pişti gelsin dedi.” diyor. Öğretmen olmadığım halde, öğretmen olmanın ne kadar güzel bir duygu olduğunu, çocukların öğretmenim diye seslendikçe içimin nasıl coştuğunu anlatamam. Okula dönüyorum.  Birkaç öğretmenle beraber, hep beraber aynı tavaya banıp menemen yiyoruz. Hiç sevmediğim bir yemek olan menemen Tuğba’nın elinden, diğer öğretmenlerle paylaşılarak yenince dünyanın en güzel yemeğine dönüşüveriyor. Keyifle, mutlulukla tavayı sıyırıyorum. Okulda bir gün daha bitiyor. Pazartesi günü, okulda onların, öğrencileri için yoktan var etmeye çalışan o öğretmenlerin Tuğba’nın, Zöhre’nin, Zarif’in, Önder’in hiçbirinin yanında olamayacağım aklıma geliyor. Okulun öğretmenler odasından son kez dışarı, uçsuz bucaksız gözüken yola bakıyorum. Tüm öğretmenlerle servise biniyoruz. Yine yolculuk başlıyor.

Günlerden Cumartesi… Argıl Köyü vakti. Geçen sefer olduğu gibi ilk önce Sıdıka Teyze’nin kapısını çalıyorum. Sanki birkaç haftadır görüşmüyormuşuz gibi samimiyetle bizi kucaklıyor, hoş geldiniz, hoş geldiniz diye bizi evine davet ediyor. Hava sıcak, bahçede oturuyoruz. Medine’yi, Zilan’ı, Ayşe Nur’u soruyorum. Medine ve kardeşleri evde yok, kapı kapı arıyoruz. Teyzesinin, anneannesinin evine bakıyoruz. Neden sonra Sıdıka teyze babalarını görüyor “Ara gelsinler.” diyor. Annesi ile çıkıp geliyor Medine, Zilan ve Dilan... Onlarla hasret gideriyorum, küçük Kübra’nın şekerleri tek tek açıp yiyişini izliyorum, Gürcü bacı ile sohbet ediyorum. Ayşe Nur, Muhammed, Gamze onlar nerede diye soruyorum.  Ortalığı karanlık basıyor. “Ayşe Nur ve kardeşleri annesi ile birlikte Adana’da... Babası işsiz olduğu için bakamıyor. Hepsini Adana’ya abisinin yanına gönderdi. Belki döneceklermiş. Gamze ve ailesi İstanbul’a göçtü. Burada 2500 TL borçları vardı. Ödeyemeyince İstanbul’a gittiler. Büyük oğulları burada, tek. O da lise sonu bitirince gidecek onların yanına.” diye anlatıyor Sıdıka teyze. Gamze’nin annesi İstanbul’da apartmanlarda yer siliyormuş, babasının işi yokmuş diye ekliyor. Dağılmış, göçmüş olacaklarını hiç aklıma getirmemiştim. Çocukların bedenleri uyacak mı, alınanlar yetecek mi aklımdaki sorulardan bazılarıydı ama o soruların içinde hala köydeler midir, birlikteler midir, dağılmışlar mıdır yoktu. Hepsini bir arada bulamamak canımı sıkıyor. Belli etmiyorum.

Anlatacak daha çok şey var Halfeti’ye dair. Bu yazı uzadıkça uzar. Ama gerek yok. Siz anladınız, oradaki insanların yoksunluğunu, mahzunluğunu ama her şeye rağmen güzelliğini… Fazla söze gerek yok. Her seferinde içim ezilip geliyorum oralardan. Dünyanın adaletsizliğini değil, insanların vicdansızlığını sorguluyorum. Görmezden gelişini, bir el uzatmaktan imtina edişini, sahip olduğu üç tanenin bir tanesini vermekten neden çekindiğini anlamaya çalışıyorum. Sorular hep cevapsız, sorular hem havada kalıyor. Her dönüş sonrası bir yanımdaki eksiklik büyüyor.

Ve son olarak teşekkür borçlu olduğum insanlar var. İlk teşekkür beni evlerinde ağırlayan Tuğba ve Önder’e… Huysuzumdur ben. Kimsenin evinde kalamam. Kendi evimde, kendi yatağımda uyur gibi rahat ettirdiler. Yedirdiler, içirdiler ve yine gezdirdiler. Onlar iki muhteşem öğretmen, iki muhteşem insan. Yürekleri kocaman, emek veren, zarif, hayatıma güzel bir vesile ile girdikleri için minnet duyduğum insanlar.

Halfeti’ye götürdüğüm yardımlar için destek olanlar… Onlar olmasaydı işim çok zorlaşacaktı. Onları her ne vesile ile olursa olsun tanıdığım ve hayatımda oldukları için çok mutluyum. Kimisini çok yeni, kimisini çok uzun yıllardır tanıyorum. Yazımın başında bana “Bir başka insanı mutlu etmek isteyecek büyüklükte yüreğe sahip arkadaşları, dostları, tanıdıkları varsa insanın hayat o zaman yaşamaya değiyor.” dedirten insanlar onlar. Hepinize sonsuz teşekkürler…

Alev Rutkay, Ali Gürak, Arman Akıncı, Ayça Ögetürk, Aysel Aksoy, Aysun Esmergül, Bahar  Yıldırım, Betül Çağlayan, Burak Konuk, Cem Altıntaş, Cüneyt Devrim, Ebru Soğukpınar, Ece Bağışlar, Erdal Kale, Fulya Kadınkız, Jale Kohen, Kadirhan Başalak, Melis Civan, Muharrem Ayın, Müge Kotil Yaşar, Nihan Uluçay, Sinem Uzunoğlu, Sinem Yalavaç, Sonnur Karakurt, Suna Çelik, Tuncel Aydın, Yahya Ülker, Zeynep Kahraman

Sahip olduklarınız için şükretmeyi, paylaşmayı, bir insanı mutlu edince hayatın daha güzel olduğunu unutmayın. 

Sağlıkla, sevgiyle kalın.

Kübra