27.01.2013

Ah bu zaman...




Bu aralar blog için birşeyler yazamadım. Birbirine geçmiş öyküler yüzünden kafamı toparlayıp iki satırı yanyana getiremedim. Oysa gündemde de konuşulacak neler neler var. Neyse hal böyle olunca ben de sevdiğim bir duvar yazısı aracılığıyla hayal ettiğim bir şey için uğraşmakla meşgul olduğumu paylaşmak istedim. 

Okunmuş anlatılacak, bir kenara not edilmiş tanıtılacak, yaşanmış aktarılacak çok şey var ama zaman yetmiyor. Hele bu şehir hayatı, birkaç şeyi aynı anda yapmaya ne yazık ki izin vermiyor. Ben gelene kadar bir yere ayrılmayın. Yeni öyküler, şiirler, kitaplar, sergiler, filmler, tiyatro oyunları, seveceğinizi düşündüğüm sanatçıların muhteşem çalışmaları ile döneceğim.
                                                                                  
 Soon :)






18.01.2013

Bayım, sizi kim gönderdi ?



                     eve kadar geldiler.
                     kar, kış kıyamet dememişler.
                     çay içer misiniz dedim cevap bile vermediler.
                     ruhsuz gözlerimin başına,
                     üç tane adam diktiler.
                     içeri girerlerken fark etmedim,
                     kaç kişiydiler?
                     geri kalanlar,
                     bütün odaları talan ettiler.
                     biri seslendi içerden:
                     amirim burada tüm kitaplar!
                     hiç bilmedim kitaplarımdan ne istediler,
                     başımda duran dürttü beni:
                     hangisinin içine gömdün,
                     söyle de uğraştırma bizi dedi.

                     yüzüne baktım.
                     kahve, yanında da kurabiye versem?
                     kafama vurdu bir diğeri,
                     dalga geçiyor ulan bu bizimle diye kükredi.
                     sanırım o anda dışarı fırladı dilimin ucundaki:
                     hala ne ararsınız be gafiller?
                     biri omzumdan tutup sallarken,
                     içeri girdi amirim dedikleri.
                     elindeki silgiden bozma piranayı gösterdi.
                     söyle yoksa silerim,
                     yem ederim dedi beynindekileri.
                     bilseydi, yaşamayı kalbime devrettiğimi,
                     fukara kalbimi de sürgüne gönderdiğimi,
                     farkında olsaydı,
                     hayat dedikleri sopaya dolanmış,
                     pamuk şeker gibi eridiğimi...
                     adamlarını toplayıp gelmeye yeltenir miydi?

                     sinirlendim,
                     ya ıhlamur için
                     ya da verecek bir şeyim kalmadı,
                     gidin! dedim.
                     şak diye bir ses geldi.
                     eli göğüs kafesimden geçip gitti.
                     vur anasını satayım deyip güldüm.
                     söyle be adam diye ağlayınca, 
                     haline acıdım.
                     ne de olsa bende onun gibi sürgündüm.

                     inan olsun hatırlamıyorum,
                     yenisini yapabiliriz belki,
                     tüm tanıdıkları ararız,
                     iyi bir inşaat mühendisi  
                     bir de mimar bulduk mu
                     hep beraber temelden girer,
                     uzaydan çıkarız,
                     dedimse de dinletemedim.
                     yenisini dikmek uzun sürer.
                     bana eskisi lazım deyince,
                     dayanamadım, söyledim.

                     ben umudu:
                     ya bir çocuğun kafasına namluyu dayadıkları,
                     ya bir kadını kırk yerinden bıçakladıkları,
                     ya bir babanın evine ekmeksiz gittiği,
                     ya bir köpeğin açlıktan inlediği,
                     ya da bir çınar ağacını boylu boyunca devirdikleri
                     bir adrese gömdüm dedim.
                     bayım sizi kim gönderdi?
                     tüm dünyayı arayamazsınız ki!

                     Kübra 01.13


17.01.2013

Benim hayatım, benim filmim, benim Oscar’ım…



                                                                bu yazı www.filmloverss.com/ için yazılmıştır.

Siz bu yazıyı okuduğunuzda benim 10 Ocak 2013 saat 15.00 sularında çektiğim isyan bayrağı göklerde dalgalanıyor olacak. Ve o bayrak Oscar ödüllerinin dağıtıldığı geceye kadar bir sağa bir sola savrulacak.

Ödüller, sanatın birçok dalında dağıtılan, adayların açıklandığı günden, sonuçların açıklandığı güne kadar hep tartışma yaratan ödüller... Açık olmak gerekirse sanatın hangi dalı olursa olsun dağıtılan ödülleri takip etmekle beraber çok fazla ciddiye alanlardan değilim. Çünkü sinemada, tiyatroda, edebiyatta, müzikte ve daha nice sanat dallarında bazı eserlerin ödüllendirilmemesinin o eserlerin yaratıcılarından çok o eserin izleyicisine, okuyucusuna, dinleyicisine haksızlık olduğunu düşünürüm. Bana birebir aynı hayatı yaşayan kaç tane insan gösterebilirsiniz? Hiç.  Dolayısıyla bir filmin, bir kitabın ya da bir şarkının her insan üzerinde aynı etkiyi bırakmasını bekleyemezsiniz. Eğer o sanat dalıyla birebir uğraşan biri değilseniz o esere profesyonel açıdan değil, duygularınızla bakarsınız. Bizler değil miyiz, bizi anlattığını düşündüğümüz bir şarkıyı arka arkaya defalarca dinleyen, bizler değil miyiz, kendimize yakın bulduğumuz bir roman kahramanı ya da yaşamak istediğimiz dünyayı anlattığı için bir kitabı başucumuzdan ayırmayan... Evet, bizleriz. En azından ben böyleyim. Bu yüzden de sanat dallarında verilen ödüllerin o sanatçıları teşvik etmesi ve belki de hiç dikkat çekmeyecek bir eserden daha geniş kitlelerin haberdar olmasını sağlaması dışında bir önemi olmadığına inananlardanım. Ee daha ne olsun diyenleriniz için, ya benim duygularım ne olacak?

Gelelim isyan bayrağının niye dalgalandığına.

Oscar ödüllerinde her zaman en çok ilgilendiğim “Yabancı Dilde En İyi Film” kategorisi olur. Geçen sene özellikle beğeniyle takip ettiğim İran sinemasından  “Bir Ayrılık” isimli filmin Oscar’ı kazanması beni çok mutlu etmişti.

Ve 2013… Bu sene ilk kez 71 ülkeden film katıldı. Son 5’e Amour (Avusturya),  War Witch (Kanada), No (Şili), A Royal Affair (Danimarka),  Kon-Tiki (Norveç) kaldı.  Bu filmlerin birçoğunu izledikten sonra bu yıl daha iyi bir film izleyemem herhalde diye içimden geçirmiştim. Ama siz ne olursa olsun Oscar ödüllerine takılmayın. Vaktiniz olursa son 5’e kalmış değil, son 9’a kalmış tüm filmleri izleyin. Ve özellikle isyan bayrağını çekmeme sebep son 9’a kalmayı başarmış ama son 5’te kendine yer bulamayan “Intouchables” ve “Beyond the Hills” i izlemezseniz çok şey kaybedeceğinizi bilmenizi isterim. “Peki, sence son 5’e hangileri kalmalıydı?” diye soranlarınız için sanat ödüllendirilmeli mi sorusu benim açımdan burada devreye giriyor, çünkü bilmiyorum.  Neden mi? Bunu en son söyleyeceğim. Aday filmlerin konusuna kısaca bir bakacak olursak:

Amour: Bir tarafta Altın Palmiye’yi nasıl aldığını anlayamayanlar, bir de filme laf kondurmayanlar var. Film aşk, yaşlılık, hastalık ve ölüm sarmalında geçen, iki yaşlı çiftin derin ve dokunaklı hikâyesini anlatıyor. Filmde, günlük hayatta çiftlerin birbirlerine şaka yoluyla sorduğu “Bir gün bana bir şey olsa mesela yatalak olsam, bakar mısın?” sorusuna “Evet” diyebilmenin değil, bunu gerçekten yapabilmenin zorlukları anlatılıyor. Film hastalığın insan üzerinde yarattığı travma ve o psikolojik değişimin her iki tarafa, hastalığın kendisinden çok daha fazla acı verdiğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Oldukça ağır tempoda ilerleyen film, konusundan da anlaşılacağı gibi depresif ve biraz sinirleri zorluyor. Filmin konusu ilgilinize çekmese bile Jean- Louis Trintignant ve Emmanuelle Riva’nın inanılmaz oyunculuğu için izlemenizi öneririm.

War Witch:  2012 başıydı. İnternette “Stop Kony” diye bir video yayılmaya başladı. Konuya yabancı değildik. Afrika’nın tek sorununun sadece açlık değil, yıllardır çocuk yaşta kaçırılıp savaşmaya zorlanan çocuklar olduğunu biliyorduk. İşte bu film tam da bunu anlatıyor. Afrika’da köyünden, ailesinden koparılan, eline ilk kez silah verildiğinde ailesini öldürmeye zorlanan 12 yaşındaki bir kızın, Kongolu Komona’nın hikayesi… Komona’nın ormanın derinliklerinde, elinde silahıyla bozulan psikolojisini, öldürdüğü insanların hayatına hayaletler olarak nasıl geri döndüğünü ve Komona’nın savaştığı bir sırada değil duyduğu vicdan azabı yüzünden ruhsal açıdan nasıl öldüğünü anlatıyor. Şu anda Afrika’da yaşananları biliyorsanız, sadece bir film deyip geçemiyorsunuz.

No: 1988 yılında sekiz yıl daha görevde kalıp kalmayacağının belirlenmesi için diktatör Pinochet Amerika tarafından referanduma gitmeye zorlanıyor. Pinochet’in devrilmesi için bu referandumun en uygun zaman olduğunu düşünen muhalefet halkın  “Hayır” oyu kullanması için ciddi bir reklam kampanyası başlatır. Kampanyanın başına genç bir reklamcı olan René Saavedra (Gael Garcia Bernal) getirilir.  Ama Rene’nin reklamlarda halka, Pinochet giderse özlediğiniz hayata kavuşacaksınız, stratejisi ile ideal bir yaşam profili çizmeye çalışmak isterken, muhalefet reklamlarda Pinochet’in o güne kadar yaptığı zulümlerin gösterilmesini istiyor. Kapitalist bir reklamcı ile hizmet ettiği sosyalist muhalefetin kendi içindeki savaşı anlatılıyor. Başta 2012 Cannes Sanat-Sinema olmak üzere birçok festivalden sayısız ödülle dönen film, Pinochet’in bir reklam kampanyası ile devrilmesi hikâyesini anlatıyor gibi gözükse de temelde reklamların hayatımızdaki yerini ve toplum üzerindeki etkisini sorguluyor. Her türlü klişeden uzak, hem dramatik sahneleri hem de politik bir tarafı olan film, medyanın ve reklamın tarihi değiştirmedeki gücünü gösteriyor.

A Royal Affair:  18. Yüzyıl Avrupa’sı… Avrupa’nın Rönesans ve Reform hareketlerinin yol açtığı Aydınlanma Çağına girdiği dönem.  Yer Danimarka. Filmde psikolojik sorunları olan ve akli dengesi yerinde olmayan Danimarka kralı Christian VII’a hekimlik yapmak üzere göreve kimsenin Aydınlanma yanlısı olduğunu bilmediği Alman hekim Johann Friedrich Struensee getirilir. Kralla kimsenin kuramadığı bir bağ ve diyalog kuran hekim bir süre sonra tek başına kanun alacak bir yetkiye sahip olur. Ancak toplumsal yaşamı kökten değiştiren, halkı yaşadıkları zulümden kurtaran kanunlar almaya başlayan hekim Johann Friedrich Struensee karşısında bu durumdan rahatsız olan asilleri bulur. Ve asillerin onu durdurmak için elindeki tek koz Johann Friedrich Struensee’in, kralın eşi Kraliçe Caroline Mathilde ile yaşadığı yasak aşk olur. Tarihi gerçekleri anlatan oyunculukları, kostümleri, müzikleri ile göz dolduran film The Madness of King George’dan sonra bence belli bir dönemi anlatan en iyi film. Özellikle tarihe ve dönem filmlerine ilgi duyanların muhakkak izlemesini öneririm.

Kon- Tiki: 1947 yılında Norveçli bilim adamı ve kâşif Thor Heyerdahl Güney Amerikalıların Kolomb’dan bile önce Polinezya’yı keşfettini anlattığı bir bilimsel tez yazar.  Basılmak üzere tezini götürdüğü tüm yayıncılar o dönemin şartlarıyla yapılmış bir sal ile okyanus ötesi böyle bir yolculuk yapmanın mümkün olmadığını söyler. Azimli bilim adamı Thor Heyerdahl, 5 arkadaşı ile beraber bunun mümkün olduğunu kanıtlamak için sadece yerlilerin kullandığı malzemeleri kullanarak hazırladığı sal ile yola çıkar. Ve 8000 km yol kat ederek gerçekten de bir mucizeye imza atarak Polinezya’ya varır. Filmin gerçek bir hikâyeyi anlatması dışında belki de en ilginç yanı, filmde Thor’un yolculuk boyunca elinden bırakmadığı kameraya çektiği gerçek görüntülerin 1951 yılında Akademi ödüllerinde en iyi belgesel dalında Oscar ödülünü almış olması. Birçoğumuzun bu filmle ismini öğrendiğimiz bilim adamının idealizmini, yaptığı işe olan tutkusunu, inancını ve mücadelesini anlatan film bir yandan da tarihi kabullerin nasıl değiştirilebildiğini anlatıyor. Tarih ya da bir bilim adamının çılgınlığı ilginizi çekmese bile bu film oldukça uzun süren inanılmaz okyanus sahneleri için bile izlemeye değer.

Ve gelelim benim bu listede olmamasına çok üzüldüğüm ve isyan bayrağını açmama sebep filme “Intouchables”

Bu film de yukarıda anlattığım No, A Royal Affair ve Kon Tiki gibi gerçek bir hikâyeye dayanıyor.

Aristokrat zengin bir işadamı olan Philippe bir kaza sonrası felç olur ve boyundan aşağısı tutmaz. Ona bakıcılık yapacak, onun eli, kolu olacak ve her gün her saat yanından ayrılmayacak bir bakıcı aranır. Driss ise hapishaneden yeni çıkmış, Paris’in arka sokaklarında yoksullukla savaşan, çok çocuklu bir ailenin oğludur. Ve sürprizlerle dolu hayat onları bir araya getirir.  Bilmediğimiz, bu güne kadar izlemediğimiz hikayelerden değil. Ama sanırım ilk kez bu kadar içten, bu kadar samimi… Gerçek bir dostluğun ne zaman, ne şekilde karşımıza çıkabileceğini bilmediğimizi, normalde hiçbir şartta yan yana gelmemizin mümkün olmadığı insanların birden hayatımızın merkezine oturup dostluk sözcüğünü yeniden tanımlamamıza nasıl sebep olabileceğini anlatıyor film. Çünkü Philippe’in hayatı Driss ile, Driss’in ki de Philippe ile değişiyor. Farklı sebeplerden dolayı her iki taraf için de çekilmez olan hayat, hız limitini aşıp sonrasında polislerle dalga geçmeye gidecek kadar eğlenceli bir hal alıyor. Filmin sonunda hikâyenin gerçek kahramanı ve şu anda Fas’ta yaşayan Philippe Pozzo Di Borgo ve bakıcısı Abdel Sellou’u gördüğünüzde filmden aldığınız keyif bin kat daha artıyor.

Yazınının başlığında olduğu gibi benim hayatım, benim filmim, benim Oscar’ım…

Kim bilir belki benzer bir olaya tanıklık ettiğim için benim Oscar’ım The Intouchabeles’a,

Yıllardır reklamın toplum üzerindeki etkisini ve gücünü gözlemlediğim için benim Oscar’ım No’ya,

Birçoğumuz gibi savaşın, en çok çocuklar üzerinde bıraktığı etkiye üzüldüğüm için benim Oscar’ım War Witch’e,

Tarih filmlerine bayıldığım için benim Oscar’ım A Royal Affair’e,

İdealleri uğruna savaşan ve asla pes etmeyen insanların hayatını merak ettiğim için benim Oscar’ım Kon Tiki’ye,

Ve bir gün hepimizin yaşaması muhtemel bir hikâyeyi bize sinema perdesinde yalın ama derin bir anlatımla gözlerimizi önüne serdiği için benim Oscar’ım Amour’a gidiyor.

Sonuç mu? Hepsi ben gibi, benim hayatım gibi özetle hepsi benim bebeğim gibi. :)

Sizin hayatınız, sizin filminiz, sizin Oscar’ınız bambaşka filmlere gider belki…

Kim bilir?

İyi seyirler

10.01.2013

Baba, Oğul ve Kutsal Roman




Yüzü olmayan adam rollerine çıkıyorum artık. Bu saatten sonra, karanlıkta her şey, her şeye dönüşebilir. Ay ışığı vurduğunda bir garip Âdem. Karanlıkta yüzü olmayan adam. Daktilonun gırtlağını sıkıyorum. Babamdan kalma. Baba, oğul ve kutsal roman adına, diye haykırarak saldırıyorum yazmaya. Yaşlı metal bacaklar titriyor. Üst üste basıyor a ve e harflerini. Âdem çıkıyor siyah maddeden pırıl pırıl. Ara tür. Melez. Parçalı bir resim.


Baba, Oğul ve Kutsal Roman, edebiyatın başkalarının hayatlarına kaçıp saklanmanın değil kendi dehlizlerinde dolaşmanın bir yolu olduğuna inananlar için...
.
Kitabın arka kapağından

Nisan ayıydı. Murat Gülsoy’un yeni romanının çıktığını öğrendiğimde soluğu kitabevlerinde aldım.

“Daha gelmedi hanımefendi.”

“Hmm, kitabın ismi kayıtlarda var ama…”

“Evet çıkmış ancak bize gelmesi 1-2 günü bulur.”

İki-üç gün içinde aynı kitabevine kaç kez uğradığımın sayısını ben bile hatırlamıyorum. En sonunda bir çalışan “İsterseniz siz numaranızı bırakın, ben kitap elimize gelince arayayım.” dedi. Ya sürekli kitap aldığım yer olduğu için yüzüme aşina oluşundan ya da ciğerci kapısındaki kediler gibi dönüp dolaşıp günde iki-üç kez kitap geldi mi diye sormamdan sıkılmıştı. Neyse iki gün sonra aradı. “Baba, Oğul ve Kutsal Roman geldi, elimde. 100’e kadar sayıyorum, gelmezseniz kitap kendisini imha edecekmiş.” dedi. Belli ki heyecanımı anlamıştı. Gülüştük. Alır almaz kitabevinin kapısında dikildim, ilk sayfayı çevirdim ve…

Beddua

Son zamanlarda her şeyin ne kadar tuhaflaştığının farkında mısınız? Sabahları özellikle. Her zaman kalabalık olan sokak şimdi bomboş. Saatlerdir bekliyorum bir hareket olsun diye. Olmuyor. Zaman durmuş gibi. Sanki Allah uyanamamış her şey onu bekliyor. İnanmıyorsunuz bana. Kimse inanmıyor zaten. Ben de size inanmıyorum işte! Siz de yoksunuz. Burada, pencerenin önünde oturmuş kendi kendime konuşuyorum. Oh olsun size de…  Sveta marketten gelene kadar konuşmayacağım sizinle.

Ah bilmezsiniz, bir gün uyanacak. Gerinecek, esneyecek, titreyecek toprak. Bütün bu evler yıkılacak. Açıkgöz yapıcıların malzemeden çalarak yaptığı bu apartmanlar anında yerler bir olacak. Ne muazzam bir iş Yarabbi! Sen her şeye kadirsin. Ama uyansan artık. Silkinsen. Senin olanı senden çalan serseriler ordusunu döksen uzaya. Cansız karıncalar gibi dağılıverseler boşluğa. Bir üflesen, toptan uçup gitse atmosfer denilen gaz bulutu. O dev parmaklarının arasına alıp şöyle bir sallasan da denizleri, okyanusları dökülüp kuruyuverse. İşte ondan sonra kuru bir ceviz gibi fırlatsan uzayın derinliklerine. Kuru bir ceviz. Hiç güleceğim yoktu. İşte kurumakta olan kafatasım.


Kalakaldım. Kitabı kapadım. Karar verdim. Bu kitabı birçok kitapta yaptığım gibi oturup bir solukta okumayacaktım. “Ahh keşke bitmese” tadındaki kitapların arasına o an girmişti bile. 250 sayfalık  kitabı neredeyse iki ayda bitirdim ama altı ay yanımda taşıdım. Tüm baharı ve yazı birlikte geçirdik. Açıp açıp altını çizdiğim yerleri tekrar tekrar okudum. Sanırım Murat Gülsoy’un en sevdiğim yeni kuşak yazarlar listesinde olması da her kitabında şaşırtması, kendini tekrarlamaması, kitaplarında farklı müthiş bir dünya yaratması ve kitaplarının sonunda okuyucuyu hep “Niye bitti ki bu kitap şimdi!” duygusuyla bırakmasından  kaynaklanıyor.

Baba, Oğul ve Kutsal Roman orta yaşlı, mutsuz, ismini bilmediğimiz bir yazarın gözaltına alınması ile başlıyor. Yazarın gözaltında geçirdiği süre içinde bir yandan “Suçlu mu? Suçsuz muyum?” sorularına aradığı cevabı okurken bir yandan da yazarın iç dünyasında geziniyoruz. O sorgulama roman boyunca sinematografik bir anlatımla rüya ve gerçek arasında devam ediyor. Roman baştan sona birbirinden ilginç karakterleri, akıcı anlatımı ve tahlilleri ile sizi alıp götürüyor.

Murat Gülsoy, psikoloji yüksek lisansı yapmış olmasından da olsa gerek, romanın başkahramanı olan yazarın bilinçaltını zor bir tığ işi örneğini hayata geçirir gibi ince ince örmüş. Delirmekten korkan, topluma katılmayı reddeden, giyimine kuşamına özen göstermeyen, ölüm korkusu olan yazar, geçmişte ve bugün yaşadıklarını sorgulayıp bir bağ kurmaya çalışırken bir yandan da rüya ile gerçeklik arasında gidip geliyor.  

“Önündeki zaman diliminin ardında bıraktığından kesinkes daha az olduğunu fark eden tüm insanlar gibi ben de ölümden korktuğum için yaşamayı askıya alıyorum belli ki! Aydınlanma anı: Sadece yazarken zamanı askıya alabiliyorum sadece yazarken ölümden korkmuyorum” 
syf 136

Gülsoy’un romanlarında ve öykülerinde de sıkça karşılaştığımız rüya teması bu romanda da yazarın bilinçaltını anlamamız için bize ipuçları veriyor. Yazarın iç sesi olarak karşımıza çıkan Yüzüklerin Efendisi’nden Gollum ile Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanındaki Olric’in sahneye çıktığı anlar genel itibariyle düşündüren ve sorgulatan romana mizahi bir tat katıyor. Bastırılmış arzuların dışa vurumu başka romandan iki karakterle rahatsız etmeden, tam da yerinde dedirtecek şekilde yeni bir romanda ancak bu kadar keyifli can bulabilirdi.

Roman boyunca;

Dini bir hikaye olan Yedi Uyurlar'dan ismini alan, yazarın rüyalarının başkahramanı, bazen puro içen bir köpeğe dönüşen Kıtmir,

Yıllar sonra yazarın karşısına çıkan, üniversite yıllarında tutkuyla sevdiği, birlikte olduğu ama asla gerçekten sahip olamadığını düşündüğü akademisyen Asena,

Yazarın, Aşiyan’da Kıtmir'i gezdirirken Nabokov okuması dikkatini çektiği için tanıştığı asi genç kız Merve,

Mervenin sürekli uyuyan ve rüyalarını not eden gizemli dedesi,

Ve kitabın sonunda sizi şaşırtacak hakkında fazla detay vermek istemediğim Zuhal ile tanışacaksınız.

Kitabın başında Pedro Calderon De La Barca’ya ait “Gerçekten rüya görüyorsam, belleğimi durdur ulu Tanrım, tek bir rüyanın bunca hayali barındırması olanaksız, hepsinden kurtulup aklından çıkarana ne mutlu” ve Tanpınar’a ait “Şimdi hastalığını da, tedavisini de biliyor. Yaman adamdır. Mükemmel bir kültürü vardır. Sonra iradesi… Bu irade sayesinde öyle bir rüya gördü ki!...” cümlelerini okuduğumda nasıl bir romanın içine düşeceğimi tahmin etmiştim. Ama hayal edebileceğimden çok daha güzel bir dünyaya, rüyaya düşmek gibiydi Baba, Oğul ve Kutsal Roman.

Açık söylemek gerekirse anlatamayacağım kadar keyifle okuduğum bu roman tam anlamıyla “Anlatılmaz yaşanır” sözünü karşılıyor. Hani bazı filmler vardır, karşınızdakine anlatmaya çalışırsınız ama ne kadar anlatırsanız anlatın filmdeki duyguyu veremeyeceğinizi bilirsiniz ve “İzlemen lazım, anlatmakla olmaz.” diye konuyu kapatırsınız ya, işte Baba, Oğul ve Kutsal Roman’da öylesi bir kitap.

“Ruhum devlet binası gibi zaten. İlk sarsıntıda kolonlar kirişlerden ayrılıyor.”   syf 222

Kitap boyunca karşınıza çıkacak Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay,  Franz Kafka, Jorge Luis, Borges ve Vladimir Nabokov, Edgar Ellan Poe, Çehov, Orhan Pamuk, George Orwell, Herakleitos ve daha nicelerinin bu romanda yer almaktan ne kadar mutlu olduğunu hissedeceksiniz. Nasıl yani diyenleriniz için, söylemiştim bu roman anlatılmaz, okunur.

2012 yılının en iyi 10 romanından biri seçilen "Baba, Oğul ve Kutsal Roman" okudum demek için bir kere ama sindirmek için birkaç kez okunabilecek romanlardan. Aylar önce okumama rağmen böyle güzel bir romanı anlatmayı başarabilir miyim duygusuyla bugüne kadar yazmamıştım. Hala da "Baba, Oğul ve Kutsal Roman'ın sıradan bir roman olmadığını gerçekten anlatabildim mi acaba?" kaygısını taşıyorum.

Kitap boyunca sol yanımda oturan şeytanın, sağ yanımdaki umudunu kaybetmeyen meleği sürekli “Böyle bir kitap yazamayacağını biliyorsun!” diye öldürmesine yüzlerce kez tanıklık ettim. Bir de araya kendi iç sesim “Susun biraz kitap okuyoruz!” diye ani çıkışlarıyla karışınca evlere şenlik bir psikoloji  ile okudum kitabı.

"Sen de biliyorsun ki hepimiz mutsusuz. Bu çok derin, varoluşsal bir şey. Hayatın boktan bir yalan olduğunu kısa süre sonra da hiçbir bok anlamadan terk edip gideceğimizi biliyor olmanın getirdiği bir gerilim bu." syf 229 
Kitabın başkahramanı olan yazar, kitabın daha ilk sayfalarında “Lolita gibi bir kitap yazamadıktan sonra yaşamak niye…” diyor. Ben de soruyorum “Baba, Oğul ve Kutsal Roman” gibi bir kitap yazamadıktan sonra yaşamak niye? 
Keyifli okumalar


7.01.2013

İstanbul'a kar değil aşk yağıyor...



İstanbul'a öykü yağıyor.

Öyküde bir adam,

Galata’da bir kafede çay içiyor. Yıllar sonra ilk kez geldiği bu şehirde bir kış günü ayrıldığı aşkını hatırlıyor. Hatalıydım ama o gün kar yağsaydı belki de ayrılmazdık diye düşünüyor. Tanıştıkları o karlı gün, kızı düşünce tutup kaldırmıştı ya kolundan, belki o günün hatrına yüreğimi ayazda bırakmazdı diye bir iki damla gözyaşı akıtıyor.

İstanbul'a kar değil, öykü yağıyor.

Öyküde bir kadın,

Elinde örgüsü dışarı bakıyor. Kendisini karların üstüne bırakan çocuğu görünce gülümsüyor. Yıllar önce karlı bir günde, okulun girişinde düştüğü günü hatırlıyor. Kolundan tutup kaldıran eski sevgilisi aklına geliyor. Ayrılalım dediğimde “gitme” deseydi keşke, diye içinden geçiriyor. Bir daha öyle sevmediği gerçeğiyle yüzleşince bir iki damla gözyaşı akıtıyor.

İstanbul’a kar yağıyor

İstanbul’un her yanına kardan sebep aşklar dağılıyor.

Kimileri tekrar düşmeyi,

Kimileri düşünce kaldıracağı birilerini hayal ediyor.

Kar, öykü oluyor.

Aşkı kardan olanların öyküsü eriyip gidiyor. 


5.01.2013

Niye Savaşıyoruz?


2012 yılı ile ilgili upuzun yazı yazmak istiyordum aslında. Kısa bir almanak tadında. Daha sonra 2012'den aklımda nelerin kaldığını düşününce bunun pek de iç açıcı bir yazı olmayacağını fark ettim ve vazgeçtim. Malum iyiler genelde çabuk unutulur. Akılda kalanlar da daha çok yaşanan kötü şeylerin izleri olur.

Savaşlarıyla, ölen masum insanlarıyla hatırlayacağımız 2012'den sonra, 2013'te tüm savaşların bıçak kesiği gibi birden bitmesini, insanların birbirini sevmeyi öğrenmesini istemek ne yazık ki hayalden öteye gidemiyor. Ama en azından savaşın anlamsızlığını anlatmak, insanların bunun farkına varması için çabalamak hayal değil...

İşte bu yüzden de 2013'ün şu ilk günlerinde  savaş gerçeğini farklı açılardan anlatan iki filmi izlemek ve izlettirmek neredeyse olmazsa olmaz tadında. Fillmloverss sitesinin "Yıl Olmuş 2013 Siz Hala İzlemediniz mi?" konsepti için yazdığım "Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok" ve "Yağmurdan Önce" sadece bugün değil bundan sonraki yıllarda ara sıra izlenmesi gereken iki film. 


Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

“Savaşacaksak, niye savaşırız? Neden bu konuyu düşünmeyiz? Ben bu savaşı istemedim. Birisi savaşı istemiş olmalı. Belki İngilizlerdi. Hayır, bir İngiliz vurmak istemiyorum. Buraya gelmeden önce hiç İngiliz görmemiştim. Ve sanırım onların çoğu da buraya gelene dek hiç Alman görmemişlerdi. Hayır, eminim ki onlara da bu konu sorulmadı. Öyleyse birilerinin bazı menfaatleri olmalı”

1930 yılında çekilmiş Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok filminde savaşın sorgulandığı sahnelerden birinde geçen bu replikteki “Savaşacaksak, niye savaşırız?” sorusuna hala birçoğumuzun verecek bir cevabı ne yazık ki yok. Çünkü 19. yüzyıldan bu güne aslında pek fazla bir şey değişmedi dünyada... 21. yüzyılda olmamıza rağmen hala savaşın bir kazananı olmadığını anlamayan milyonlarca insan var. Nefret ve kinle dolu... Dünyanın birçok yerinde hala bildiğimiz ve bilmediğimiz birçok savaş var.

18 yaşında, I. Dünya Savaşı’nda asker olarak savaşmış Erich Maria Remarque’nin savaşta her ne olursa olsun herkesin kaybettiğini anlatan kitabı “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” tan sinemaya uyarlanan, yönetmenliğini Lewis Milesstone’un yaptığı, en iyi film ve en iyi yönetmen dalında Oscar ödülü kazanmış film, o dönemde, kitabı gibi birçok ülkede yasaklanmıştır. Film I. Dünya Savaşı sırasında milliyetçi bir öğretmenin öğrencilerine gönüllü olarak savaşa katılmalarının ne kadar kutsal ve onurlu bir davranış olduğunu anlatmasıyla başlıyor. Filmde 18 yaşındaki Alman gençlerin gözünden savaşın acımasızlığı, hiç tanımadıkları halde düşman bildikleri bir insanı öldürmenin ruhlarında bıraktığı kapanmayacak yaralar ve savaştan sağ dönseler bile bir insanı öldürdükten sonra hiçbir şeyin artık aynı olamayacağını anlatılıyor. En önemlisi de savaşların neden yapıldığını sorguluyor.


Cephede ya yaşıyorsundur ya da ölüsündür. Hepsi bu! Orada harcandığımızı ve yaşasak da ölsek de mahvolduğumuzu biliyoruz. Vücutlarımız toprak, düşüncelerimiz çamur bizim ve ölümle yatıp ölümle kalkarız. Aranızda hiçbir şeyi halledemediğiniz ve bu şekilde yaşayamadığımız için biz helak olduk.”

Eksikleri olsa da, 1930 yılında çekilmiş olmasına rağmen savaş sahnelerindeki başarı, kitaptaki duyguyu birebir yansıtması, en önemlisi de dünyada birçok ülke hala savaşın ortasındayken içinde “Eğer üniformalarımız ve silahlarımız olmasaydı biz kardeş olabilirdik.” cümlesi geçen bu film izlenmeyi hak ediyor. Bu güne kadar yapılmış savaş karşıtı en iyi film olduğunu düşündüğüm filmde hafızalara yer eden birçok sahne var. Ama belki de en dokunanı filmin sonu…

 Tanrım bunu bize niye yaptılar? Sen ve ben sadece yaşamak istedik.

Hepimizin tek istediği bu, elbette barış dolu bir dünyada…

Yağmurdan Önce

“Barış bir istisnadır, kural değil.”

Büyük savaşlar belki de en küçüklerle başlıyor. En yakınımızdakini, zamanında en sevdiğimizi düşman görmekle…  

"Burada silahlar tekrar patlamayacak. İnsanlar huzur içinde"                          "Bosna için de bunu diyorlardı. Ama şimdi dünya bir sirki izliyor."
                                                                                               
Milcho Manchevski'nin yönettiği 1994 yapımı  “Yağmurdan Önce” , "Sözcükler, Yüzler ve Fotoğraflar" olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Yugoslavya’da yaşanan iç savaş sırasında birbirine dost yakın köylerde, zamanında beraber yaşayan farklı kökenden farklı dinden insanların birbirlerinden vazgeçmelerini anlatıyor. Filmin her bölümünde bağı yokmuş gibi anlatılan hikâyeler sonunda birleştiğinde öylece durup kalıyorsunuz. Filmde Rade Serbedzija’ın canlandırdığı Alexander Kirkov isimli fotoğrafçının gözünden savaşa bakılan sahnelerde savaşa taraf olmanın ya da tarafsız kalmanın sonuçlarını görüyorsunuz. Sessiz kalmanın da aslında taraf olmaktan bir farkı olmadığını anlıyorsunuz.

 Burada kavga için bir neden yok.
 Bir neden bulurlar savaş bir virüstür.


İlk bölüm olan “Sözcükler” Makedonya’da bir manastırda geçiyor. Rahip adayı Kiril’in manastıra saklanan bir Müslüman kız için göz aldıklarını anlatıyor. İkinci bölüm “Yüzler” ise Makedonya’dan çok uzakta Londra’da geçiyor. Pulitzer Ödüllü fotoğrafçı Alexander Kirkov ile bu bölümde tanışıyoruz. "Barış bir istisnadır, kural değil." deyip seyirciyi düşüncelere saldığı bölümde yaşamadığınız her savaşa sessiz kalabilirsiniz ama kendinizi ne zaman bir savaşın içinde bulabileceğinizi bilemezsiniz mesajı veriliyor. Son bölüm “Fotoğraflar”da ise her şey birbirine bağlanıyor. Yıllar sonra döndüğü köyünde tarafsız kalmayı değil, barıştan yana taraf olmayı seçen Alexander Kirkov’un başına gelenler anlatılıyor. İşte o son bölümde filmin başında söylenen Mesa Selimovic’in “Kuşlar çığlık atarak siyah gökyüzünde kaçışıyor, insanlar sessiz, beklemek acı veriyor.” sözü anlamını buluyor.
Birleşmiş milletler nerede?
 Gelecek hafta cesetleri gömmeye gelirler.

Makedonya’dan Oscar’a  aday gösterilen ilk film olan Yağmurdan Önce, oyunculuklar, konusu ve işleniş tarzı kadar sinematografisiyle de çok etkileyici bir film. Sayısız yarışmada en iyi film dalında aday gösterilen ve ilk kez gösterildiği Venedik Film Festivali’nden de 5 ödülle dönen film aynı zamanda New York Times’ın  “Çekilmiş En İyi 1000 Film” listesinde de yer alıyor. Her açıdan izlemeye değer bu filmi arşivinizde bulundurmak isteyeceğinize eminim.

Özetle 2012 birçok dünya ülkesi ve milyonlarca insan için savaşın tam da göbeğinde geçti. Kurulan tüm hayallerin sadece “barış” üzerine olduğu yerlerde tanımadığımız birçok insan öldü. Kimi zaman sesimizi çıkardık, kimi zaman uzaktan sadece izledik. “Savaş çıkmış biliyor musun?” sorusu artık hepimiz için neredeyse “Hafta sonu ne yapacaksın?” sorusu kadar doğal bir soru haline geldi.  Savaş kelimesi ne yazık ki fazlasıyla hayatımızın içinde, sözlükte bir kelime olarak kalacağı günlerden belli ki çook uzaktayız. İşte tam da bu sebeple birçoğumuz biliyor ve tepki gösteriyor olsak da bir kez daha savaşın anlamsızlığını hatırlamak, hatırlatmak için “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” ve “ Yağmurdan Önce” izlemeye değer iki film. 2013’te tüm dünya için dilenebilecek şeyler sanırım, barış ve huzur… 

Barışa inanların artması dileğiyle,

Sevgiler,