31.12.2012

2013 Nasıl Bir Yıl Olsun?



Kim ne istiyor, bekliyor yeni yıldan?  

Hadi bakalım sayalım mı?

İlk önce umarım hepimizin hayallerimize biraz daha yaklaştığı bir yıl olur.

Sonra sağlığımızın, bizi mutlu edenlerin ve sahip olduğumuz her şeyin daha fazla kıymetini bildiğimiz bir yıl olsun.  

Bol bol hayal kurduğumuz bol bol ürettiğimiz  bol bol okuduğumuz, yazdığımız ve onlarca güzel film izleyip hayallere daldığımız bir yıl muhakkak olsun.

Sonraaaa,
 


Koca koca adamlar bıkmadınız motoruymuş, egzoz borusuymuş yok çekiş gücüymüş anlatmaya, madem o kadar istiyorsunuz o arabalar da sizin olsun. :)





                                                                         



Kızlarrr, taktınız o ayakkabı ile çantaya ama sizden değerli mi hepsi sizin olsun! :)









Şu kitapları okudukça alabilsek keşke ama boşver ben de senin gibiyim koyacak yer bulamadığımız halde tüm kitaplar bizim olsun. :)


Ayy hangi takımı tutuyorsunuz bilmiyorum! Hepsi şampiyon olsun desem olmaz. O zaman biri Türkiye’de şampiyon olsun, biri UEFA kupasını alsın biri de Şampiyonlar Ligi kupasını. Böyle oluyor mu? Olmuyorsa da amannn! Gönüller şampiyon olsun!

 




Bu sene ille de evleneceğim diyenlerin “ohh be sonunda" dedikleri yıl olsun. Özetle gelin çiçeğini attığın olmadı yakaladığın yıl olsun. Çiçeği kapacağım diye fazla zıplama Allah muhafaza ! :)

Yiyip yiyip zayıflamanın hala bir yolu yok ama İsviçreli bilimadamlarının artık bu konu üzerine çalıştığı bir yıl olsun. Bak bu kesin olsun! :)

Bol bol dans ettiğiniz, sevgilisi dans etmeyi sevmeyenlerin onları tango kursuna gitmeye ikna edebildiği bir yıl olsun. Hahaha zor ama! :p




Hayal ettiğiniz ev sizin olsun, illa şömine mi istiyorsun peki o da olsun bari ne yapalım. Odunları siz taşıyacaksanız benim için sorun yok yani :)

Esra Ceyhan’a inat kızım ya da oğlum diyeceğin bir evcil almaya mı karar verdiysen o da senin olsun.  





Yeni yerler mi keşfetmek istiyorsunuz ? Hiç durmayalım şimdiden neresi diye bakmaya başlayım derim. Bol bol uçak bileti bizim olsun.Olsun mu? Olsun ablan sana kurban ossuuun! Bu kısmın konuyla alakası yok ama o da ossun :)











Sevdiklerimizle kalabalık şenlikli yemeklerimiz olsun. Sofrayı siz kurun yemekleri ben yaparım. Kaç kişi olacağız?


Sevdikleriniz sizi sevdiğini her zaman dile getirmese de sizin bunu her saniye hissedeceğiniz bir yıl olsun.Nasıl olacak o demeyin olur olur o da olur :)




Bol bol çikolata yerken vicdan azabı çekmeyeceğiniz bir yıl olsun. Ama siz yine de şansınızı fazla zorlamayın derim. İnan olsun sonra ... :)






Ama en çok,

Çocukların mutlu olduğu, çocukları mutlu edebildiğimiz bir yıl olsun.

Çocuklar gibi içten kahkaha attığımız,

Umudumuzu kaybetmeden yaşadığımız,

Kendimize inanmaktan vazgeçmediğimiz,

Huzurlu olduğumuz,

İstediğimiz işe kavuştuğumuz :) 

Herkesi olmasa da büyük çoğunluğu önyargısız sevdiğimiz ya da olduğu gibi kabul edebildiğimiz,

Kimsenin kalbini kırmadığımız, en azından kırmamaya çalıştığımız,

Doğaya zarar vermediğimiz, zarar verenlere gereken cevabı verdiğimiz,

Barışa inandığımız, barışa inanmayanları savaşın anlamsızlığına ikna ettiğimiz,

Adaletin sözde kalmadığı yerini bulduğu bir yıl olsun.

EEE canım benim daha ne ossun? :) Bundan iyisi inan Şam'da değil, her yerde KAYISI :D

İyi SENELER 




28.12.2012

Esra Ceyhan için sakıncası yoksa SEVİYORUM ULEN



Her gün bir kadının koca şiddetiyle öldürüldüğü, bir genç kızın töreye kurban gittiği ülkemde konuşacak konu kalmadı da insanların neden hayvanlarına canım, cicim, kuzum, kızım, oğlum dediğine takılıverdik. Hatta Esra Ceyhan kendi programında bunu söylerken girdiği kahkaha krizi karşısında birçoklarımız bunun gülünecek nesi var deyip tabir yerindeyse öküz trene bakar gibi baktık. Komik olan neydi? Bazen öküz olmak insan olmaktan iyi geliyor. (!)

Ortalık sevgisiz insanlardan kırılırken…  Sokakta “Ahaa şimdi adam indirecek tadında anlardan, off kadın çocuğuna ne biçim vurdu!” dakikalardan bıktığımız şu günlerde sevgisini bir hayvana layık gören insanlardan ne istiyoruz? Kimisinin çocuğu olmadığı için, kimisi yalnızlığını paylaşmak için, kimisi kalabalık ailesine sevimli birinin renk katacağını düşündüğü için hayvan besliyor. Sebebi her neyse ne, kime ne! O hayvancığa nasıl seslendiği pardon da kimin üstüne vazife? İster kızım der, ister oğlum, ister sevgilim der, ister aşkım. Yetmedi! İster mezar yaptırır, ister altından saraylar, ister masasında bir tabak da ona ayırır, ister koyun koyuna yatar. Pardon kime ne!

Esra Ceyhan için de bir sakıncası yoksa benim de bir Puffin’im olsa ensesinden tutup öpücem, ohhh yirim senin ağzını burnunu diye mıncıklıycam, miniğimi alıp gezmeye gidicem, kızım, oğlum diyeceğim. Şimdi birçoklarınızın Puffin mi dediğini duyar gibiyim. Evet Puffin. Türkçede deniz papağanı dense de ben Puffin demeyi daha çok seviyorum. Çünkü onun çizgi film karakteri gibi sevimli tipine daha çok yakışıyor. Bir bilseniz nasıl seviyorum! Deli miyim? Hayır J

İki sene önce bir fotoğraf sitesinde gördüm fotoğrafını. Evet itiraf ediyorum gerçek mi diye inanmakta zorlandım. Özellikle benim o zaman gördüğüm fotoğraftaki yüz ifadesi o kadar şirindi ki, böyle hayvan mı olur, biri çizmiş bunu dedim. Fotoğrafta hayvanın adı da yoktu. Başladım kuş türleri diye araştırmaya ve sonra bir baktım ki Puffin! Atlantik Okyanusu kıyılarında yaşayan papağanımsı gagalı, bazen mahzun mahzun bakan, bazen fazlasıyla şapşal ve komik olan, yenesi, ısırılası, kucaklanası, alıp evirip çevirip sevilesi  komik tipli kuş. Yabancı internet sitelerin birinde penguen ile arasında fark bagel ile doughnut arasındaki fark kadar  diye anlatılan ne kadar yerse yesin en fazla 500 gr ağırlığında olan cicim benim o. 

Esra Ceyhan için bir sakıncası yoksa “Ohhhh ısırırım ben onun o güzel ağzını burnunu” demek istiyorum. Tabi siz onun o küçük cüssesine bakmayın göçmen olan kuşlarımız yeri geldiğinde Güney Afrika’ya da Yeni Zelanda’ya da uçuyorlar. En çok sardalya, ringa ve kum balığı seven Puffincikler yırtıcı martılara av olmazlarsa en fazla 20 yıl kadar yaşıyorlar. Sessizce ve 1 dakikada 400 kez kanat çırpabiliyorlar hatta saatte 88 km. hızla uçabiliyorlar. 

Esra Ceyhan için bir sakıncası yoksa “Ahh ben senin o küçük cüssenin performansına ölürüm bebemmm” diyebilir miyim?


Hadi şaka bir tarafa yine iyisiniz. Oydu, şuydu, buydu derken Puffinleri de  tanımış oldunuz. J

Gelelim sadede! Arkadaşlar bunlar boş işler! Bırakalım da kim kimi istiyorsa sevsin. Dünyanın her bir yerinde savaş varken, birileri savaş nidaları atarken, bırakalım da sevgi dolu insanlar neyi severlerse sevsinler. Elbette hepimiz bu ülkenin her bir yanında aç, soğukta dışarılarda, yokluk içinde büyüyen çocuklar ya da yetişkinler olduğunu biliyoruz. Hani besledikleri hayvanlara para harcayan insanların eleştirildiği bir nokta da bu ya! Dışarıda onca aç varken neden o hayvancıkların mamalarına o kadar para veriyorlarmışmış.  Ah be ablacım, abicim bırakalım bu işleri. Ben inanıyorum ki bir hayvana yüreğini evini açmış bir insanın, bir insan için de yapmayacağı şey yoktur. Hadi farz edelim ki hayvancıklarından başka kimseyi düşünmüyorlar, iyi de sana ne! Bana ne! Bize ne! Kime ne! Eğer canınız sıkılıyorsa, illa birilerine saralım havasında iseniz hiçbir konuda elini taşın altına koymayanlara, yüreklerinde ne hayvan ne insan için doğru dürüst sevgi taşımayanlar için konuşsanıza.

Ve son olara Esra Ceyhan için bir sakıncası yoksa hayatımda bir kez bile yakından görmediğim ve belki hiç göremeyeceğim ama canım sıkılınca fotoğraflarına baktığım sevgili Puffinler sizi “SEVİYORUM ULEN” 

Yakalarsam mıncıklayacağım haberiniz ola! 

Bu arada Esra Ceyhan'a genelde şiir,öykü,film vs paylaştığım bloğumda bu çok sevdiğim Puffinciklerimin muhteşem fotoğraflarını paylaşmama fırsat verecek mevzuu yarattığı için teşekkürü borç bilirim. Öhööö!



PS1: Hayatım boyunca hiç evcil hayvanım olmadı yani bu yazı evcil hayvan besleyen birinin tepkisi değil.

PS2: İki hafta önce evimize kısa bir süreliğine Bani isimli bir tavsan misafir oldu. Ve dün itibariyle bizi terk edip kendi evine gitti. Müsaadenizle ona seslenmek istiyorum. Bani, seni şimdiden çok özledim. Havuç yerken kütürtmeni, sürekli oynattığın burnunu, bir de mutlu olduğun anlardaki garip zıplayışını.



Sevgiler,
Çok uzaklardan seveniniz Kübra :)


26.12.2012

Boş Zaman





2012 başında ilk kez yıl boyunca neleri okuyacağıma dair bir karar aldım. Yeni çıkacak öykü kitaplarına, romanlara aldırmadan… İlk olarak yıllar önce okuduğum Dünya klasiklerini ve Türk edebiyatının olmazsa olmazlarını tekrar okumaya karar verdim. Yanına da benim yaşlarımda yeni yazarlardan kitaplar ekleyecektim. İşte bu listeyi oluşturduğum kağıda “Hakan Bıçakçı okunacak” diye not aldım. Yıllarca adını duyduğum yazarlardan biriydi ve ne yazık ki okuma fırsatını bulamamıştım. Çok şey kaçırmışım.

Yılın ilk ayları, tez çalışmam yüzünden okumak zorunda kaldığım kitaplara ayrılınca Hakan Bıçakçı kitaplarına ancak temmuz ayında kavuştum.  Hangilerini alacağım konusunda kararsızdım. Malum genç yaşına rağmen –ki kendisi 1978 doğumlu-  birçok kitabı var. Ben Tek Siz Hepiniz (öykü 2011), Karanlık Oda (roman 2010), Apartman Boşluğu (roman 2008),  Bir yaz Gecesi Kâbusu (öykü 2005), Boş Zaman (roman 2004) Rüya Günlüğü (roman 2003) Romantik Korku (roman 2002)

Ne mi yaptım? Kitapçıya gittim. Biri öykü biri roman olmak üzere iki kitabını alacağıma karar vermiştim.  Ve kitap kapaklarına baktım. Evet, kitap kapaklarına göre karar verdim. Kitapların kapakları inanılmaz etkileyiciydi.  Şimdi bazılarınızın “Aman ne bilinçli bir okur, kitap kapağına bakıp hangi kitabı okuyacağına karar veriyor.” diye eleştirdiğinizi duyar gibiyim. Hayır efendim, önce kitaplarla ilgili eleştirileri okudum. Biri de, bir kitabı için kötü bir şey söylememiş, ben ne yapayım.  Herkes  “Aman da aman Hakan Bıçakçı ve okunası kitapları” tadında... Kötü eleştiriler varsa da ben onlara denk gelmedim. Kaldı ki sanat söz konusu olduğunda eleştirilere pek itibar ettiğim de söylenemez. Okuduğum eleştiriler  “Hakan Bıçakçı mı? Acayip kötü bir yazar kitapları da bir halta benzemiyor.” deseydi de herkesin o bir halta benzetemediği kitapları bu sefer sabırsızlıkla okurdum. Sanat bu, birilerinin kötü dediğinde siz ne bulacağınızı, size ne hissettireceğini bilemezsiniz. Bu sene en çok beğendiğim Gergedan Mevsimi, Babamın Sesi, Gözetleme Kulesi gibi filmleri koca sinema salonunda üç beş kişiyle izlediğimi düşünürsek daha fazla açıklamaya gerek yok sanırım.


Neyse kitap kapaklarına bakıldı. İlk önce “Boş Zaman” gözüme takıldı. Zaman takıntısı olan biri olarak ilk önce "Boş Zaman" sonra da öykü kitapları arasından “Ben Tek Siz Hepiniz” seçildi. Her ikisini de okudum ve çok beğendim. Ama bu yazıda sadece Boş Zaman’dan bahsedeceğim.

Koltuklara çökmüştük. Meraklı gözler üzerine kenetlenmiş beni ağır ağır kemirmeye başlamıştı. Hastaymışım gibi bakıyorlardı. Tek kusurum geçmişimin ancak bu sabaha kadar uzanıyor olmasıydı. Ben onların geride bırakmış oldukları günlerin bir parçasıydım. Hepsi ortak geçmişlerinden bir takım izler ve işaretler taşıyordu. Bense olmayan geçmişimle onların bu fevkalede düzenini bozuyordum. Yüzlerine yapışmış olan tereddütlü gülümsemelerin, huzursuz kımıldanışlarının, kaçan gözlerin arkasında hafızasızlığımdan kaynaklanan derin ve yabani bir keder vardı.

Kitapta geçirdiği hafıza kaybı sonrası hiçbir şey hatırlamayan bir adamın kendini arayışı anlatılıyor. Kendini ararken bir yandan da gözlerini açtığında yanında olanların kim olduğuna dair ona anlattıklarının ne kadar doğru olup olmadığını sorguluyor.  Düşünsenize! Bir gün gözlerinizi açtığınız evdeki her şeye yabancısınız, karınız olduğunu söyleyen insana, oğlunuza, size ağlayarak sarılan annenize… Onlar sizi her halükarda sevecek olanlar. Ya onların da olduğunuzu sandıkları kişi değilseniz. İşte hafızasını yitirmiş karakterimiz Harun kitap boyunca bunu sorgulayacak. Çoğunlukla bir gerilim filminden fırlamış rüyalarıyla okuyucuyu da sorulara boğuyor.  Sorduğu sorular ile öyle noktalara değiniyor ki, bu kadar da şüpheci olacak ne var canım diyemiyorsunuz.

"Sen yirmi yedi yaşındayken, altı yaşındaki bir oğlan çocuğuna tecavüz etmiştim" dense örneğin, kendimi bu acı veri ışığında yeniden değerlendirecektim. Aynadaki yüzüm sürekli değişecek. Her yeni cümle yeni bir bilgi, yeni bir yüz... İki kişinin hayatını kurtarmıştın, iki adam öldürmüştün, 1994 yılında koskoca bir ormanı yaktın Harun, Heybeliada'da, kasıtlı, şu ağaçlık var ya, o senin üniversitede başlattığın bir kampanya sayesinde var, bir ölüyü mezardan çıkarıp, o yaşlı adamı ölmekten kurtardın, nasıl kıydın zavallıya, bütün öğrencilerin sana tapar Harun, hepsi tiksinir senden, tam sekiz kere arabanın lastiğini patlattılar, boyası çıkmış kalkit bir İsviçre çakısıyla bir kız öğrencini boş sınıfın köşesine sıkıştırıp, bir gün okula gitmesem ararlar: 'Hocamız iyi değil mi, bir şeyi yok?' Can'ı dövmüştün bir gece, minik burnundan koyu renk kanlar boşalmıştı, hala izi durur halıda, koltukların yerini sırf bu yüzden değiştirdin, içkiliydin bir hayli, ağzına içki koymazdın, kırk yılda bir bira o kadar..."

Bıçakçı, hafızasını yitirmiş bir insanın çaresizliğini kitap boyunca sizi boğmadan, karşınıza sürekli haklı gerekçelerle “Harun da kaygılanma işini biraz abartmıyor mu?” demenize mani olacak şekilde ortaya koyuyor.  Karısının, ailelerinin geleceğini söylediğinde kendine sorduğu “Senin annenlerle benimkileri nasıl ayırt edeceğim? Bu soruyu sormadım, düşündüm yalnızca.” sorusu ya da öldüğünde hayattayken ne paylaştıklarına dair en ufak bir fikri olmadığı babasının mezarı başındakiBütün kalabalık bana bakıyordu. Yıkılışımı perişanlığımı ve acımı tüm ayrıntılarıyla incelemeye çalışıyorlardı. Babası toprağa verilen genç bir adamın hazin tepkilerini canlı canlı izleme olanağı bulmuş olmanın müthiş hazzı içindeydi hepsi. Bütün yüzüm uyuşmuş, nasıl bir ifadeye bürüneceğini şaşırmıştı. Öyle ki o an için yüz ifadem benden bağımsızdı.” diye anlattığı o anlar sorabileceğiniz tüm sorulara, yapabileceğiniz eleştirilere dur diyor.

Kısacası kitabı dili ve kurgusu ile çok beğendim.  Kitabı sonuna gelmeden tahmin etmeyi seven okurlardansanız Harun’un bolca gördüğü rüyalara takılıp rüya analizi yapmaktan ya da  sorduğu sorulara sürekli cevaplar aramaktan belki biraz yorulabilirsiniz. Ama bu tamamen okuyucu ile ilgili. Aksi takdirde hızla okunan, yazar burada ne demeye çalışmış diye birkaç kez okumaya gerek duyulan cümleler yok içinde. Genelde birkaç kez okuduklarınız Hakan Bıçakçı’nın müthiş tasvirleri oluyor sadece. Beğendiğim cümlelerin bir kısmı…

Tanımadığım ama beni tanıyan bütün bu kalabalık, farklı zamanların içinden fışkıran felçli gözbebekleriyle hiç ses çıkarmadan kanımı emiyordu.

Göremediğim ve dokunamadığım ama kocaman bir ağaca benzediğini hissettiğim geçmişin kırık dal uçları, kurumuş yaprakları ve kabukları zarfın içine dolmuştu.

Her soru koca bir kürek dolusu toprak gibi üzerime dökülüyordu.

Dünyaya bilinçli halde gelmiş bir bebek gibiydim.  Eşyayla samimi, canlılara yabancı… Nesnelerin ne olduğunu ve ne işe yaradığını bilen, insanların kim olduğundan ve neşe yaradığından habersiz. İçi, keşfetmenin sihirli merakı yerine hatırlayamamanın kahredici işkencesiyle dolu fazla gelişmiş, sorunlu bir bebek

Özetle kitap fazlasıyla okunmayı, Hakan Bıçakçı’da fazlasıyla kıskanılmayı hak ediyor. Kendisini tüm kitaplarını okuyacaklarım listesine ekledim. Kendisi bundan önce sizlere bahsettiğim “Hanımların Dikkatine” kitabının yazarı Seray Şahiner ile birlikte son zamanlarda herkesin konuştuğu Kayıp Şehir dizisinin de senaristlerinden.  İster istemez bu sene başında iyi ki bu iki yazarı okumaya karar vermişim demeden edemiyorum. Daha bitmedi! Hakan Bıçakçı'nın aynı zamanda son zamanlarda keyifle dinlediğim ve birçok kişinin de dinlediğini bildiğim Büyük Ev Ablukada grubunun gitaristi olduğunu duydum. Hatta gruptaki ismi de  "Ben tek siz hepiniz"miş. Biz Türkler nasıl diyorduk? On parmağında on marifet J

Kitap nasıl mı bitiyor. 
Kitabın son cümlesi  “Keşke bunu o zaman yapsaydım diye düşündüm.” 
Neyi mi? Biliyorum ama söylemem. 
Evet kitabı okuyacaklar parmak kaldırsın bakalım. 


18.12.2012

Seni Seviyorum Demek İçin Son Üç Gün...



Seni Seviyorum demek için son üç gün olsaydı, diyebilecek miydin?

21 Aralıkta kıyamet kopacak mı? Dünya son bulacak mı?

Hayır kopmayacak. Beklenen son gelmeyecek. 

Ya her şey son bulacak olsaydı? Yapamadığımız, söyleyemediğimiz ne çok şey olacaktı hiç düşündünüz mü? Şimdi biri çıksa ve dese ki 21 Aralık gerçekten son diye, ne yazık ki şu son üç günde gerçekleştiremem hayallerimi… 

Kurgulanmış ama bitmemiş öyküler, tek ayağı hep sallantı da şiirler, başlanmış yarım kalmış senaryolar, tekrar giyilmeyi bekleyen flamenko ayakkabıları, yazılacak briefler, lansmanlar hayallerimin başrol oyuncuları öylece yarım kalacak aynı sahibi, adresi belli ama gönderilmek için doğru zamanı bekleyen mektuplar gibi. 

Kavuşacakları bir an olmayacak yarına.

Oysa üç gün… Hayalleri gerçekleştirmek için kısa, sevdiğinize onu sevdiğinizi söylemek için uzun bir zaman!

O zaman hiç vakit kaybetmeden başlamalı, tekrarlamalı bolca, çokça söylemeli hak edene, edenlere... Ailene, sevgiline,  dostlara, arkadaşlara, beklenip de gelmeyen adama, kadına demeli, bağırmalı :  “Seni Seviyorum”

Kolay mı peki?

Elbette değil! Ben pek söylemem sevdiğimi, söyleyemem. Sevgiliye de dostuna da olsa hep aynıdır sorumluluğu.

Seni Seviyorum. Ağırdır bu iki kelime. Yüktür. Yeri gelir boğazda düğüm, dilde kesik, yürekte taş, her nefeste ölüm olur. Arkasında durmak gerekir. Ömür boyu taşımak gerekir.

Birine “Seni Seviyorum” dediysen,

Arkanı dönüp çekip gidemezsin. Ağladığında gözündeki damla, güldüğünde dudağının ucunda tebessüm olabilecek kadar onu can hatta candan daha yakın bileceksin. Nefesi kesik kesik geldiğinde ona nefes olacaksın.  Ne yaşıyorsa onla yaşayacaksın, yaşamak istemese de yaşatacaksın. Bazen kolundan tutup kaldıracak bazen hadi beraber atlayalım diyeceksin.

Birine “Seni Seviyorum” dediysen,

Her şeyini bileceksin. Neye ağladığını, neye güldüğünü, neye sinirlendiğini, unutmak istediklerini, özlediklerini, hayallerini, ilk aşkını bileceksin. İlk aşkını bilecek ama son aşkı kalmak isteyeceksin. İsteyeceksin ama daraltmayacaksın.

Birine “Seni Seviyorum” dediysen,

Yemeğe gittiğinizde ona sormadan onun yemeğini sipariş edecek kadar en çok hangi yemeği sevdiğini bileceksin.  Hangi rengin ona yakıştığını, en sevdiği şarkıyı, en sevdiği filmi, en sevdiği parfümü, en sevdiği kitabı, en sevdiği arabayı, en sevdiği günü, en sevdiği tatil yerini, en sevdiği arkadaşını hepsini bileceksin. Bileceksin ama boğmayacaksın.

Birine “Seni Seviyorum” dediysen,

O leb demeden leblebiyi anlamak da neyin nesi? Leb demesini beklemeden harekete geçeceksin. Bir bakışından anlayacaksın. “Neden öyle baktın?” demeyeceksin. O bakışın altındaki hikayeyi bir dakikada çözeceksin. Çözeceksin ama bazen de söylemesini bekleyeceksin.

Birine “Seni Seviyorum” dediysen,

Susmayı öğreneceksin, küsmeyi unutacaksın, alttan alacaksın, bunu başkası yapsaydı diye cümleye başlamayacaksın, gülmek için hikayeler yaratacaksın, hep sen kalacaksın ama onun gibi bakacaksın. Bakacaksın ama farklarını da arada hatırlatacaksın.

Kışın cayır cayır yanmayı, ilkbaharda yaprak dökmeyi, yazın buz kesmeyi, sonbaharda çiçek açmak zorunda kalmayı göze alacaksın.

Birine “Seni Seviyorum” dediysen,

Ölene kadar taşıyacaksın yüreğinde, gitmek isterse bir gün “Nereye, yok öyle gitmek!” diyeceksin.

Birine “Seni Seviyorum” dediysen,

Öyle kolay vazgeçmeyeceksin.  Baktın gitmeye kararlı o zaman hatıraları saklayıp bir sandığa, yolun açık olsun diyeceksin. Ama arkasından hep dua edeceksin.

Birine “Seni Seviyorum” dediysen,

Sevdiğin kadar sevilmeme ihtimalin olduğunu da kabul edeceksin. Sen en çok onu severken, onun bir başkası için atan yüreğine destek vereceksin. Gözyaşlarına direneceksin. Bir gün gitme ihtimali olduğunu aklının, yüreğinin bir köşesinde görülmeye hazır kötü bir rüya gibi bekleteceksin.

İşte bu yüzden birine “Seni Seviyorum” demeden önce düşüneceksin. Hayat boyu taşımaya değer mi yüreğinde iyi tartıp biçeceksin.

Ama bazen de hiçbir şeyini bilmeden bir tek "yüreğine kefil" olabileceğin biri olduğu için Seni Seviyorum diyeceksin. 

Şimdi kimlerde  “Seni Seviyorum” diyecek yürek var görelim!

21 Aralık gerçekten dünyanın son günü ve Seni Seviyorum demek için üç gün kalmış olsa,
söyle bakalım diyebilecek miydin?


15.12.2012

Oysa beklemişti kadın...



Dışarıda yağmur yağıyordu ve uzaktan bir keman sesi geliyordu.  Kadın saatlerdir önünde duran kahve fincanına, adam boş sokağa bakıyordu.

Ne güzel çalıyor, dedi kadın.
Ellerini niye saklıyorsun, diye sordu adam.
İçmek istemiyorum, dedi kadın.
Evlendin mi?
Türk kahvesi sevmediğimi unutmuşsun, dedi kadın.
Peki, ne zaman evlendin, diye sordu adam.

Dışarıda yağmur yağıyordu ve uzaktan bir çocuğun ağlama sesi geliyordu. Kadın bacaklarının altına sıkıştırdığı ellerine, adam kadının masaya damlayan gözyaşlarına bakıyordu.

Hani çok seviyordun, bekleyebilirdin, dedi adam.
Çok üşüdüm, dedi kadın.
O mektubu neden yazdın. Neden yetiş dedin.
Çok üşümüştüm.
Bir gün döneceğimi biliyordun.
İnanmadılar bana, dedi kadın.
Kim, diye sordu adam.

Dışarıda yağmur yağıyordu ve bir ambulans geçiyordu yoldan. Kadın “o günü" hatırladı. Adam kadının titremeye başlayan bedenine baktı.

Üşüyor musun, diye sordu adam.
Üşümüyorum artık, dedi kadın.
Kim o adam?
Üşümüyorum artık!
O çok üşüyen parmaklarını benim gibi ısıtabiliyor mu, öpüyor mu, diye sordu adam
Üşümüyorlar artık! dedi kadın.

Dışarıda şimşek çakıyordu ve bir kedi ağlıyordu korkudan. Adam kadının masaya koyduğu ellerine baktı. Kadın adamın irileşen göz bebeklerine…

Parmaklarınnn! diye bağırdı adam.
Kızmıştım onlara, dedi kadın.
Ama parmakların ama!
Gelecek, dönecek, hatırlatmayın, üşümeyin dedim.
Boynunu büktü adam.
Sana keman çalamayacak olsam da sever misin beni dedi kadın.
Bıçağı eline sapladı adam!

Ve aşk kan kokar bazen...



7.12.2012

Halfeti, her şeye rağmen gülen çocukların meskeni




Bu geç kalmış hem de çok geç kalmış bir yazı. 

Gerçekten nasıl yazacağımı, nasıl anlatacağımı bilmediğim birkaç hikayem gibi aylardır aklımın bir kenarında bekledi. Her şey gibi onun da zamanı varmış. Şimdi tam da zamanı… Niye mi?

Hani şu serbest kıyafet konusu var ya, hepimizin konuştuğu ama alınan kararı değiştirmeye gücümüzün yetmediği, işte tam da bu konudan hareketle aylarca önce belki de hayatımın en önemli tecrübesi olmuş bir hikaye anlatacağım sizlere. Hayır, bu sefer kurgu değil,  tam da hayatın içinden, en gerçeğinden, en düşündüreninden, insanın elini kolunu bağlayan, boğazına yumruk gibi çöken, yüreğe oturanından…

Halfeti, herkesin sular altında kalan haliyle bildiği Şanlıurfa’nın güzel ilçesi…  22 Nisan 2012'de canım arkadaşım Cansu ile çıktık yola. Duyduk ki Halfeti’de bir köy okulunda anaokulu sınıfının bazı ihtiyaçları varmış. O okulda çocuklar için canla başla çalışan Tuğbanur öğretmen yardım toplayıp sınıfın eksiklerini gidermek için internet üzerinden çağrıda bulunmuş. Bir iki haftada dostlara haber saldık. Elimizden geldiği kadarını topladık, eksik kalanları satın aldık 23 Nisan’da onların 23 Nisan için hazırladıkları gösterileri de izleyebilmek düşüncesiyle yola çıktık.

Köy Gaziantep’e yakın olduğu için uçakla Gaziantep’e, Gaziantep merkezden bir dolmuşla Şanlıurfa Birecik’e vardık. Orada Tuğbanur öğretmenle tanıştık. Köye sabah, öğleden sonra olmak üzere iki kez dolmuş kalktığını öğrendik. Bekledik. Sonra bir dolmuşla uzun ince bir yoldan Tuğbanur hocanın yaşadığı Argıl köyüne vardık.  

Köyü gezmek için yola çıkarken yaşayacaklarımın yüreğimde yara olacağını, hayatımın bir köşesinden bana bakmaya devam ederken, zaman zaman nefes almanın dahi ne kadar zor olacağını bilemedim.


Küçük dünyası olan büyük yürekli insanların yaşadığı sokaklardan birinde eski, terk edilmiş bir taş ev görünce her şehirli gibi merakla içeri daldık.  O ana kadar biz köye yabancıydık, köy bize… Evin bahçesinde, merdivenlerinde fotoğraf çekilirken fark ettik bize bakan o sokağın çocuklarını… Tedirgindiler, bir o kadar da meraklı. Birkaç kez çağırdıktan sonra gelmeye, beraber fotoğraf çekilmeye ikna ettik o güzel kızları. Üstlerine, başlarına bakınca fark ettik onların da ihtiyaç sahibi olduklarını. O anda sadece bakıştık Cansuyla. Biz hangisine, kaç tane çocuğa yetebilirdik? Zaman geçince anneleri geldi. Anadolu insanının o cana yakın haliyle ayaküstü sohbet ettik. Güzel gözlü Medine kucağımda, köyü en iyi görebileceğimiz Sıdıka Teyze'nin evinin çatısında bulduk kendimizi. Köyü izlemek için çatısına çıkana kadar tanımadığımız Sıdıka Teyze haber vermeden gittiğimiz için bizi paraladı. "Size dolmalar yapardım. Bir bardak çay koyardım." diye bizi ağırlayamadığı için üzüldü ya, bize evini açtığı için bile ne kadar mutlu olduğumuzu anlatmak zaman aldı. 

Yol yorgunuyduk. Bir de eve gidip Tuğbanur, Zöhre öğretmen ve Cansu ile hep beraber getirdiğimiz yardımları ayıracaktık. Onlar biliyordu kimin neye ihtiyacı olduğunu. Ama olmadı bir türlü biz çocuklardan kopamadık onlar da bizden. Birden tanışıp bir iki saat beraber harcadığımız çocukların gitmeyin ısrarları, sarılmaları karşısında kalakaldık. Orada neden olduğumuzu bile bilmiyorlardı. Öğretmen arkadaşımızı görmeye geldik dedik. Bizi bıraksınlar diye bir sonraki gün gelmek üzere söz verdik.


23 Nisan’da önce okulu ziyaret ettik. Birbirinden güzel yüreklerin dünyasında bu ülkenin gerçekleriyle yüzleştik. Yoksullukla, yoksunlukla… Bir saç tokasını görünce duygulanan, ufacık bir oyuncağı görünce heyecanlanan, bir çikolatayı görünce şehirli çocukların asla olamayacağı kadar mutlu olan… Tuğbanur ve Zöhre öğretmen kendi imkânlarıyla hazırlamışlardı çocukların 23 Nisan kıyafetlerini. Bulmuş buluşturmuş, üşenmemiş günler belki de haftalar öncesinden kendi elleriyle dikmişlerdi. O süslü kıyafetler birçoğunun ilk kez giydiği en renkli kıyafetlerdi.

Yoktu işte, adı yokluktu. İlk kez böylesi utandım. En sade kıyafetlerimizle ordaydık ama üstümdekilerin yeni duruşundan, tüm çocukların dikkatle baktığı elimdeki telefondan, zamanında beğendiğim bir ayakkabının birkaç rengini alan bir insan olmaktan, gülüyor olmaktan, sahip olduklarım için yeteri kadar şükür etmiyor olmaktan utandım, utandım da yerin fersah fersah altına geçtim.

Kendime söz verdim. Hiçbirinin yüzünü unutmayacaktım. Ne götürdüklerimiz arasında istediği gibi pembe bir çanta çıktığı için sarılan Havin’i, ne köye nadiren gelen kepçe operatörünü izledikten sonra kepçe operatörü olmaya karar veren Ramazan’ı, ne muhteşem resimler yapan yetenekli çocuk Servet’i, ne o sessiz mahçup mavi gözlü Nazlıcan’ı, her şeye rağmen kahkahalar ile gülen Hasan’ı, kızıl saçlarıyla ışık saçan Maide’yi, hiçbirini unutmayacaktım.

Unutmayacaktım, unutmadım. Dağıttığımız çikolata ve şekerleri aldıktan sonra dayanamayıp yanımıza gelen öğretmenim benim evde küçük kardeşlerim var onlar içinde çikolata var mı diyen beş altı yaşındaki çocukları nasıl unutabilirdim ki? Ve eğer gücüm yeterse…


Bol bol fotoğraflarını çektik, fotoğraf çekildik. Birçoğunun ilk fotoğrafıydı. Fotoğrafları çekildikten sonra heyecanla yanımıza koşup görmek istemeleri öyle gerçekti diye öylesi incitti ki…

Okuldan çıkarken Dursun abla geldi. Tuğbanur, Zöhre öğretmen Dursun abla diyordu oysa benden yaşça çok küçüktü. 20’li yaşlarının ortasında, beş çocuklu, mahçup, yoksulluğun yaşlandırdığı Dursun kadın… Başı önünde, gözleri yerde, okul çağında olmayan çocukları kucağında teşekkür etmeye gelmişti.

Teşekkür altında ezilmek nedir bilir misiniz siz? Onun çocukları için yapılmış ufacık bir iyilik karşısında bizim önümüzde başı eğik, mahçup, gözü yaşlı teşekkür etmesi bizim ayıbımız değildi de neydi! Hadi hayat herkes için aynı değildi, hepimizin sınavının farklı şeyler olmasına karar vermişti de Yaradan, ya bizler, paylaşmayan, kendine beş alırken bir tane de ihtiyacı olan için alıp kenara koymayan bizlerin insanlığı neye yenildi?


Okulun olduğu köyden tekrar çıktık yola. Bir köyden başka köye. Tuğbanur öğretmenin yaşadığı, diğer köyde bizi bekleyen çocukların olduğu Argıl köyüne… Onların haberi yoktu ama onlar için de hazırlamıştık bir şeyler. Saat öğleden sonra oldu. Aldık emanetlerini yanımıza vardık Tuna sokağa. Yokuşun başında bizi bekliyorlardı. Öyle bir bekleyişti ki… On yaşındaki Ahmet bizim için gelincik toplamıştı da sabah dizmişti yolumuz üstündeki bir duvara. Dedim ya küçük bir köyün büyük yürekli çocuklarıydı onlar diye… Bir havana koydular yüreğimizi, yüreklerinin büyüklüğü ile ezdiler.

Peki gelelim sonuca, hani okullarda artık kıyafet serbest ya,

Biliyorlar mı bu ülkenin dört bir yanında bir terlikle yazı, terliğin içine giydiği çorapla koca kışı geçiren çocukların olduğunu,

Biliyorlar mı bir başka kız çocuğunun pembe ayakkabısı, pembe kazağı var onun yok diye ağlayan kız çocukları olduğunu,

Biliyorlar mı her gün başka bir gömlekle okula gidecek çocuğa karşılık,  sahip olduğu bir gömlek bir tişörtü kardeşiyle değiş tokuş yaparak okula gidecek çocukların bu ülkede doğduğunu,

Biliyorlar mı?

Biliyor muyuz? 

Bugün biliyoruz, yarın unutuyoruz. Çünkü bazen hangi birine üzülelim, hangi birine yetelim derken yorgun düşüyoruz.



Medine, Muhammed, Ahmet, Zilan, Mehmet, Ayşe Nur yüreğimdesiniz. Biliyorum bir gün yine görüşeceğiz.

Neredeyse 8 ay geçti Halfeti'ye gideli ve gitmiyor gözümün önünden bu ülkenin gerçekleri!