27.11.2013

Beni ben yapanlar, yolumu aydınlatanlar öğretmenlerim...


İnsan yaş aldıkça fark ediyor birçok şeyi.

Kendisini var eden şeylerde kimlerin emeğini olduğunu.

Ben öğretmenleri ile hayatı şekillenmiş ve kendini bulmuş insanların en iyi örneklerinden biriyim.

Bugün hayatımda vazgeçemeyeceğim, beni ben yaptığına inandığım en önemli şeylerin birçoğu neredeyse hep öğretmenlerimin eseri, öğretmenlerimin bende bıraktığı izler.

İlkokul ikinci sınıftaydım. Nasıl olduğunu, nasıl fark ettiğini hatırlamıyorum ama ilkokul öğretmenim Feruzan Eryürük ailemi çağırıp, çok iyi bir müzik kulağım ve sesim olduğunu söylemişti. Beni TRT çocuk korosunun yarışmalarına sokmaları için aileme ısrar etmişti.  Ondan kısa bir süre sonraydı. Annem bana somon rengi, hala unutamadığım, çok güzel bir elbise dikmişti. Babamın elini tutup Harbiye’deki TRT İstanbul Radyosu'nun merdivenlerini çıktığımı hatırlıyorum.  Merdivenler ve şarkı söylemek için girdiğim oda. Arası yok. Loş bir odaydı. Karşımda üç dört kişi. Bir kişi de piyanonun başındaydı. İki yana örülmüş simsiyah uzun saçlarım, somon rengi elbisemle yıllardır kalabalıklar önünde şarkı söylüyormuş gibi iki yana sallanarak şarkımı söylemiştim. Şarkı bitince bir jürinin kalkıp beni öptüğünü hatırlıyorum. “Çok iyiydin. Çok da tatlısın.” demişti. Ama olmadı kazanamadım. O dönem bizde kalan babaannemin “Şarkıcı mı, dansöz mü yapacaksınız kızı?” tepkilerine rağmen ikinci kez sınava götürmüştü babam. Çıkışta tesadüfen babamın bir arkadaşı ile karşılaşmıştık. Ayaküstü sohbet ederlerken babama “Burada çok torpil dönüyor. Tanıdığın var mı? Yoksa boşuna kızı getirip yarışmaya sokma.” demişti. Anlayacağınız torpil kelimesi ile tanışmam sekiz-dokuz yaşlarıma dayanır. Sonra bir daha girmedim yarışmaya. Hala görüştüğüm ve çok sevdiğim ilkokul öğretmenim kazanamadığımı duyunca “Hiç önemli değil. Sen hep şarkı söylemeye devam et.” demişti.  O günden beri hep şarkı söylerim. Çoğunlukla kendi kendime, bazen de kendimi rahat hissettiğim arkadaşlarımın arasında.

Yıl 1993…

Ortaokuldaydım, Tarkan ve Kenan Doğulu’nun meşhur olduğu dönemlerdi. Herkes onları dinlerken, ben Türk Sanat Müziği dinlerdim. Hatta bir gün şarkı söylememi isteyen müzik hocamı kırmayıp tahtaya çıktığımda Hüner Coşkuner’den “Gidiyor” şarkısını söylediğimde tüm sınıf gülme krizine girmişti, yetmezmiş gibi benle uzun süre dalga geçmişlerdi. Yaş on iki, şarkı boyumdan büyüktü tabi J Sonra ben de furyaya uymuş ve Kenan Doğulu hayranları arasında yerimi almıştım.

Aynı yıllarda resime ve şiire merak saldım.

İlk şiirimi Öğretmenler Günü için düzenlenen şiir yarışması için yazmıştım. Yarışmada birinci olmuştum. Türkçe öğretmenimizin verdiği bir kompozisyon ödevi sonrası ilk öykümü de  o yıllarda yazdım. Aslında onun ilk öyküm olduğunun farkına çok sonra vardım.  Sınıftan arkadaşımız Selin’in de annesi olan Seval Oğuz dersimize sadece bir sene girmişti. Göksu deresinde geçen bir aşk hikâyesini anlattığım öyküm sonrası bana “Yazmaya devam, bırakmak yok!” demişti.

Şarkı söylemeye devam…

Yazmaya devam…

Yaş oldu on beş…

Lise sıralarındayım. Herkesin deli gibi ders çalıştığı bir okuldaydım. Teneffüslerde test çözen öğrencilerin olduğu bir okulda okudum.  İki edebiyat hocamız vardı.  Tahsin Yücel ve Ünsal Yıldırım. Ve okulumuzda Mimoza adında her ay güzel bir edebiyat dergisi çıkardı. Bir gün derste Tahsin hoca, “Çocuklar dergiye koyacak yazı bulamıyoruz. Hep aynı kişiler yazıyor. Elbette ders çalışın ama hayat sadece ders çalışmak ve üniversite değil. Muhakkak bir hobiniz olsun. Yazmayı deneyebilirsiniz.” demişti. Kendimce şiir yazmaya devam ediyordum ama bilinçli bir şekilde öykü yazmayı denememiştim. Hayatı boyunca hiç öykü kurgulamamış olan ben, o hafta iki öykü birden yazdım. Öykülerimden biri de Mimoza’da kendine yer bulmuştu. Çok mutluydum.

Yazdığım öykülerden birinde, annesi hayatta olmayan, sonrasında da babasını kaybeden geç bir kızı anlatmıştım. Bir gün Ünsal hocanın dersinde yazdığım öyküyü okuduktan sonra hüngür hüngür ağlamıştım. Ünsal hocanın bana üzgün ve tedirgin bir şekilde “Ailen hayatta mı kızım?” diye soruşunu, “Evet, hayattalar” cevabını aldıktan sonra “Yahu, o zaman ne diye ağlıyorsun kızım” diyerek gülmesini hiç unutmam.  Kurguladığın karakterlerle yaşamanın ne demek olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Yazmanın bu kadar acılı olabileceğini de... O gün neden ağladığımın cevabı yoktu. Bugün artık var.

Son sene başka bir okula geçtim. Orada da edebiyat hocamla aram çok iyiydi. Artık şiir yazmaktan vazgeçmiş, kendimi tümden öyküye vermiştim. Son edebiyat hocamın defterime yazmayı bırakmamam gerektiği ile ilgili yazdığı not hala durur.

Ama hayatım da biri var ki, ondan öğrendiklerim bambaşka...

Ahmet Başkaya, ortaokulda son sınıfta matematik özel dersi almaya başladığım öğretmenim. Ortaokuldaki matematik öğretmenimle aram iyi değildi. Neredeyse matematikten nefret etmeye başlamıştım. Bizimkiler hemen önlemi aldı. “Matematik güzeldir, iyidir, çok seviyorum.” moduna girmem için dışarıdan destek almanın doğru olduğu kanaatine varmışlardı. Başarılı da oldular. Ama Ahmet hocayla matematik ile başlayan serüven beni matematiğin çok zevkli bir ders olduğundan başka bir yere taşıdı.

İdollerimden biridir Ahmet Başkaya. Dört tarafı kitaplarla dolu bir odası vardı. Birbirinden güzel kalemleri, defterleri… Dolmakalem ve defter merakım o zamanlar başladı. Ders sırasında, bana çözmem için sorular verir ve beni odasında yalnız bırakırdı. İtiraf ediyorum, soruları çözmeye başlamadan önce hemen çevremdeki kitapların isimlerini not alırdım. Annem ve babam da kitap okuyan insanlardı ama kitaplara gerçekten tutkun olmaya başlamamda Ahmet hocamın yeri büyüktür.

O benim için hayatta her şeyi bilen tek adamdı. Hala da öyle...

Onu benim hayatımda önemli kılan elbette sadece kitapları, kalemleri, defterleri ve nakış işlenmiş gibi duran güzel yazısı değildi. Ailemden öğrendiğim her şeyi pekiştiren insandı. Matematik dersi ile başlayan yolculuğumuz uzun yıllar devam etti. Hala da devam ediyor. Ondan dürüst, vicdanlı ve her zaman doğrunun peşinden koşan insan olmanın, üniversitede okumaktan daha önemli olduğunu öğrenmiştim. “Üniversitede okumak önemlidir ancak, eğitim cehaleti alır, eşeklik baki kalır. Önemli olan önce insan olmak kızım” derdi.

Hayatımda aldığım en önemli kararları hala danıştığım insandır. En kötü zamanlarımda bana “Ne kadar güçlü olduğunu unutma sakın!”  dediğinde yeniden doğar, ayaklanırdım. Hala da öyleyim. Hayatımda kaybetmekten korktuğum insanların en başında gelir. O bir öğretmendi. Hayatıma matematik ile girmiş ama bana matematiği öğrettiği kadar insan olmayı da öğretmiş bir öğretmen Ahmet Başkaya. Polinomları, fonksiyonu, analitik geometri konularını artık hatırlamıyor olabilirim ama hayata dair söylediklerini asla unutmadım. Unutmayacağım.

Artık yaşını başını almış biriyim. Şiirlerin, öykülerin, şarkıların, dolmakalemlerin ve defterlerin olmadığı bir yaşam düşünemiyorum. Arkama baktığımda öğretmenlerimden yana ne kadar şanslı olduğumu görüyorum. Hepsine vazgeçmemeyi öğrettikleri ve bugün hayatımı anlamlı kılan birçok şeyi bana kazandırdıkları, farkında olmamı sağladıkları için sonsuz müteşekkirim.

İşte bu yüzden öğretmenliğe gönül vermiş insanlara şimdilerde daha farklı bakıyorum. Atanamayan öğretmenlerin üzüntüsünü anlayabiliyorum. Yıllarca atanamadığı için intihar eden insanları duyduğumda buna herhangi bir insanın hayatını kaybetmesi gibi bakamıyorum. Bir öğretmenin geçinmek için mesai saatleri dışında simit sattığını, şoförlük yaptığını okuduğumda, geçinme kaygısı olan bir insanın öğrencilerinin hayatında nasıl bir iz bırakabileceğini düşünmeden edemiyorum.


Türkiye’nin bambaşka köşelerinde öğretmenlik yapan arkadaşlarımın verdiği emeğe, gösterdiği fedakarlığa şahit biri olarak sanırım en çok onlar, öğretmenler mutlu olsun istiyorum. 

Sevgiler,

4.11.2013

Örümcek Kapanı

Yazan herkes, sanırım özellikle de benim gibi daha yolun başında olup, iyi yazmak için çabalayanlar, iyi yazarların hep nasıl yazdığını merak ederler. En azından ben, bu konuda fazlasıyla meraklıyım. Yazarken yaşadığım sıkıntılara dair o kitaplarda bir şey bulunca kendimi doğru yolda ilerliyormuşum gibi hissediyorum. Sizlerle bugüne kadar paylaşmasam da bu konuda oldukça fazla kitap okudum sayılır.  İlk okuduğum Murat Gülsoy’un “Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık” kitabıydı, sonrasında Semih Gümüş’ün “Yazar Olabilir miyim?”,  Tahsin Yücel’in “Yazın, Gene Yazın”, Daniel Jones “Virginia Woolf’tan Yazarlık Dersleri” ve daha niceleri. Bunlar açıkçası en keyif aldıklarımdı. Son dönemde ise bunlara bir tanesi daha eklendi. Cemil Kavukçu’nun “Örümcek Kapanı”


Örümcek Kapanı ile ilgili bir konuyu netleştirmekte fayda var. Bu kitap yazar adaylarına şunları yapmalısınız, bunları okumalısınız öğütleri veren bir kitap değil. Gerçi diğer okuduğum kitaplar da direkt olarak bunu yapmıyordu. Ancak bu kitap biraz Cemil Kavukçu’nun kendi hayatından, anılarından yola çıkarak bir anlamda onun yazma sürecini anlatıyor. Benim açımdan Türkiye’nin en iyi öykü yazarlarından birinin, Cemil Kavukçu’nun, hayatının bir kısmını öğrenmenin ve yaşadıklarından nelerin onun yazma sürecini etkilendiğini öğrenmenin değeri çok büyük. Mesela bloğuma da yazdığım son öykü kitabı “Aynadaki Zaman”ı okuduktan sonra Cemil Kavukçu’nun  denizi nasıl bu kadar güzel, farklı ve etkileyici anlattığını merak etmiştim. Öyküler belki kurguydu ama Örümcek Kapanı kitabından öğrendim ki kendisi jeofizik mühendisiymiş  ve işi sebebiyle uzun süre gemide kaldığı dönemler olmuş. Elbette buradan, öykülerine hep yaşadıklarını aktarmış anlamı çıkmıyor. Ama bir yazarın yaşadığı hayatın zenginliğinin, yazdıklarına yansıdığı bir gerçek.

“Ardından, 1980 sonuna kadar Haymana, Çankırı, Diyarbakır, Erzincan’da petrol araştırmalarında çalıştım. Bunların en ilginci de, 1980 yılı başlarında gittiğim Erzincan/ Çayırlı petrol araştırmaları sismik etüdüydü. Dört yıllık kara kamplarındaki yaşadıklarından çıkan tek öyküm ‘Tabanca’, Çayırlı’da geçirdiğim günlerin ürünüdür.”

Kitapta Cemil Kavukçu sadece yaşadıklarından, bunların onu ne kadar ve nasıl beslediğinden değil, sevdiği yazarlardan, üstü kapalı da olsa bir anlamda okunması gerektiğini düşündüğü yazarlardan da bahsediyor.  Bunların içinde bildiğim yazarlar olduğu gibi, adını ilk kez duyduğum yazarlar da var. Andre Gide, Hemingway ve bundan kısa bir süre önce 2013 Nobel Edebiyat Ödülü’nün verildiği Kanadalı öykü yazarı Alice Munro’ya dair kitapta birer bölüm bulunuyor.  Cemil Kavukçu’nun özellikle Alice Munro’yu anlattığı “Yazmayı Bırakabilmek” bölümünü çok beğendiğimi söylemeden geçemeyeceğim.


Yazarların yazdıkları ile hayatları arasındaki bağı çözmekten keyif alanlar ve Cemil Kavukçu’yu daha iyi tanımak isteyenler için "Örümcek Kapanı" oldukça keyifli bir kitap.  Ama her şeyden önemlisi bir öykü yazarı iseniz, Örümcek Kapanı’nın başucu kitaplarınızdan biri olacağını iddia edebilirim. Aradığınız birçok soruya cevap bulacaksınız. “Yaşanılan her şey öyküleştirilebilir mi?”, “Öykü nasıl doğar?”, “Öykü nasıl gelişir?” ve aklınıza takılmış daha birçok sorunun cevabını bu kitapta bulabilirsiniz. Hem de Cemil Kavukçu’nun aynı öykülerinde olduğu gibi sürükleyici diliyle… Bence en kısa sürede bu kitabı edinin.

Kitabın en sevdiğim bölümünden bir kısım.

“Yazma Sıkıntısı”

Yazınsal türlerde yazmak, bir huzursuzluğun, iç çatışmanın sonucu olduğundan,, bu türden yazmanın özünde sıkıntı vardır. Seni arkadaşlarından, günlük yaşamdan koparıp onunla baş başa kalmaya zorlayan, içinde büyüttüğün sana çok benzeyen aynı zamanda çok yabancı biridir bu. Dost mudur, düşman mıdır bilemezsin ama onsuz da yapamazsın. Bir gün seni terk edeceğinden korkarsın. En iyisi onunla hiç tanışmamaktır. Beyninin rahmine o tohum düştüğünde hiçbir şeyin farkında değilsindir daha. Kişiden kişiye değişen hamilelik sürecinden sonra canavar doğar. Artık kurtulman mümkün değildir. Seni kanatmak için vardır. Onunla baş başa kaldığında seni içdenizinin derinliklerine çeker. Girmek istemediğin odaların anahtarlarını uzatırken kışkırtıcıdır. Hatta dayatıcıdır. Unutmak istediklerini, karga sürüleri gibi başının üstünde toplayan odur. Öylesine köşeye sıkışırsın ki, “Tamam,” dersin, “teslim oluyorum.” O zaman içindeki canavar senin yerine geçer, sen olur ve tepende dönüp duran kargaları dağıtmak için şehvetle yazar. Bu buluşma “muhteşem bir tufan”dır.

Yazmak kendi sesini aramanın serüvenidir. Önceleri, kafanın içinde dönüp duran seslerin çoğu başkalarınındır.Sevdiğin, etkilendiğin yazarların gölgesi ister istemez yazdıklarının üzerine düşer. Okuma alanının genişledikçe bütün bunların sentezinden yavaş yavaş kendi sesini fark edersin. Arayış başlamıştır. Rüyalardakine benzer bir durumla karşı karşıyasındır. Kendi sesine yaklaştığını sandığın anda onun ne kadar uzağa kaçtığını hissedersin. İşte bu noktada rakiplerinin başka yazarlar değil, kendin olduğunu anlaman için bir fırsat çıkmıştır önüne. Bunu değerlendirebilirsen sesinin peşine takılıp yeni ülkeler keşfeden bir gezgin gibi keyifli bir yolculuğa çıkarsın. Fark edemezsen, sürekli kendini başkaları ile kıyaslayıp kıskanarak yaşamını cehenneme çeviririsin. Çok sevdiğin yazarlardan ayrılıyorsan, onlar gibi kendi sesinin peşine düştüğün içindir; hala birilerine benziyorsan bu yolculuk henüz başlamamış demektir.

Yazma eylemim ile haytalık arasında sıkı bir bağ var. Kendime ait dünyadaki disiplinsizliğe bayılıyorum; bir amirim yok ve zamana karşı yarışmıyorum. Yine de, bir öykünün oluşma aşamasında gergin ve huysuz olurum. Yalnız kalmam gereken anlarda, yani içimdeki ikinci kişi yerime geçmek için sabırsızlanırken yalnız kalamıyorsam huzursuzluğum iyice dışa vurur. Gözümün önünde yinelenen görüntüleri, yüzleri, konuşmaları bir an önce yazmak isterim. Bunlar, derli toplu bir öyküden çok, onu var edecek dağınık parçalardır. Burada söz konusu olan sıkıntı değil, huzursuzluktur.

Ona dönüştüğünde başka biri olursun. Bunu bir tek sen bilirsin. Çalışırken görseler belki aradaki farkı anlarlar. Ama bu mümkün değildir, çünkü kimlik değişiminin tek koşulu yalnız olmaktır.

Kağıt, kalem ve ben, çok sık bir araya gelen dostlar değiliz. Her gün iç disiplinin getirdiği kararlılıkla masanın başına oturup çalışan yazarları hep kıskanmışımdır. Kafasında bir romanı ya da öyküyü taşıyan ama uygun ortamı, koşulları, zamanı bulamamaktan yakınan yazarları da kıskanmışımdır.

Boş beyaz bir kağıt, ressamın tuvali gibidir benim için; hiçbir köşesi boş bırakılmayacak biçimde doldurulması gereken kutsal, davetkar bir alan. Bilinçaltında süren hazırlıklar, günlük yaşamdaki etkilenmeler, çağrışımlar dışa vuracağı zaman, mekan dışında ilk gereksinim duyacağım nesneler, kağıt ve kalemdir. Ne zaman geleceği belli olmayan, yazılmadığında unutulabilecek izlenimlerimi not ettiğim küçük bir defter ve kalemi yanımdan hiç eksik etmem.* syf 33

Keyifli okumalar,