25.04.2016

Bu Yarış Değil, Mental Bir Savaştı "İznik Ultra Dağ Maratonu"


Uzun süredir koşmama rağmen ilk defa koşu hakkında yazıyorum. Yazmak zorundaydım. Beni değiştiren, bir insanın yapabileceklerinin sınırı olmadığını anlamamı sağlayan yarışı anlatmak zorundayım. İznik Ultra…

İznik Ultra Dağ Maratonu, ultra maraton sayılan ilk koşumdu. Ekim 2015’de Kapadokya’da 36km koşmuştum ama aslında ultra sayılabilmesi için 42km üstünde olması gerekiyor. Dolayısıyla bu yarış benim ilk ultra maratonumdu.

Bu yarış için inanılmaz çalıştım diyebilmeyi çok isterdim ama ne yazık ki 50km’lik bir yarış için yapılması gerekenleri yapmadım, yapamadım. Önce ufak sakatlıklar, sonra rutin tahlillerimi 2 ay atlattığım o dönemde oluşmuş ve 9 saat uyumama rağmen yataktan yorgun kalkmaya başladığımda gidip yaptırdığım tahlillerde ortaya çıkan demir eksikliğine bağlı kansızlığın bende yarattığı halsizlik… Şubat ortasında almaya başladığım demir hapları ancak mart başında toparladı beni. Hani tam da “O eski halimden eser yok şimdi.” şarkısını söyleyecek haldeydim. Uzun bir aradan sonra arkadaşım Müge ile Belgrad Ormanında koştuğum 11km’lik yol bana bitmemişti. Cidden bitmedi. Güçsüzdüm, hiçbir zaman çok hızlı olmadım ama daha da yavaşlamıştım. İznik Ultra Maratonundan iyice korkmaya başladım. 2016 için hedef yarışım değildi ama yine de verilen sürede finish’i görememek fazlaca korkutuyordu.  Abartmadan koşu antrenmanlarımı yaptım. Not almıştım, yarışa kadar 22 koşu antrenmanı yapmışım. Az değil ama böyle bir koşu için oldukça yetersiz. Aksatmadığım ve hakkını verdiğim şey ağırlık antrenmanlarım oldu. İş yerinde yoğunluk artınca aksattığım koşu antrenmanlarım yerine spora gidip 30 dk. dahi olsa haftada 3 kere güç antrenmanı yapmayı hiç aksatmadım. Sanırım beni bu kurtardı.

Ve o gün, o büyük gün… Birçok açından benim için çok önemli bu koşu. İlk kez bir arkadaşımla gittim yarışa. Mügeyle… Onla da Kapadokya’da tanışmıştık. Bir yol arkadaşımız daha vardı Murat. Arabada tanıştık. İznik’e giderken yol boyunca biter mi acaba 50 km muhabbeti yaptık, durduk.

Yarış sabahı... Uykumu alamamıştım. İş yerinde yarış öncesi son 15 günün çok yoğun geçmiş  olmasının ağırlığı vardı üstümde, çokça da yarış heyecanı… Uyutmadı. Sabah 7’de kalkıp kahvaltıya indik. Ben yarış öncesi pek yiyebilenlerden değilim. Hipoglisemim var, her şeyi de yiyemiyorum, ülserim var her şeyi kolay sindiremiyorum. Amanın da aman J 1 muz, 1 ufak dilim ekmek ve 4 yemek kaşığı fıstık ezmesi… 50km’lik bir yarış öncesi tüm yediğim bu... O da yarıştan 3 saat önce. Yarış alanına kocaman ve güzel bir kalabalık ile gittik. Çok heyecanlıydım. Bunu neden kendime yapıyorum diye çok sorguladım sonra çevreme baktığımda gülümseyen ve en az benim kadar heyecanlı güzel insanları görünce “ İşte bu yüzden, bu güzel insanlar ile birlikte olmak için…” diyerek yatıştırdım kendimi.

Özcan… Beraber koşacağız demiştik. Ancak belli bir yere kadar beraber koşabileceğimizi biliyordum. Hem benden daha antrenmanlıydı hem de erkek gücü… Ama beraber koştuğumuz o ilk kilometrelerde desteğini asla unutmayacağım Özcan…

Saat 10.30 yarış başladı. 800 metre sonra da tırmanış… Sanırım 1k kadar çıktıktan sonra herkesin inmek için birbirini beklemek zorunda olduğu o dik yamaca geldik. Ağır ağır, çalılara tutunarak, ayağımızın altından jilet gibi kayan toprağa olabildiğince sağlam basmaya çalışarak inmeye çalıştık. Üçüncü kilometre civarıydı. Çok kaygan toprak  zeminde önden Özcan indi. Arkasını döndü, bana dikkat et, şu çalıya tutun diyerek işaret etti. Ve o an… Arkamdan kayıp kocaman ayaklarıyla belime geçiren o adam… İçim cızzz etti. Canım çok acıdı. Ayaklarıyla belimin sağına inmişti ve sağ tarafımda ciddi bir ağrı vardı. Böyle bir yarışta olağan bir şeydi belki ama o adam elinde cep telefonuyla konuşuyordu ve kaymamak gibi bir kaygısı yoktu. Özür dilemedi, kusura bakmayın dahi demedi, kendini toparladı ve geçti gitti. Olan bana olmuştu. Çünkü o adam benim o andan sonra vermem gereken zihinsel savaşı ikiye katladı. Kendimi toparladım, belimdeki ağrıyı yok saydım ve devam ettim. Bir süre daha Özcan ile devam ettim. Bir süre sonra sırtımda taşıdığım suluklu çantamın hortumundan su gelmediğini fark ettim. Susamıştım. Bileğime taktığım ufak suluğumdaki su da  bitmişti. İçten içe bir panik yaşadım. Özcan’a suluğumdan su gelmiyor, su gelmiyor dediğimi hatırlıyorum. Özcan hiç tereddüt etmeden kendi suyunu uzattı. Buradan iç, dedi. O içtiğim birkaç yudum su için ona hep müteşekkir kalacağım. Çünkü böyle koşularda bir damla su ne kadar kıymetli onu yaşamayan bilmez. Sonra Özcan devam etti. Benden çok hızlıydı, haklı olarak gitmesi gerekiyordu.

Yarışın büyük bir çoğunluğunu tek koştum. Hava çok sıcaktı, tırmanma başlamıştı, nabzım 185’i vuruyordu, bitmeyecek dedim. Bitiremeyeceğim. Daha 8. kilometrede yorgun hissediyordum.  İlk kontrol noktasına vardım. Bırakacaktım. Köyün kahvehanesinde oturan köylü amcaların alkışları, kontrol noktasından geçtikten sonra oradaki bir çocuğun “İyi gidiyorsunuz.” sözü üstüne, “ En arkadayım sanırım.” dediğimde verdiği “Yooo, hiç de değil.” cevabıyla yarışı bırakmaktan vazgeçip devam ettim.

Ve o hayatım boyunca unutmayacağım çıkış. Asıl mental savaşı vermeye başladığım yer… Yokuş çıktıkça belimde darbe aldığım yerin ağrısı artmaya başladı. Kendime sürekli “Hava sıcak değil Kübra, belin ağrımıyor Kübra, az kaldı bitecek Kübra…” diye tekrarladım. Halsizleştim. Yanımdan geçen bir abi halimi görünce, “Tuz var mı yanında?” dedi, yok cevabını alınca çantasından çıkardığı bir torba kuruyemişi uzatıp “Al yemen lazım, daldır elini” diye ekledi. Tanımıyordum kendisini. Hala da kim olduğunu bilmiyorum. Yokuş yukarı çıkarken yutmaya çalıştığım tuzlu fıstığın boğazıma takılıp birkaç kilometreyi öksürerek koşmak zorunda bırakmasını saymazsak o birkaç fıstık iyi gelmişti. Devam ettim, toz toprağa, yer yer çamura bulanarak, arada gördüğüm çeşmelerde elimi yüzümü yıkayarak ikinci kontrol noktasına geldim. Karnım acıkmıştı ama ahh o yediklerimi sindirememe korkusu… İkinci kontrol noktasındaki tatlı hiçbir şeye dokunmadım. Zaten açtım ve şekerimi oynatırlar diye korktum. Bir tane mandalina aldım, su tankımı doldurdum. Kıvrılmış su tankımın hortumunu düzelttim. Hazımsızlık yaşamamak için neredeyse elimdeki tek mandalinayı birkaç dakikada yedim.  İyi gelmişti. Kan şekerim biraz yükselince dünya ayaklarımın altından kaymamaya başladı. Çantamdaki karbonhidrat jellerini kullanmak istemiyordum. Ama mecbur kaldım. İkinci kontrol noktasından sonra vardığımız çok dik olmayan ama uzun süreceği belli yamaca girerken ilk jelimi hüplettim. 


Manzaranın güzelliği, karbonhidrat jelimi içtikten sonra kendine gelen bünyem bir de o ıssız yerdeki bir evde yaşayan güzelim minik kızın yanıma kadar koşup elime çakması beni kendime getirdi. Koş abla koş bravo, diye bağırdı ya, mutluydum. Geçtiğimiz köylerdeki teyzelerin, amcaların alkışları, o güzel destekleri bir yana o köylerin güzelim çocuklarını asla unutmayacağım. Kolumuzun kalkmadığı anlarda dahi yanımıza kadar koşup elimize çakan güzel yürekli çocuklar…

35. kilometrede üçüncü ve son kontrol noktasına geldiğimde korktuğum kadar kötü değildim. Tohum Otizm vakfı tişörtlü ve tanımadığım biri hemen su tankımı doldurdu. Orada da 3-4 zeytin ve yarım muz yedim. Rahattım. Çünkü , yarışı önceden koşmuş birkaç kişiden 35 km’den sonra parkurun yokuş aşağı olduğunu duymuştum. 37. km’den sonra tekrar bir tepelik görünce o an kendimden geçtim. Yaaaaaaa yeterrrr diye bağırdım. Evet bağırdım J Sesimin çıktığı kadarıyla… İşte o arada arkadan gelen ve yine tanımadığım bir arkadaş “Hadi, hadi buraya kadar geldin. Bir şey kalmadı.” dedi. Hatta nabız saatime bakıp da nabzımın yine fırladığını gördüğüm bir ara yavaşlayınca, birkaç adım önümden giderken geri döndü, elimden tuttu ve beni çekmeye çalıştı. Birkaç adım gittik. Hayır, dedim. Hayır. Onca yolu koşmuş yorgun bir insanın tanımadığı biri yolda kalmasın diye uzattığı o eli hayatım boyunca unutmayacağım. Evet, beni çekmesine izin vermedim. O kadar bencil olamazdım. Ama belimin ağrısıyla ikiye katlanmış mental savaşı kazanmam için o çok önemli bir andı. Tanımadığım biri dahi benim o yarışı bitirmemi isterken nasıl bırakabilirdim ki…  

Sonlara yaklaşırken yokuş aşağı patika yok… Hayır, yokuş aşağı koşamadım. Çünkü benim için yokuş aşağı koşmak, yokuş yukarı koşmaktan çok daha zor. Dizlere binen yük artıyor. Zaten 40 km koşmuşsunuz. Bacaklar yorgun. En ufak bir yanlış iyileşmesi aylar sürecek bir sakatlanmayı getirebilir. O yüzden yokuş aşağı inerken temkini elden bırakmadım. Hoş o yokuşların birçoğu öyle hızlanabileceğiniz yokuşlar da değildi ya… Neyse.

Bitti mi? Bitti. 27-28 derece sıcaklıkta 30 km tırmanışlı 50 km’lik yarışı verilen sürede "9 saat 23 dakikada" bir şekilde bitirdim. Yürüdüm, koştum, tırmandım, koştum, yürüdüm… Bitti. Kendime dair çok şey öğrendim. İnanmanın gücünü öğrendim. Kolay vazgeçmemeyi öğrendim. Zihnimden yarış boyunca yükselen “Bitti, buraya kadar Kübra, bırak, bırak, bırak.” seslerini bastırmayı öğrendim. İnsanın isterse her şeyi yapabileceğini öğrendim. Belim ağrıyordu, canım acıyordu ama daha o ilk kilometrelerde bana bunu yaşatan o kaba adam yüzünden bırakmayacaktım. Bırakmadım.


Teşekkürler… Finish çizgisinde beni bekleyen Aslıya, Özcan’a, Murat’a teşekkürler… İşte o saatler boyunca verdiğim savaş yüzünden birçok kişi gibi gülerek geçemedim finish çizgisini… Yarış boyunca ağrıdan ağlamamak için birçok kere düğümlenmişti boğazım. O yüzden finish’i geçtiğimde bolca ağladım. O adama kızgınlığımdan, her şeye rağmen başarabilmiş olmaktan biraz da finishte bekleyen arkadaşlarımı görünce duygulanıp ayakta duramayacak haldeyken, dizlerim çözülürken ağladım.

Bir sonraki yarışa kadar…

Sevgiyle kalın…

Kübra