7.01.2017

Bu aralar...


Neyse seni ayakta tutan onu ara... Kimse yüreğine nefes üfleyen onu bul. Canı bul, dostu bul, aşkı bul, ağacı bul, gökyüzünü bul, kuşları bul, hangi şarkıysa seni ayakta tutan onu bul. İçine huzur salan neyse onu yap. Duaysa dua et, okumaksa oku, yazmaksa yaz, çizmek, boyamaksa çiz gecelerce, sabahlara kadar boya, durup suların şırıltısını dinlemekse dinle, şarkı söylemekse söyle, yürümekse yürü... Umudunu besleyen neyse onun için çalış, çabala... Ekmeğini bölüş, bir çocuğu sevindir, tanımadığın bir insana gülümse, sokak kedilerini doyur, bu kara kışta köpekleri de unutma, kuşlar için yem bırak olmadık yerlere... Kucaklamanın önemini düşün. Ötekileştirme, bölme, kırana kırarak cevap verme, hedef göstereni hedef gösterme, tek olmanın değil çok olmanın gücüne inan, "İnsanoğlu dünyayı zapt eder, ama ağzını zapt edemez." diyor ya Mevlana, dilinle zehirleme, kelimelerinle bölme, yerme, affet, hisset, sevginin gücünü fark et. "Güzel günler sana gelmez. Sen onlara yürüyeceksin." diyor ya Mevlana, güzel günlere tek yürünmez. 

Hep birlikte... 

Aşkla...

Kübra

31.07.2016

Tutunamadım Ben...

Çocukluk işte… Ben de çok severdim kaymayı. Önce bunun gibi kırmızı renkli bir kaydırağa sevdalandım. Sonra hangi yıldı hatırlamıyorum İstanbul’da inanılmaz bir kar yağdı. O kış yan sokağımızdaki yokuşu keşfettim. Annem, incecik, çok eski yassı bir minderin çevresine birkaç naylon poşet geçirip elime vermişti. O kış her yerimi morartmıştım. Kaymak güzeldi... Büyüdükçe geçiyor ama. Kaymak istemiyorsun artık. Tutunmak istiyorsun. Sıkı sıkı bir yere tutunmak. Ortaokuldaydım. Gönlüm bir kıza kaydı. O kızla olmadık tabi. Benim gönül ona kaymış, onun gönlü  okulun basket takımındaki çocuklardan birine. Tesadüfen öğrendim ben de bunu. Bir duydum, baktım yer ayaklarımın altından kayıyor. İşte ilk o zaman tutunmak istedim bir yere. Tansiyonum mu düştü nedir, bayılmışım. Tutunamadım.  

Birkaç yıl sonrasıydı. Üniversiteyi kazandığımı öğrenmişiz, evde herkes çok mutlu tabi. Kutlama yapmak için abimin görevden gelmesini bekliyorduk. Askerdi abim. Biz o akşam onu beklerken başkaları geldi. Üzgünüz dediler. Yola mayın falan döşenmiş, başka askerler de varmış… Babam vatan sağ olsun dedi, annem demedi. O günden sonra hepimizin hayatı kaydı.  Abimden bana onca yılda çekildiğimiz tek bir fotoğraf kaldı. Siyah beyaz bir fotoğraf… Dünya zaten renkli fotoğraflar için uygun bir yer değil ki! Sanırım en çok ablam etkilendi. Annem içine içine konuşuyor, ağlıyordu. Ablamın ne yaptığını hiç bilemedik. Birkaç ay sonra, bir gün babamla balıktan dönüyoruz. Annem balıkları kızartmak için mısır unu istemişti. Bizim sokağın bakkalına girdik. Memet abi çok tatlı insandı. Ağır ağır mısır ununu poşete koydu, babamdan parayı ağır ağır aldı, babam bir durum olduğunu anladı bana baktı. Tam o sırada Memet abi babama “Sizin kız iyi mi Ali Bey? Kaçtır bakkala geliyor sanki biraz aklı… Yani bir doktora mı gösterseniz keşke, hani acınız daha taze…” dedi. Babam Memet abinin  sözünü kesti. “Bir insanın yörüngesi kaydıysa o insana doktor da bir şey yapamaz artık.” dedi.  Demek ablamın yörüngesi kaydığı için hiç konuşmuyor, hiç gülmüyor diye düşünmüştüm o zaman. Kaymanın her türlüsü kötü yani. Yörünge de olsa, eksen de olsa, gönül de olsa hepsi kötü. Tutunmak lazım. Kaymadan tutunmak. Ben çok geç anladım. Annem abimin daha senesi gelmeden felç oldu. Babam da kaç zamandır ruhen felç. Hangisi daha kötü bilmiyorum biliyor musunuz? Öyle işte…

Yani benden korkmayın hanımefendi. Kaç gündür parka geliyorum, kaydıraktan kayan çocuklara bakıyorum diye tedirginsiniz. Ben anladım sizi. O yüzden gelip anlatayım istedim. Kötü bir niyetim yok. Sadece… Ben sadece… Burada oturup annelerini bekliyorum. Uyarıyorum. Çocuklarını  tutsunlar diye. Ben çok kaydım. Kimse tutmadı beni. Tutunamadım ben.

31.07.2016

25.04.2016

Bu Yarış Değil, Mental Bir Savaştı "İznik Ultra Dağ Maratonu"


Uzun süredir koşmama rağmen ilk defa koşu hakkında yazıyorum. Yazmak zorundaydım. Beni değiştiren, bir insanın yapabileceklerinin sınırı olmadığını anlamamı sağlayan yarışı anlatmak zorundayım. İznik Ultra…

İznik Ultra Dağ Maratonu, ultra maraton sayılan ilk koşumdu. Ekim 2015’de Kapadokya’da 36km koşmuştum ama aslında ultra sayılabilmesi için 42km üstünde olması gerekiyor. Dolayısıyla bu yarış benim ilk ultra maratonumdu.

Bu yarış için inanılmaz çalıştım diyebilmeyi çok isterdim ama ne yazık ki 50km’lik bir yarış için yapılması gerekenleri yapmadım, yapamadım. Önce ufak sakatlıklar, sonra rutin tahlillerimi 2 ay atlattığım o dönemde oluşmuş ve 9 saat uyumama rağmen yataktan yorgun kalkmaya başladığımda gidip yaptırdığım tahlillerde ortaya çıkan demir eksikliğine bağlı kansızlığın bende yarattığı halsizlik… Şubat ortasında almaya başladığım demir hapları ancak mart başında toparladı beni. Hani tam da “O eski halimden eser yok şimdi.” şarkısını söyleyecek haldeydim. Uzun bir aradan sonra arkadaşım Müge ile Belgrad Ormanında koştuğum 11km’lik yol bana bitmemişti. Cidden bitmedi. Güçsüzdüm, hiçbir zaman çok hızlı olmadım ama daha da yavaşlamıştım. İznik Ultra Maratonundan iyice korkmaya başladım. 2016 için hedef yarışım değildi ama yine de verilen sürede finish’i görememek fazlaca korkutuyordu.  Abartmadan koşu antrenmanlarımı yaptım. Not almıştım, yarışa kadar 22 koşu antrenmanı yapmışım. Az değil ama böyle bir koşu için oldukça yetersiz. Aksatmadığım ve hakkını verdiğim şey ağırlık antrenmanlarım oldu. İş yerinde yoğunluk artınca aksattığım koşu antrenmanlarım yerine spora gidip 30 dk. dahi olsa haftada 3 kere güç antrenmanı yapmayı hiç aksatmadım. Sanırım beni bu kurtardı.

Ve o gün, o büyük gün… Birçok açından benim için çok önemli bu koşu. İlk kez bir arkadaşımla gittim yarışa. Mügeyle… Onla da Kapadokya’da tanışmıştık. Bir yol arkadaşımız daha vardı Murat. Arabada tanıştık. İznik’e giderken yol boyunca biter mi acaba 50 km muhabbeti yaptık, durduk.

Yarış sabahı... Uykumu alamamıştım. İş yerinde yarış öncesi son 15 günün çok yoğun geçmiş  olmasının ağırlığı vardı üstümde, çokça da yarış heyecanı… Uyutmadı. Sabah 7’de kalkıp kahvaltıya indik. Ben yarış öncesi pek yiyebilenlerden değilim. Hipoglisemim var, her şeyi de yiyemiyorum, ülserim var her şeyi kolay sindiremiyorum. Amanın da aman J 1 muz, 1 ufak dilim ekmek ve 4 yemek kaşığı fıstık ezmesi… 50km’lik bir yarış öncesi tüm yediğim bu... O da yarıştan 3 saat önce. Yarış alanına kocaman ve güzel bir kalabalık ile gittik. Çok heyecanlıydım. Bunu neden kendime yapıyorum diye çok sorguladım sonra çevreme baktığımda gülümseyen ve en az benim kadar heyecanlı güzel insanları görünce “ İşte bu yüzden, bu güzel insanlar ile birlikte olmak için…” diyerek yatıştırdım kendimi.

Özcan… Beraber koşacağız demiştik. Ancak belli bir yere kadar beraber koşabileceğimizi biliyordum. Hem benden daha antrenmanlıydı hem de erkek gücü… Ama beraber koştuğumuz o ilk kilometrelerde desteğini asla unutmayacağım Özcan…

Saat 10.30 yarış başladı. 800 metre sonra da tırmanış… Sanırım 1k kadar çıktıktan sonra herkesin inmek için birbirini beklemek zorunda olduğu o dik yamaca geldik. Ağır ağır, çalılara tutunarak, ayağımızın altından jilet gibi kayan toprağa olabildiğince sağlam basmaya çalışarak inmeye çalıştık. Üçüncü kilometre civarıydı. Çok kaygan toprak  zeminde önden Özcan indi. Arkasını döndü, bana dikkat et, şu çalıya tutun diyerek işaret etti. Ve o an… Arkamdan kayıp kocaman ayaklarıyla belime geçiren o adam… İçim cızzz etti. Canım çok acıdı. Ayaklarıyla belimin sağına inmişti ve sağ tarafımda ciddi bir ağrı vardı. Böyle bir yarışta olağan bir şeydi belki ama o adam elinde cep telefonuyla konuşuyordu ve kaymamak gibi bir kaygısı yoktu. Özür dilemedi, kusura bakmayın dahi demedi, kendini toparladı ve geçti gitti. Olan bana olmuştu. Çünkü o adam benim o andan sonra vermem gereken zihinsel savaşı ikiye katladı. Kendimi toparladım, belimdeki ağrıyı yok saydım ve devam ettim. Bir süre daha Özcan ile devam ettim. Bir süre sonra sırtımda taşıdığım suluklu çantamın hortumundan su gelmediğini fark ettim. Susamıştım. Bileğime taktığım ufak suluğumdaki su da  bitmişti. İçten içe bir panik yaşadım. Özcan’a suluğumdan su gelmiyor, su gelmiyor dediğimi hatırlıyorum. Özcan hiç tereddüt etmeden kendi suyunu uzattı. Buradan iç, dedi. O içtiğim birkaç yudum su için ona hep müteşekkir kalacağım. Çünkü böyle koşularda bir damla su ne kadar kıymetli onu yaşamayan bilmez. Sonra Özcan devam etti. Benden çok hızlıydı, haklı olarak gitmesi gerekiyordu.

Yarışın büyük bir çoğunluğunu tek koştum. Hava çok sıcaktı, tırmanma başlamıştı, nabzım 185’i vuruyordu, bitmeyecek dedim. Bitiremeyeceğim. Daha 8. kilometrede yorgun hissediyordum.  İlk kontrol noktasına vardım. Bırakacaktım. Köyün kahvehanesinde oturan köylü amcaların alkışları, kontrol noktasından geçtikten sonra oradaki bir çocuğun “İyi gidiyorsunuz.” sözü üstüne, “ En arkadayım sanırım.” dediğimde verdiği “Yooo, hiç de değil.” cevabıyla yarışı bırakmaktan vazgeçip devam ettim.

Ve o hayatım boyunca unutmayacağım çıkış. Asıl mental savaşı vermeye başladığım yer… Yokuş çıktıkça belimde darbe aldığım yerin ağrısı artmaya başladı. Kendime sürekli “Hava sıcak değil Kübra, belin ağrımıyor Kübra, az kaldı bitecek Kübra…” diye tekrarladım. Halsizleştim. Yanımdan geçen bir abi halimi görünce, “Tuz var mı yanında?” dedi, yok cevabını alınca çantasından çıkardığı bir torba kuruyemişi uzatıp “Al yemen lazım, daldır elini” diye ekledi. Tanımıyordum kendisini. Hala da kim olduğunu bilmiyorum. Yokuş yukarı çıkarken yutmaya çalıştığım tuzlu fıstığın boğazıma takılıp birkaç kilometreyi öksürerek koşmak zorunda bırakmasını saymazsak o birkaç fıstık iyi gelmişti. Devam ettim, toz toprağa, yer yer çamura bulanarak, arada gördüğüm çeşmelerde elimi yüzümü yıkayarak ikinci kontrol noktasına geldim. Karnım acıkmıştı ama ahh o yediklerimi sindirememe korkusu… İkinci kontrol noktasındaki tatlı hiçbir şeye dokunmadım. Zaten açtım ve şekerimi oynatırlar diye korktum. Bir tane mandalina aldım, su tankımı doldurdum. Kıvrılmış su tankımın hortumunu düzelttim. Hazımsızlık yaşamamak için neredeyse elimdeki tek mandalinayı birkaç dakikada yedim.  İyi gelmişti. Kan şekerim biraz yükselince dünya ayaklarımın altından kaymamaya başladı. Çantamdaki karbonhidrat jellerini kullanmak istemiyordum. Ama mecbur kaldım. İkinci kontrol noktasından sonra vardığımız çok dik olmayan ama uzun süreceği belli yamaca girerken ilk jelimi hüplettim. 


Manzaranın güzelliği, karbonhidrat jelimi içtikten sonra kendine gelen bünyem bir de o ıssız yerdeki bir evde yaşayan güzelim minik kızın yanıma kadar koşup elime çakması beni kendime getirdi. Koş abla koş bravo, diye bağırdı ya, mutluydum. Geçtiğimiz köylerdeki teyzelerin, amcaların alkışları, o güzel destekleri bir yana o köylerin güzelim çocuklarını asla unutmayacağım. Kolumuzun kalkmadığı anlarda dahi yanımıza kadar koşup elimize çakan güzel yürekli çocuklar…

35. kilometrede üçüncü ve son kontrol noktasına geldiğimde korktuğum kadar kötü değildim. Tohum Otizm vakfı tişörtlü ve tanımadığım biri hemen su tankımı doldurdu. Orada da 3-4 zeytin ve yarım muz yedim. Rahattım. Çünkü , yarışı önceden koşmuş birkaç kişiden 35 km’den sonra parkurun yokuş aşağı olduğunu duymuştum. 37. km’den sonra tekrar bir tepelik görünce o an kendimden geçtim. Yaaaaaaa yeterrrr diye bağırdım. Evet bağırdım J Sesimin çıktığı kadarıyla… İşte o arada arkadan gelen ve yine tanımadığım bir arkadaş “Hadi, hadi buraya kadar geldin. Bir şey kalmadı.” dedi. Hatta nabız saatime bakıp da nabzımın yine fırladığını gördüğüm bir ara yavaşlayınca, birkaç adım önümden giderken geri döndü, elimden tuttu ve beni çekmeye çalıştı. Birkaç adım gittik. Hayır, dedim. Hayır. Onca yolu koşmuş yorgun bir insanın tanımadığı biri yolda kalmasın diye uzattığı o eli hayatım boyunca unutmayacağım. Evet, beni çekmesine izin vermedim. O kadar bencil olamazdım. Ama belimin ağrısıyla ikiye katlanmış mental savaşı kazanmam için o çok önemli bir andı. Tanımadığım biri dahi benim o yarışı bitirmemi isterken nasıl bırakabilirdim ki…  

Sonlara yaklaşırken yokuş aşağı patika yok… Hayır, yokuş aşağı koşamadım. Çünkü benim için yokuş aşağı koşmak, yokuş yukarı koşmaktan çok daha zor. Dizlere binen yük artıyor. Zaten 40 km koşmuşsunuz. Bacaklar yorgun. En ufak bir yanlış iyileşmesi aylar sürecek bir sakatlanmayı getirebilir. O yüzden yokuş aşağı inerken temkini elden bırakmadım. Hoş o yokuşların birçoğu öyle hızlanabileceğiniz yokuşlar da değildi ya… Neyse.

Bitti mi? Bitti. 27-28 derece sıcaklıkta 30 km tırmanışlı 50 km’lik yarışı verilen sürede "9 saat 23 dakikada" bir şekilde bitirdim. Yürüdüm, koştum, tırmandım, koştum, yürüdüm… Bitti. Kendime dair çok şey öğrendim. İnanmanın gücünü öğrendim. Kolay vazgeçmemeyi öğrendim. Zihnimden yarış boyunca yükselen “Bitti, buraya kadar Kübra, bırak, bırak, bırak.” seslerini bastırmayı öğrendim. İnsanın isterse her şeyi yapabileceğini öğrendim. Belim ağrıyordu, canım acıyordu ama daha o ilk kilometrelerde bana bunu yaşatan o kaba adam yüzünden bırakmayacaktım. Bırakmadım.


Teşekkürler… Finish çizgisinde beni bekleyen Aslıya, Özcan’a, Murat’a teşekkürler… İşte o saatler boyunca verdiğim savaş yüzünden birçok kişi gibi gülerek geçemedim finish çizgisini… Yarış boyunca ağrıdan ağlamamak için birçok kere düğümlenmişti boğazım. O yüzden finish’i geçtiğimde bolca ağladım. O adama kızgınlığımdan, her şeye rağmen başarabilmiş olmaktan biraz da finishte bekleyen arkadaşlarımı görünce duygulanıp ayakta duramayacak haldeyken, dizlerim çözülürken ağladım.

Bir sonraki yarışa kadar…

Sevgiyle kalın…

Kübra





11.11.2015

İyilik Peşinde Koşuyorum



Herkese merhaba,

Son 3 senedir koşuyorum. Büyük bir tutkuyla. Ama bu sefer başka. 15 Kasım Pazar günü hayatımın en anlamlı koşusunu yapacağım. Avrasya Maratonunda  42 kilometreyi  “Benim Adım Türkiye” projesi kapsamında Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı için bağış toplamak üzere koşacağım.

Benim Adım Türkiye Projesi, 6-14 yaş aralığında ilköğretim çağındaki 17.000 çocuğumuza, 2 yıl süre ile eğitim desteğini sağlamaya yöneliktir. Onların bu amacına hayal ortağı olmak ve bu ülkenin çocukları için koşmak finish çizgisine ulaşmak için en büyük motivasyonum olacak.

Şimdi sizin desteğinizle bu çabamı güzel bir sona bağlamak istiyorum. Eminim birçoğunuz ihtiyacı olan birçok kişiye, birçok STK’ya destek oluyorsunuz ama ben ufak bir vesile olup bu sefer desteğinizi  “çocukların eğitimi” için istiyorum. Bir çocuğun eğitimi, geleceği için küçük bir adım attığımızda dahi, bu adımın, bu ülkenin geleceği için çok büyük adım olduğuna gönülden inanıyorum.

Tam 1 senedir ben çok çalıştım. Tendonlarım iltihaplandı, acılar içinde kıvrandım, ayaklarım hasar aldı, ama ne olursa olsun kışın ayazında, yazın nefes alınamaz sıcağında işe gelmeden önce sabah 05.30’da uyanıp koşmaktan, antrenmanlarımı yapmaktan vazgeçmedim.
Ben iyilik peşinde koşarken beni, bu ülkenin çocuklarını yalnız bırakmayın lütfen. Ve sesimi bağış yapacağını düşündüğünüz başkalarına da duyurursanız nasıl da mutlu olurum.

Bağış yapmak çok kolay. Az çok demeyin lütfen, inanıyorum ki damlaya damlaya göl olacak.

Desteklemek aşağıdaki linkten bağış yapabilirsiniz:
Kampanyamın son durumunu merak ediyorsanız:

Sevgiler,  


4.11.2015

Yarım Kaldık...


Beni rahat bırakın diye mesaj attı. Aramadım günlerce. Birkaç kez ofisten aradım, gitmemişti tüm hafta işe. Bir şeye ihtiyacın olursa haber verirsin olur mu, yazdım çekinerek. Öyleydi, biraz çekinirdik hepimiz ondan, sessizliğe gömüldüğü günlerde. 

Her kış, o sırtından düşürmediği kırmızı yün şalına sarılmış, salonda simsiyah, kocaman koltuğunda, kağıtları, kalemleri arasında büyük yara aldığı, son ve garip aşk savaşı sonrası yaralarını temizliyor olmalıydı şimdi. Yaralarına mürekkep damlamadan tekrar nefes alamazdı. Elinde, vazgeçemediği yaseminli yeşil çayı, kulağında her dinlediğinde salya sümük ağladığı Laura Pausini'nin “Its Not Goodbye”ı çalıyor olmalıydı. Ve sol yanında sehpanın üstünde birikmiş mendiller… Birkaç gün yemek yemeyecek, bolca kahve içecek, uykusuzluktan gözleri yerin milyonlarca kat altına gömülecek, ta ki ülseri azana, ağrıya, acıya dayanamayacak raddeye gelinceye kadar bekleyip beni arayacak diye bekledim.
 
Bu sefer farklıydı. Mesaj attığımın ertesi günü cevap yazdı. “Biraz çimento, biraz da tuğlaya ihtiyacım var.” dedi. Anlamadım. Ekim ayının o alışkın olmadığım ayazında, üstümde tişört ve incecik bir eşofmanla evden fırladım. Evinin kapısı açıktı, içeri daldım. Omzunda kırmızı şalı, bir elinde mala, üstü başı çimento içinde salonda karşımda duruyordu. Küçük bir çocuğun masum ifadesi, kırıldığı zaman üstüne giyindiği sessizliği ile öylece karşımdaydı. Siyah koltuk yoktu. Defterleri, kalemleri de… Salonun orta yerinde üç tarafı örülmüş koca bir duvar ve o tüm sakinliğiyle duvarın ortasında duruyordu. Çimento nerede deyince yanına yaklaşıp "İyi misin, bu ne hal?" dedim. Biraz tedirgin, dakikalarca konuşmasını bekledim.

“Duvar örüyorum. Duvarlar güzeldir. Duvar örüyorum ben. Yüreğimin çevresine en yüksek duvarı öreceğim. Yangın yerine dönmeyeceğim artık. Yeni bir gökyüzü inşa ediyorum kendime bugün. Kimse vuramayacak yüreğimden uçan kuşları, kimse koparıp alamayacak bana ait yıldızları ve kimse yok sayamayacak aşkı… Ve adı aşk olan hiçbir savaşta bundan sonra kaybetmeyeceğim. Aşksız bir dünya ile arama duvar örüyorum. Beni yarım bırakacak her savaştan artık kaçıyorum!”

 
Sustum, ağladım. O günü ne zaman hatırlasam ağlarım.


31.10.2015


19.10.2015

Sitem


Ben ona sıkıntılı güz günlerinde
Yedi renkli yaz yağmurları dilemiştim
Kırmak istememiştim duygu filizlerini
Büyük bir ustalıkla susturup içimdeki uğultuyu
Rüzgarımı olanca yumuşaklığıyla salmıştım üzerine
İncinmesin diye tek
Acıyı bile ters yüz eden
İncelikli bir gülümsemeyle yüzümde

Ben ona gittikçe soğuyan zamanlarda
Sıcacık bir sığınak olayım istemiştim
İnsanlar içinde üşüdükçe
Güvenle gelebileceği

Kuşların kanatları neden vardır?
Bir insan neden ağlar yarı yaşına gelince?
Bulutlar gökyüzünün yükü müdür, süsü müdür?
Tutsağı mıdır rüzgarın, sevgilisi midir?
Konuşayım istemiştim bir yüreğin dilince
Yanıtı olmayan sorularda boğmak istememiştim

Ben ona sabah olamasam da
Dingin bir ikindi olayım istemişimdir
Herşeyin usul usul durulduğu saatlerde gelsin
Yüzünde uçuk bir gülümsemeyle
Yaslasın yorgunluğunu gövdemin yaşlı çınarına
Serip üzerine yapraklarımın ağırlıksız yorganını
Dinlendireyim istemiştim
Üşütmek istememiştim.

Ben ona ne istemişsem bu yalnızlık aylarında
Gecikmiş... İnce... Güzel ve uzak...
Biraz da kendime istemiştim
Sevgi adına


Şükrü Erbaş


Gerçek bir şairin, bir şiirin anlattığı gibi anlatamıyor insan bazen hiçbir şeyi...
Şükrü Erbaş... Bu aralar okumayı en sevdiğim
Mısralarını aklımın, kalbimin derinliklerine not ettiğim
Okudukça, ah be ahhh, dediğim şair...
Öyle işte...
Sonbahar gelmeseydi keşke, iyiydi, güzeldi, muhteşemdi Ağustos, hatta Eylül bile...
Sevgiyle, her ne olursa olsun sevgiyle...

17.10.2015 / Kübra

17.10.2015

15 Sene...


Dile kolay 15 sene... O günü dün gibi hatırlıyorum. Ama bugün hatırlamak 
istediğim daha başka şeyler, farkında olduklarım da daha başka...
 
Elbette özlüyorum. Mesela senin mavi gömleklerini giymeyi çok özlüyorum baba. Gardırobunda bulamadığın her mavi gömleğin sonrası, benim mavi gömleklerimde yine eksikler var sanki, derken o bıyık altı gülüşünü özlüyorum. "Kızım kendine gidip, bedenine uygun gömlek alsan ya" deyişini özlüyorum, dolabımı açıp "Aradığın bu gömlek mi baba?" derken muzipçe gülmeyi özlüyorum. Seviyordum üstüme gecelik gibi olan gömleklerini evde, hatta kotumun içine tıkıştıra tıkıştıra dışarıda giymeyi... O gömleklerin üstüne sinmiş kokunu içime çekmeyi...

Elbette özlüyorum. Ahh o hep mis gibi kokan sakalların... Tüm parfümlerine ortak olmayı özlüyorum. Pino ve Fahrenheit... Habire sıkınırdım, hep sıkınırdım. Her şeyine ortaktım işte. İlk parfümümü alıp, sen bunu kullan istersen derken ki gülüşünü hatırlıyorum. Parfümlerimi de hep sen alırdın. Ve sevebileceğimi düşünüp aldığın kokularda hiç yanılmadın.

Elbette özlüyorum. Pazar sabahları erkenden uyanıp, odama girip "Karabücük kahvaltı hazırlayacak mı? diye sormanı ya da sabahın kör vaktinde kalkın Tekirdağa köfte yemeye gidelim demeni özlüyorum. Bir köfte, bir çorba, bir kebap için taaa bir yerlere gidiyor olmayı sevmezdim. Çok sonra anladım, o uzun yollar bizimle geçirebildiğin en uzun zamanlardı, sen belki de deli gibi sevdiğin ailenle köfte bahanesiyle uzayıp giden yollarda birlikte olmayı severdin...

Sana dair anlatacak çok şey var. Bugün seni sadece bir baba özlemiyle değil, şu hayatta tanıma şansı elde ettiğim en mükemmel adamı erken kaybetmiş olma duygusuyla özlüyorum.
Senin kadar insan halinden anlayan, senin kadar dürüst, senin kadar insanları incitmekten korkan, karşısındaki adam küfür etse "aman sesinizi yükseltmeyin, insanlar rahatsız olmasın." Diyecek kadar sakin, senin kadar yüce gönüllü, senin kadar güzel seven, senin kadar salon adamı, senin kadar güzel dans eden, senin kadar sesi güzel, senin kadar sabırlı bir adam tanımadım ben.

Biliyorum, ben bu dünyaya senin kızın olma şansını elde ederek geldiğim için hayata 10-0 önde başladım. Bugün hala beni tanımayan, uzun yıllar sonra anımsamayan insanlara Mecit Bey'in kızı diye tanıştırıldığımda insanlar "Ah o ne güzel bir adamdı." , "Senin baban gibi güzel bir adam tanımadım." diyorlarsa ya da tanımadığım insanlar senin kızın olduğumu öğrendiğinde boynuma sarılıp hala göz yaşı döküyorsa bu hep senin güzelliğinden...

Özlüyorum elbette, kucakladığında tüm kaburgalarımı kıracak kadar sıkmanı, babaaaa acıyor yaaa, diye bağırmayı, o hep mis kokan sakallarını öpmeyi, futbol maçlarını izlerken oturduğun yerden kaleye hep gol atan hallerini, arka arkaya içtiğin 100 bardak çayı ve bardağını sürekli tazelemeyi, sana meyve soymayı, benim pişirdiğim yemekleri yedikten sonra hep güzel sözler söyleyişini ve sanırım en çok da  o güzel sesinle, yüzünden hiç eksilmeyen tebessümünle söylediğin " Akşam oldu hüzünlendim ben yine " şarkısını senden dinlemeyi özlüyorum.

Sen hayatta her şey için şükrederdin, Allah büyük yarın ola hayrola, derdin.
Ben de hep ve en çok senin gibi bir babanın kızı olduğum için şükrediyorum baba

Sensiz, ama hep seninle... Sana layık bir evlat olma gayretiyle...


Sevgiyle...
Özlemle...


13.10.2015

Bize Ne Oldu Böyle...


Milyonlarca cenaze kalkıyor yüreğimden.
Ne kefen, ne tabut, ne toprak yetiyor yüreğimden taşanları gömmeye.
Bu öyle bir ölmek ki, sandık sandık acı biriktiriyorum geleceğe
Yok olmuyor, hayat devam ediyor, sözü rahatsız ediyor
Biliyorum ya, bu ülkenin bazı evlerinde yas tutuluyor, insan gülmeye utanıyor.
Ölüm acısını biliyorum…
Herkes hayatına devam edince, taziyeye gelenler azalıp, en sonunda sen evde yitirdiğin annenin, babanın, kardeşinin, evladının, eşinin, sevgilinin yokluğuyla yüzleşince dokunuyor cana.
Hele bu öylesi bir yitirmek ki, insan tek parça mezara koyduğu sevdikleri için şükrediyor
Öyle günlerden geçiyoruz işte. En azından, sevdiklerimi tek parça gömebildik diye şükrettim ben dün.
Ölü de bir şekilde gömülüyor da nefreti gömemiyoruz hiçbir yere. Ne paramparça, ne tek parça!
Ne hale geldi bu ülke? Biz ne zaman ölülerin arkasından böylesi nefret kusar olduk? Biz ne zaman insanlığımızı unuttuk. Aylardır ülkenin her yanından ağıt yükseliyor. Evine ateş düşmeyen kaç aile kaldı? Ama öyle bir haldeyiz ki, kimse kendi acısı haricinde hiçbir şeyi umursamıyor. Olmuyor. Ben yapamıyorum. Sağlıklı düşünemiyorum bugünlerde belki ama gün içinde gülsem o insanların yasına saygısızlık etmiş sayıyorum kendimi. İki gün ağlasak üçüncü gün herkes yine kendi derdinde. Ben ne yapabilirim ya da ben ne yapmadım diye düşünen kaç kişiyiz?
Çocuklarımıza sevmeyi öğretmiyoruz biz. Kimleri sevmemeleri gerektiğini öğretiyoruz. İlk tanıştığımız insana nerelisin diye sormayı marifet biliyoruz. Nereli olduğuna göre nasıl biri olduğuna karar veriyoruz. Kişisel devrimini tamamlamamış insanların olduğu bir ülkede, ülkeyi, insanların kafasını değiştirmekten bahsediyoruz. Kişisel devrim bunu hiç düşündük mü? Ailelerinin öğrettiği şeylerden farklı düşünen, düşünebilen birey olabilmiş kaç kişi var bu ülke? Ailesinden öğrendiklerini, toplumdan gördüğünü sorgulayan, kendi bildiğini dahi doğru kabul etmeyip bildiklerini sorgulayarak kendi gerçeğine kavuşmuş kaç birey var bu ülkede? Kaçımız kendi  doğrularımızı bulmak üzere yetiştirildik? Kişi olarak kalmamış, kendi özgür iradesi ve düşüncesiyle birey olabilmiş kaç kişi var bu ülkede?
 Yıllar önce İngiltere’de yanında kaldığım ailenin 12 yaşındaki oğlu eve gelip de, parkta bir çocuk tarafından tartaklandığını söylediğinde apar topar parka gidip çocuğa kızıvermiştim. Akşam olayı öğrenen aile uyarmıştı beni “Sakın bir daha müdahale etme lütfen!” diye. Ama ben, diye girmiştim cümleye. Hayır demişti kadın, “Max 12 yaşında, biri ona şiddet kullandığında ne yapması gerektiğine kendi karar vermeli ve aldığı kararın sonucu ne olursa olsun onla yüzleşmeli!” Hiç unutmadım o günü. Ya bu ülkede, oğul babasından farklı bir futbol kulübünü desteklese bile mesele. Kendimiz hiç özgür olamadığımız için özgürce sevemiyoruz da insanları işte. Her konuda konulmuş kurallarla büyüyen, çocukluğu boyunca beyni yıkanmış insanlar… O şehirden kız alınmaz, bu şehre kız verilmez, o şehrin erkekleri tembel, farklı mezhepten insanlar evlenemez, aman şuralı mı onlarla ticaret yapılmaz, hep bir genelleme hep bir genelleme… Doğduğu yeri, mezhebini, kimlerden olduğunu bilmeden sevmeyi kaçımız öğrendi ki!
 Sevmeyi bilmediğimiz ve gerçekten insanı insan olduğu için sevmek gerektiğini öğretmediğimiz için, bu ülkede ölen her insandan hepimiz sorumluyuz. Biri öldüğünde, kim olduğuna göre yas tutan insanların olduğu bir ülkede çocuklarına aslolanın “insan” olduğunu öğretmeyen her anne baba bu ülkede ölen her insandan sorumlu! Ne yani mesele bu kadar basit mi deme. Değil belki, benim kafam bu kadarına basıyor. Gerçekten sevseydik, sevebilseydik birbirimizi,  ne bölmeye, ne öldürmeye kimsenin gücü yetmezdi bizi. Güçlü olmak birlik olmaktan geçiyor. Sevmediğinle yan yana durmaya tahammül edemediğinle, oh iyi ki ölmüş onlar diyebildiğin canice katledilmiş insanların ailelerine baş sağlığı daha vermeye imtina ettiğinle nasıl birlik olursun? Güçlü olmak sorgulamaktan geçiyor? Kaç kişi gerçekten neyi sorguluyor. Kişisel devrimini gerçekleştirmemiş birey olamamış insanlar sorgulamaz. Kişileri yönlendirsin çoğu zaman istediğin gibi, gerçek bir birey için bu mümkün değildir. O yüzden bu ülkenin geleceği için  önce sevmek öğretilmeli, nedensiz sevmek ve birey olabilmiş gençler yetiştirilmeli. Yani klişe olacak ama eğitim şart! Kafam çok dolu. Tam toparladığımdan bile emin değilim ne söylemek istediğimi. Aklımda 9 yaşındaki Veysel’in maviş gözleri, Dilan’ın gülümseyişi doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor. 
Sevgiyle kalın...

11.10.2015

Yas...



İyi değilim, iyi olmayacağım, iyi olmayın... 

Dün geceden beri ölenlerin fotoğrafları düşüyor ekranıma. Ah bu gülüşe, bu umut ve barış dolu gülüşe, bu yüreklere nasıl kıydılar diyorum. 

 En acısı da, bu da geçecek, bu ülke insanı, acımasızca kıyılan bu canların da hesabını sormadan unutacak diye korkuyorum. 3 gün değil, 3333 gün yas tutsan nafile... 

"Ölen kimden diye sormadığımızda barış gelecek!"


#hemenşimdibarış #anKara #inadınabarış 


8.10.2015

Güçlü Kızlar Güçlü Yarınlar


11 Ekim Pazar, Dünya Kız Çocukları Günü. Bugün ise İstanbul'da Güçlü Kızlar Güçlü Yarınlar konu başlığı altında "Eğitim Yoluyla Kız Çocuklarının Güçlendirilmesi Konferansı" gerçekleşiyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması, kız çocuklarına karşı ayrımcılığın önlenmesi, sürdürülebilir eğitim ile kız çocuklarının dünyanın her yerinde hayata daha fazla dahil olması için çaba harcanıyor. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde kız çocuklarının eğitiminin daha önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Keza Birleşmiş Milletler Global Cinsiyet ayrımı endeksinde Türkiye 142 ülke arasında 125. sırada!

Peki, biz ne yapıyoruz? Sürekli yakınmaktan, hayat herkes için adil değil demekten başka... Kaçımız taşın altına elimizi değil, bir parmağımızı koyuyoruz. Bir çocuğun eğitimine destek olmak çok da zor değil aslında. Koca sene bir ayakkabı daha az aldığında, dışarıda birkaç kere daha az yemek yediğinde, tatilini iki gün daha kısa tuttuğunda vs. bir çocuğun eğitiminin devamı için kolayca destek olabiliyorsun. Biz, büyük şehirlerde yaşayan, belli bir eğitim almış, hayatın her alanında kadın olmanın zorlukları ile karşılaşmış, belli bir iş ve hayat deneyimine sahip kaç kadınız? 1 milyon, 2 milyon? Hadi diyelim sadece 1 milyon. 1 milyon kadın, hayatının daha çok başında 1 milyon kızın elinden tutsa, hayata atıldığı o güne kadar ablalık yapsa, deneyimlerini paylaşsa bu ülkede neler değişir hiç düşündün mü?

Hayata bakış açımı değiştiren Halfeti'nin kızlarına selam olsun. 

#DünyaKızÇocuklarıGünü
#güçlükızlargüçlüyarınlar
#BabaBeniOkulaGönder
#bizbirliktegüçlüyüz


7.10.2015

Masal

Kaç kelime gerekiyor içimdeki boşluğu doldurmaya?
Kaç sözü idam etmeli insan içinde kopan fırtınayı dindirmeye?
Kaç mısralık bir şiir yeter yürekten kaçıp sele kapılanları kurtarmaya?
Kaç masalı baştan yazmalı gerçeğe kavuşmaya?
Doldurdum bu gece dolma kalemimi kurşunla. Boşaltacağım tüm şarjörü kâğıda. Akıtma vakti gelmiş masalların kanını gerçeğe…
Çek tetiği.  Çek ki ellerin kelimelere bulansın. Boylu boyunca uzansın bedenin gökyüzünde...
Son nefeste, başın yana düştüğünde ellerinden yeryüzüne avucunda kalan son umut, aşk ve gözyaşı yağsın.
Külkedisinin ayakkabısını bıraktığı, Pamuk Prensesin elmayı yediği yerde masalın son bulduğunu artık herkes anlasın.
Nicedir kendi gerçeğini yazmamıştı bir masal…

6.10.2015

4.09.2015

Sesin Gökyüzüm...


Sustum. Martıların sesini duyunca… 
Tablolarla dolu koridorun sonuna yürüdüm.
Martılar vardı ama ya gökyüzü…
Çekildi içimden tüm maviler. Geceyi öptüm.
Benim için mi bırakmışlardı o bankı oraya… Oturdum.
Benim için miydi o koskocaman, gökyüzünü, maviyi saklayan camdan kafes… 
Uzayıp giden sonsuz karanlığı gördüm.
Dışarı baktım. Aşk yoktu. Martılar vardı, İstanbul vardı, gökyüzü yoktu.
Zaten son duyduğumda sesi de biraz yorgundu.
Sonbahar geldi diye... Biraz hüzünlüdür geceler.
Ve ayrılık getirir derdi büyükler…
Tüm saçma düşünceleri en derinimde sakladığım, aptalca korkular çöplüğüne gömdüm.
Duruldum. Kalabalıklar içindeydim birkaç dakika öncesinde…
Korkularımın rüzgarında boşluğa savruldum
Ellerinde içkileriyle, şen kahkahalarıyla, dünyanın dört bir yanından kadınlar vardı çevremde.
Ellerinde içkileriyle, dikkatli bakışlarıyla, dünyanın dört bir yanından adamlar vardı çevremde.
Yutkundum.  Aklım bulanınca tüm insanları midesine indiren bir canavar oluyordum.
Kaybolurdu herkes. Dünya sessizleşirdi kalabalıklar cehenneminde bile. 
Yuttum. Herkesi, her şeyi ama ya… Ya neden yutamıyordum karanlığı, ya neredeydi benim gökyüzüm…
Zaten son duyduğumda sesi de biraz durgundu.
Kafamı sola çevirdiğimde Nuri Bilge’nin çektiği o hüzünlü İstanbul fotoğrafını gördüm.
İstanbul, kar, dar bir sokak, eski ahşap evler, sokakta yalnız bir çocuk… Sırtını taştan bir duvara yaslamış, üstünde ince bir ceket,  gözlerini bana dikmiş...
Beyazların içinde siyaha bürünmüş bana.
Sorsan hava 34 dereceymiş, çok nemliymiş İstanbul, öyle diyorlar dışarıda…
Üşüyorum ben. Aklım, fikrim, kelimelerim beni terk ettiğinde üşürüm ben.
Karanlığımı örtmez beyazlar. Ve kar… Bakma bana öyle çocuk! Senin kadar yalnız değilim ben. Sadece son duyduğumda sesi çabuk terk etti beni, birkaç dakikada gitti.
 O kadar, sadece o kadar.
Enis Batur çalıyordu içimde, martı seslerini duyduğumdan beri hep aynı mısralarla…
“Yordu bütün yıl bizi işler
ve ilişkiler: Buraya ondan geldik.
Korkmuştuk korkularımızdan,
coşkularımızdan bıkmıştık,
ne yavaşlıyor ne de hızlanıyordu
çarklar, kimseye rastlamıyorduk,
kendimize bile: Buraya ondan
gelmiştik.”

Buraya neden gelmiştim ben? Bu camdan kafesin içinde kaybolmaya mı?
Bu martı sesleriyle çıldırmaya mı? Çevremdeki tüm renkleri yok sayıp, tabloların mavisine kanmayıp, göremediğim gökyüzü için ağıt yakmaya mı?
Orada gökyüzüm, o koskoca camın arkasında, biliyordum. Sonra birkaç yorgun şiir, birkaç efkârlı düşünce sonrası onu gördüm.
Aydınlık kalbimi. Korkulara bulanmış ruhumu aydınlatmaya çalışan kalbimi…
Tek başına karanlığıma nasıl direndiğini gördüm, seviyorum deyişini duydum. Seviyordum.
Sesi yorgundu, durgundu ama aydınlatıyordu.
Gökyüzü karşımda yoktu. Gökyüzü kalbimde yaşıyordu.
Derin bir nefes aldım zamandan. Ciğerlerimi mavilerle doldurdum. 

Sonsuz olacak koskocaman bir maviyle yoğruldum. 

Olduğum yerde doğruldum.
Çalan telefon…
Yorgun muydu yine sesi?
Durgun muydu yine sesi?
Belki aynı anda her ikisi…
Seviyorum dedim, yorgun sesini, durgun halini, seviyorum seni…
Yeter ki bu çılgın martılara kanıp bırakma beni.
İzin verme havalanmasından ruhumdan kargalar, karanlıklar…

Kübra 

02.09.2015 İstanbul Modern...