28.02.2015

Herkes gitti, o gitmeseydi iyiydi...


Artık Yaşar Kemal de yok, o da kuşlarla birlikte gitti belki... Gitmeseydi, üzmeseydi iyiydi.
‘İnsanlık öldü mü?’ dedim.
‘Yok’ dedi, ‘ölmedi, ölmedi ama, bir şeyler oldu, başka bir yerlerde sıkıştı kaldı herhalde?’
‘Nerede kaldı acaba?’
Mahmudun yüzü bir sevinç ışığında şakıdı. İnsanlık belki Mahmudun bu ağız dolu gülüşünde, bu yürek dolusu sevincindedir, kim bilir ,belki...
Kuşlar da gitti’ dedi.. ” Mahmud
Sonra hiç konuşmadık. Kuşlar da gitti, kuşlarla birlikte de... Ne olacak, kuşlar da gitti. 
Huzurla uyu…

Herkes gitti, gidecek ama o gitmeseydi iyiydi...

Saygı ve sevgiyle


15.02.2015

Bana Öyle Bakma Özgecan...


Bu bir vicdan muhasebesi yazısı.

Ve sen Özgecan yanarken, yaktın.

Ve sen şimdi Özgecan, beni o nefret ettiğim 'bir halta yaramıyorum, bugüne kadar hiçbir şey yapmadım, hiçbir şey yapamıyorum' hissi ile dımdızlak ortada bıraktın!

Ve sen Özgecan, bundan birkaç hafta önce akşam saati sahilde koşarken, önüme düşen gölgem birden yanıma düştüğünde korktuğum şeyin kendi gölgem değil, bir erkeğin gölgesi olduğunu, bunu kendime itiraf etmem gerektiğini hatırlattın!

Özür dilerim Özgecan, senin bıçaklanarak, levyeyle dövülerek, yakılarak, ellerin kesilerek çıkmak zorunda bırakıldığın o sonsuz yola çıkmaman için zamanında yeterince gereğini yapmadığım için özür dilerim. Affet Özgecan…

Sen Özgecan, sen yüreğimi eze eze gittin. Beni kara, kocaman bir kafesin içinde, telkin edemediğim yüreğimle, susturamadığım vicdanımın sesiyle, uyku girmeyen gözlerimle, içimde yükselen garip bir sancıyla, başım eğik, bu cehennemde bırakıp gittin, yaktın gittin…

Bu ülkede Anıtsayaç diye bir internet sitesi var Özgecan.  Ölmeden önce belki de adını hiç duymamıştın o sayacın. 2008 yılından beri ölen kadınların ismini kazıyorlar oraya. Öyle ya, ilk öldürülen sen değilsin ve üzgünüm galiba son olarak kalmayacaksın.  İki üç sene önce fark ettiğim bu siteyi. Arada açıp, kaç kadın öldürülmüş diye bakmaktan ve sosyal medyada post etmekten başka ne yaptığımı sorma bana Özgecan. Eziliyorum, yapmadıklarımın altında.

2008’de 61, 2009’da 105, 2010’da 165, 2011’de 121, 2012’de 139, 2013’te 231 ve 2014’te 287 kadın öldürülmüş. Elbette bunlar sayısı tutulabilenler.  Senin ismin 2015 yılında öldürülen 36. kadın olarak kazındı o tahtaya. Ve dün bir kadının daha, Meryem Yılmaz’ın adı eklendi senden sonra.  Biraz önce demiştim ya, ne ilksin ne son kalacaksın diye...  Ama ben, benim gibiler zamanında belki 2008’de o 61 kadın öldürüldüğünde ya da bu sayaç olmadan önce üçüncü sayfa haberlerinde öldürülmüş kadınları gördüğümüzde sesimizi çıkarsaydık, kadın cinayetlerini durdurun diyenlere eklenip güçlerine güç ekleseydik, belki de sen bugün hunharca katledilmemiş olacaktın. Olur muydun Özgecan? Bugün yaşıyor olur muydun? İşte o kara gözlerini, gözlerime diktiğin fotoğrafında bu soruyu soruyorsun bana.  “Neden sustun? Bağırmak için benim  bıçaklanarak, yakılarak ölmemi mi bekledin?” diye soruyorsun. 2008’de sen daha 13 yaşındaydın, oyuncaklarınla oynamayı bırakıp yeni yeni genç kız olma yolundaydın. Haklısın, ben 28 yaşındaydım, her şeyin farkında olabilecek, senin başına gelenlere engel olmak için sesimi çıkarabilecek yaştaydım.  Özür dilerim, haklısın Özgecan…

Gözyaşlarım belki gerçekçi gelmiyor şimdi sana, ama inan içim acıyor. Zamanında sesimi yeteri kadar çıkarmamış, hissettiklerimi birkaç öyküye saklamış olsam da, vicdansızlığımdan değil inan, vicdan azabı denen şeyi bilebilecek kadar insanım, yandım, yanıyorum ve yanacağım. Benim şu anda yanmam, senin için hiçbir şey değiştirmeyecek biliyorum. O minibüsün içinde hapsolduğunda yaşadığın korku dolu anları, güzel gözlerinle güldüğün anlarla değiştirmeyecek, o adamla mücadele ederken belki de sona geldiğini düşündüğün an hissettiğin acıyı,  annenin göğsüne başını dayadığın huzurlu günlerin mutluluğu ile değiştirmeyecek. Giden gelmeyecek biliyorum, sen geri gelmeyeceksin. 

Dünden beri saçma sapan sorular aklımda, kendimle çelişiyorum her bir soruda… Tecavüze direnmiş diyorum, ya direnmeseydi diye soruyorum kendime. Utanıyorum bu soruyu sorarken ama soruyorum işte Özgecan, hayatta olur muydun o zaman, belki öldürmezdi seni diye düşünüyorum. Sonra yıllardır bu ülkede tüm yaşananlar aklıma geliyor, o sorunun cevabı kocaman bir dağ olup üstüme yıkılıyor. Tecavüze direnmese ne olacaktı ki? O günden sonra yaşadığı her gün, adalet sisteminin adaletsizliğiyle, bu ülkede yaşayan insafsızların bakışlarıyla, ayakta kalmaya çalıştığı her gün “tecavüze uğrayan kız” yaftalanmasıyla, yaşadıkça her gün ölmeyecek miydin? Her gün özgürlüğüne, hayatına, o minik yüreğine tecavüz edilmeyecek miydi? Bir gün, insanlara tekrar güvenebilecek miydin? Erkeklere bakarken hissedeceğin mide bulantısı geçecek miydi? Bir adamı sevebilecek miydin? Hadi sevdin, o adamın, tecavüze uğradığını öğrendiğinde seni tertemiz kalbinle kabul edebilecek kadar büyük bir yüreği olacak mıydı? Hadi o da oldu diyelim, ailesinin “temiz bir kız bulamadın mı oğlum” dayatmalarına dayanabilecek miydin? Kirli olanın sen değil, sana bunu yapanlar olduğunu anlatmaya çalışırken neler hissedecektin? Sen Özgecan, kara gözlü kız, ne yazık ki, yaşasaydın da her gün yanacaktın, her gün yakacaklardı seni bu ülkede, her gün gözleriyle tecavüz edeceklerdi sana. Tecavüze uğramış kadınlarla yalandan evlenip, ne de olsa tecavüze uğradın sen, diyerek karısını başka adamlara satmaya çalışan adamları duymadık mı biz? Bu hikâyelerle değil, bu gerçeklerle büyüdük biz Özgecan.  Öldüm daha mı iyi oldu deme! Elbette hayır, hayatta olmalıydın, yaşamalıydın, her ne olursa olsun, hayata tutunman için bir fırsatın olmalıydı. Ama bu ülke insanı saçma sapan sorular içinde bırakıyor böyle işte.

Böyle mi devam edecek diye sorma, bilmiyorum. Dünden beri sağlıklı düşünemiyorum. Tam  ne yapmalı, nereden başlamalı diye düşünmeye çalışıyorum, annenin, çok acı çekmiştir kızım, keşke kurşunla öldürselerdi, demesi geliyor. Onu unutmaya çalışırken, babanın, bebeğimin üstüne toprak atmayın diye bağırırken dizlerinin üstüne çökmüş hali geliyor gözümün önüne, tükeniyorum, bugün sağlıklı düşünemiyorum Özgecan. Bugün düşündüklerim öfkemle karışıyor, sağlıklı bir yere çıkmıyor. İdam edilsin diyorlar, asla idam edilmelerini istemiyorum. Ben hadım edilmelerini diliyorum. Hadım edilsinler ve o çok anlam yükledikleri  “erkeklikleri” olmadan sürünerek yaşasınlar, bakışlar altında her gün ezilerek ölsünler istiyorum. Ezilirler mi bilmiyorum tabi.

Herkes kendinden mesuldür elbet, ama herkes takkesini önüne koysun düşünsün istiyorum. Hep birlikte vicdan azabı çekersek, daha güçlü oluruz gibi geliyor. Yoksa gidilmesi, aşılması gereken bu uzun yol, hiç bitmeyecek biliyorum. Neden deme Özgecan, eminim o kadarını sen de biliyordun.

Düşünsene, kendi karısına, kızına “orospu” dendiğinde cinayet işleyen, işleyebilecek raddeye gelen erkekler bir kadına sinirlendiğinde “orospu” diye rahatlıkla bağırabiliyorlar. Bu adamlara her kadına saygı duyulması gerektiğini nasıl öğreteceksin?

Düşünsene, kendi kızının erkek arkadaşı olması fikrine tahammül edemeyen erkekler, bir gecelik ilişki yaşamak için bin takla atıyor, karşısındaki kadını bir gecelik oyuncağı olarak kullanmakta tereddüt etmiyor.  Bu kadar aşağılık, bu kadar duygusuz davranırken kendi annesinin, kızının, ablasının saygı görmesini, en derinden sevilmesini dileyebiliyor, isteyebiliyor.

Düşünsene kırmızı ruj süren, mini etek giyen, biraz sesli gülen, kız kıza gece dışarı çıkan, birkaç kadeh içtikten sonra çakır keyif olan kadınlar “aranmaya çıkmışlar” diye yaftalanıyor. Bundan birkaç sene önce “o kız çok fazla kırmızı ruj sürüyor” diye beni de yaftalamışlardı, kırmızı ruj sürmemi ahh nelerle ilişkilendirmişlerdi.  

Sorarım sana Özgecan,  kadının üretmeye değil, bol bol üremeye teşvik edildiği,  karının karnından sıpayı sırtından sopayı eksik etmeyeceksin, atasözünün erkeklerin bir kısmı tarafından düstur edinildiği bir ülkede nereden başlayacaksın? Demiyorlar ki,  saygıyı, sevgiyi, iyi insan olmayı öğretemediğin beş çocuk yerine, vicdanlı, adaleti arayan, haksızlık karşısında sesini çıkaran, insana, hayvana, doğaya karşı sevgi dolu bir tek evlat yetiştir.

Ve düşünsene Özgecan, kadınların bazıları senin yaşadıkların karşısında “Müslüman ülke, tecavüz... fırsatçılığına soyunmayın, Amerika'da her iki dakikada bir kadın tecavüze uğruyor. Şimdi çenenizi kapatın” diyebiliyor.  Amerika’da da olması neyi meşru kılıyor diye yüzüne haykırmak istiyorum. Hatta aklımı kaybedip, madem öyle, ucu sana, senin evladına dokununca da Amerika’da kaç dakikada bir tecavüz olduğu istatistiğini senden öğreniriz o zaman demek geliyor.

Adalet demeyeceğim Özgecan, o hiçbir zaman yerini bulmuyor. Tecavüze direndin öldün, direnmeseydin birkaç sene sonra tecavüzcün ile bir sokak arasında tekrar karşılaşabilirdin, o gün üstüne ne giyinmiştin, tayt varsa adamı tahrik etmiş kabul edilebilirdin. Adaletsizliğe ne söylesem, ne kadar sövsem az.

Özgecan’ım, sen affet beni, bizi. Takatim yok daha bir şey yazmaya, söylemeye…  Gittiğin o sonsuzlukta huzurlu olduğuna inanmak istiyorum. O son saatlerinde yaşadığın acıya dair hiçbir şey hatırlamadığına inanmak istiyorum. Ve o sonsuzlukta, babaları, kardeşleri, kocaları, sevgilileri, hiç tanımadıkları erkekler tarafından katledilen kadınlar için bambaşka güzel bir dünya olduğuna inanmak istiyorum. Sonra kendime saçmalama giden gitti işte diyorum. 

Sen gittin Özgecan, gencecik, kara gözlü bir kızdın katledildin sen Özgecan. 

Zaman zaman duyarsız kaldıklarımızı, sustuklarımızı, bağırmadıklarımızı yüzümüze vura vura, bizi bu zalim dünyada terk ettin Özgecan…

Saygıyla, sevgiyle

Kübra 



Anıtsayaç’da kayıtlı 2015 yılında öldürülen kadınlar: Neriman Aktarmacı, Öznur Bozan, Hatica Vanlı, Serap Atak, Leyla Salman, D.Ç, Bircan Çatal Toptaş, Nurcan Bıyıklı, Hayriye Suna, Hatice Topçu, Hadiya Al Casım, Nurten Çelikbaş, Havva Boyacı, Çiğdem Çeledir, Medine Taşkın, Nuran Dütlü, Leyla Salman, Saniye Ulukaya, Kezban H., Dudu Çapar, Pınar Güneş, Özlem Durmuş, Mekkiye Özdemir, Nesrin Özdemir, Duygu Özdemir, Meryem Yılmaz, 

Dünya Öykü Günü...


Dünya Öykü Günü kutlu olsun. Kutlu olsun çünkü, öykülerde hayat daha güzel, daha adil, daha yaşanılası... 

Öykülerde bir kadın yakılarak öldürülmüşse, tecavüze uğraşmışsa ve öykünün sonunda adalet yerini bulmamışsa öyküydü der geçemezsin, bilirsin bir yerinden gerçeğe dokunduğunu ama en kötü ihtimalle kitabın o sayfalarını yırtabileceğini hatta yakabileceğini, hıncını alabileceğini düşünüp rahatlarsın! Hıncını alamıyorsun gerçek hayatta! Adalet diye bağırıyorsun duymuyorlar! İnsaf diye yakarıyorsun anlamıyorlar!

O yüzden sarılıyorum ben kitaplara, kitaplarım sayesinde direniyorum insanların acımasızlığına. Yazdıklarıyla hayata tutunmamı sağlayan aşkla bağlı olduğum Murat Gülsoy, Yekta Kopan, Aslı Erdoğan, Mine Söğüt, Cemil Kavukçu, Vü'sat O. Bener, Sait Faik, Tomris Uyar ve Çehov.. İyi ki varsınız, var oldunuz. Kafamı yastığa koyduğumda sevdiğim yazarlar kadar iyi bir yazar olabilme hayalinden daha büyük bir hayalim ve tutkum olmadı. Kalemlerim, defterlerim, kitaplarım kadar çok az vazgeçilmezim var hayatta. Ve elimi uzattığım mesafede kitaba, kaleme, kağıda dokunabildiğim zaman geceleri huzurla uyuyabiliyorum ben. 

Bu yüzden en büyük aşktır sevdiğim yazarlar, kitaplarım, defterlerim, kalemlerim... Yazarak, okuyarak aşkın en büyüğünü yaşayan, dünyanın zulmüne bu şekilde direnen, kendini bu yolla var eden, kitapların incitmediğini, yakmadığını bildiği için başını en çok bir kitabın kapağına, bir yazarın yüreğine dayamayı seven herkesin Dünya Öykü Günü kutlu olsun.

14.02.15