26.09.2013

Pollyanna'yı da vurdular!


Sana anlatacak renkli öykülerim yok artık çocuk!
Pollyanna’yı da vurdular.
Ellerini Filistin’de, 
gözlerini Suriye’de, 
gözyaşlarını Rojawa’da buldular.
Kaç zaman önceydi,  ruhunu mermi kovanlarına doldurdular.
Yıllardır şarjörü yüreğime boşaltıyorlar.
Ruhun, ruhumda yaşıyor çocuk!
Gözyaşların yaralarımı taze tutuyor
Bilmiyorsun çocuk  
Kanıyorum!
Sözler tükenince mühürledim sabahları
Sen kan damlayan günlere uyanırken,
ben bekleyemem umutla yarını
Milyonlarca duayı da dizsem yan yana,
bilirim olmaz deva, sürgün edildiğin karanlıklara.
Oysa söz vermiştim,
renkli çiçeklerle bezenmiş,
sonsuz bir öykü vaat etmiştim sana. 
Tenine sadece rüzgarın eli değecek demiştim, 
serin pınarlardan kana kana su içecektin,
öykünün prensi de sendin, prensesi de…
En fazla, uçurtmanın ipi koptuğu için üzülecektin.
Olmadı
Seni aldattım.
Affet beni çocuk!
Elde avuçta üstüne serpecek umut bırakmadılar,
Olmadı. 
Seni koruyamadım.
Pollyanna’yı da kana buladılar.
Umut tedavülden kalktı,
bize çifte kavrulmuş ağıtlar kaldı
Yalan bir öykü anlatmaya artık dilim varmazdı
Çektim elimi eteğimi öykülerden,
harfler eksik kalıyor, 
gerekçesiz bu zalim cinayetler yüzünden.
Cümleler tamamlanmıyor
çıkınımda tecavüzler, 
senin gözyaşların üstüne çevrilmiş sayfalar varken.
Sana rengârenk resimler yapamam artık çocuk!
Annen toprak olmuş başında ağlarken sen,
kardeşini kucaklayıp yaralarını sararken
bir tek kan kırmızısı kalıyor fırçanın ucunda,
o da gözyaşı olup,
karışıyor katran karası dünyaya
Kalpleri kurdum vicdana,
çalmasını bekliyorum.
Umut dolu öyküler abluka altında
Bizi hala ‘insan’ diye çağırıyorlar ya!
Bunun için senden özür diliyorum

Bağışla bizi çocuk!


18.09.2013

15.09.2013

Nisyan


“Tüm sesler çekildikten sonra başlıyor korku. Pencerenin önünde oturmuş zamanı ören biri var; başımı ondan yana çevirmeden de varlığını hissedebiliyorum.”*

Üniversite birinci sınıftayım. Sosyoloji öğrencisiyim.  Derse giren her hoca dersin başında ya da sonunda uzun uzun “Bu kitapları okusanız iyi olur.” diye birçok kitap ismi sıralıyor. Saint Simon, Auguste Comte, Marx, Durkheim, Weber ve daha birçoklarının adı hepimizin hayatında Kurukahveci Mehmet Efendi gibi olağan bir isimdi artık. Başlanıp bitirilemeyen, bitirilse de tamamı anlaşılmayan hatta her on cümleden bir tanesini anlamayı kar saydığımız kalın kalın kitaplarla dost olmuştuk. Bu arada hocalarımın hakkını vermeliyim, anlamadığımız her cümleyi saatlerce anlatmaya istekli, kolay ulaşılabilir ve yaklaşılabilir hocalarım vardı. Neyse, bir gün Doç Dr. Yücel Bulut, ödev olarak bir kitabı okuyup özet çıkarmamızı istedi. İlk özet çıkarma ödevimiz değildi. Onun ödev olarak verdiği kitaplar da oldukça uzun “Bugün başlasam ne zaman bitiririm de özet çıkarırım acaba?” hesabı yaptığımız kitaplardı. Bu sefer ödev olarak Metis yayınlarından Gulbenkıan Komisyonu “Sosyal Bilimleri Açın” isimli doksan yedi sayfalık bir kitabı ödev vermişti. Herkeste bir rahatlama, bir mutluluk, kitabı satın alanların dilinde “Ay doksan yedi sayfalık bir kitap, bir gecede okur, bir gecede de ödevi yazarız.” nağmeleri…  İşini asla son güne bırakanlardan olmadım ama hayatımda belki de ilk kez bu ödev zamanı rehavet çökmüştü. Ama yine de son güne bırakmadım. Ödev teslimine dört gün kala kitabı okudum. Sadece okudum. Okuma-yazma bilen herkesin yapabileceği gibi. Anlamadım. Ertesi gün okula gittim. Kitabı okuyanlar üçe ayrılıyordu: “Kitabı anladınız mı?” diye soran, anlamamış olmayı gurur yapmayanlar, “Anladım ama tam içselleştiremedim.”  diye ben her şeyi anlarım da bu kitapta bir sorun varcılar, “Kitap galiba anlaşılmamak için yazılmış.” şeklinde işi dalgaya vuranlar... Ödev teslim günü geldiğinde hatırladığım kadarıyla birkaç kişi ödevi verdi. Hocadan bir hafta daha süre istendi. Tekrar tekrar okudum. Aslında birçok şeyin çok güzel bir özetiydi. Öyle hatırlıyorum. Bir gecede okunacak değil, yavaş yavaş sindirilecek, birkaç sayfa okuduktan sonra kapatılıp kenara bırakılacak ve ertesi gün tekrar ele alınacak bir kitaptı. Kitabın derinliğinin uzunluğu ile doğru orantılı olmadığını ilk o zaman anlamıştım.

“Saate bakıyorum. Bileğimde acı bir bilezik. Zamanın tasması. Acıtıyor. Akrep değil şeytanın kirpiği, yelkovan desen kesip attığı tırnak. Etime geçirmiş dişlerini tik tak kemiriyor.”*

Peki, tüm bunları neden anlattım? Yıllar önce yaşadığım bu duyguyu Murat Gülsoy’un “Nisyan” isimli kitabında tekrar yaşadım. Beni tanıyanlar Murat Gülsoy’u ne kadar severek okuduğumu bilir. Kitap çıkar çıkmaz bir arkadaşım “Hey haberin var mı? Gülsoy’un yeni kitabı çıkmış.” diye mesaj attı. Haberim vardı. Satın almıştım bile. Ama okumaya başlamamıştım. Ne de olsa yüz on iki sayfalık, kısa kısa paragraflardan oluşan, bir gecede bitirilebilecek bir kitaptı. "Bir pazar elime alır, şipşak okurum." dedim. Yaptım da, bir pazar günü bitirdim kitabı. Kitap bittiğinde aklımda, kalbimde tamamlanmamış bir yapbozun eksik parçalarının bıraktığı huzursuzluk vardı. Üniversitede okuduğum kitabın aksine bu kitabı anlamıştım ama hissedememiştim. Çünkü anlatılan hikâyenin hüznünü, gerçekliğini yok saymıştım. Son yıllarda gazetelerin üçüncü sayfalarında herkesin kanıksadığı “kadın cinayeti” haberlerini okur gibi okumuştum. Oysa kanıksamak lügatımda sadece bir kelimeydi. Okuduğum her habere dahi canım yanarken,  kitapta ölüm döşeğindeki yazar adam için üzülememiştim. Tekrar okumak üzere kaldırıp kenara koydum. Ve hazır olduğumda tekrar elime alıp, birkaç sayfa okuduktan sonra kitabı kenara bıraktım. Her gün sadece birkaç sayfa… Çünkü ölümün bu kadar “gerçek ve sarsıcı” anlatıldığı bir kitabı belli bir dozdan fazla ruha zerk etmek iyi gelmiyordu.


Murat Gülsoy Nisyan’da bir yazarın yavaş yavaş ölümünü anlatıyor. Kelimelerin yazarın zihnindeki dünyalar arası yolculuğunu, varken yok olmayı, yok olmaya alışmayı, var olanı yokmuş sanmayı, hatırlamamayı, incecik bir çizgi üzerinde siyah ile beyaz arasında verilen mücadeleyi…

Kitap kısa kısa paragraflardan oluşuyor. Yazarın ölüme doğru yaptığı yolculuğa şahit oluyorsunuz. Hatta yazarın kendisi olup, onun yerine yatağa giriyorsunuz. Koluna giren iğnenin acısını, hatırlayamadıklarının hüznünü,  kafasındaki soru işaretlerinin bıraktığı yorgunluğu, yazmak istediklerinin sorumluluğunu,  en çok da güçsüzlüğünü, yorgunluğunu hissediyorsunuz. Onun gözünden bakıyorsunuz her şeye. Oda, eş, hemşire, kalem, sarı kağıtlar, koridor, tünel kazıcılar, işçiler, baba, oğul, boşluk, gece, mürekkep, harfler, dümen, kan, kuytu, takvim, sözcükler, ölü, yalnız, zaman, yazar… 

Bir yazarın ölümünden sebep, kendi ölümünüzü düşünüyorsunuz. “Ben neler sayıklayacağım acaba?” diye bir not düşüyorsunuz hayatınıza. Eğer bir de yazan bir insansanız, yazamadıklarım ölüm döşeğinde benim de canımı bu kadar yakacak mı merakı içinizde büyüyor. ‘Bu aslında sadece bir roman!’ diye kendi kendinizi telkine başlıyorsunuz. Ölüm ne kadar gerçekse, işte bu kitap da o kadar gerçek.

“Metrelerce derinlikte çalışan işçilere sesleniyorum, yeter artık, yazmayın, diyorum.”*

Bu arada “Nisyan” ne demek merak edenler için anlamının “unutmak, önceden öğrenilmiş, görülmüş olan her hangi bir şeyi anımsayamama ya da tanıyamama” olduğunu belirtmekte fayda var. Yani kitabın ismi, tüm hikâyeyi kucaklıyor. Kitabın kahramanı unuttukça eksilen insanın, hatırladıkça hüzünlendiren bir örneği olarak karşımıza dikiliyor. Ve neredeyse her cümlesinde, ölürken bile yazarak ölümsüzlüğe ulaşmanın mücadelesini veriyor. Zihninin her köşesinde kelimeler, odanın her köşesinde küçük sarı kağıtlara alınmış notlar... Onun için hayat yavaş yavaş dağılıp parçalanırken, yazar ölüm döşeğinde son romanını birleştirerek yeni ve ölümsüz bir hayat inşaa etmeyi hayal ediyor.

Her şey kelimelerden ibaret. Zaman zaman kaybediyorum onları. Yayın kesiliyor. Devrelerim karanlığa gömülü bir hayalet şehir. Suskun iç karanlık. Kelimeler dilimin ucundan kayıp gitmişler. Benjamin karşısında durup düşünüyorum. Bu incecik dallar, bu narin yeşil yapraklar, yerlere dökülmüş bir- iki tane sarı. Sonbaharın evcilleşmiş hali. Ayrıntılarını tek tek zihnime yerleştirsem bütünleşip kelimesini bulacakmışım gibi. Bazen olmuyor. İyi ki bu küçük kâğıtlar var. Adlarını yazıp nesnelerin üzerine yapıştırıyorum. Dünya artık sesli sözlük.”*

Ölmeden ölümü deneyimlemek, ölürken ne hissedeceğini bilmek mümkün değilken “Nisyan” ölümü deneyimlemiş bir yazarın sanki ölümden sonra dirilip, yaşadıklarını anlatması gibi  “gerçek bir roman” olarak dikiliyor karşımıza. Özellikle ölümle ilgili öyküler yazdığım şu son birkaç yılda ölüme yaklaşamadığımı, Murat Gülsoy’un kitabını okurken anladım. Belki ilk seferde kitabı bu kadar hissedemememin -hissetmek istemememin- altında ölümü böylesi güzel anlatamayacak olmamın verdiği huzursuzluk yatıyordu, bilemiyorum. Ama şu anda her sayfasını notlarla doldurduğum kitabın beni ruhen ne kadar beslediğini anlatmam mümkün değil.  Özetle bu kitabı sadece okuyun demiyorum, bu kitabı deneyimleyin. 

Sevgiyle kalın,

*Kitaptan alıntılar.