21.07.2013

Sözcükler



"Zaman zaman patlayan, bizi yaralayan ve içimizi dağlayan, bizden iniltiler, gözyaşları ve beddualar koparan sayfalar okuyorsak, bilin ki bunlar sırtı duvara dayalı, tek savunması sözcükler olan biri tarafından yazılmıştır; sözcükler dünyanın yalancı ve ezici ağırlığından, yüreksizlerin kişilik mucizesini çökertmek için yarattığı işkence aletleri ve çarklardan her zaman daha güçlüdür." 

Henry Miller


14.07.2013

Ben Bu Diyardan Giderdim de...



Can gidiyor, canlar gidiyor haftalardır…

Gözlerimin kenarında gözyaşlarım haftalardır nöbete durmuş bekliyor.  Anlamadım, nasıl bir terör örgütüdür gözyaşları, bir söz, bir ses, tanımadığım bir insanın yitip gidişi karşısında milyonlarcası bir anda toplanıp saatlerce çağlıyor. Gözyaşı öyle bir örgüt ki ne polisten, ne biber gazından, ne de boğazı yırtılana kadar “şiddet” diye bağıranlardan korkuyor.

Niye sevmediler seni, beni, bizi bu kadar?

Tanımıyorum birçoğunuzu, sen de tanımıyorsun beni. O meydanlara dökülmesek belki hiç tanımayacaktık birbirimizi.  Başka dertlerin içinden, başka dünya görüşlerinden, bambaşka mahallelerden geldik. Ben derdimi sana, sen derdini bana anlattın. Birkaç ağacın gölgesinde dertleştik.

‘Hiç böyle düşünmemiştim.’ dedim.
‘Hiç bu açıdan bakmamıştım.’ dedin.

Yolda yürürken ayağıma bassan, omzuma çarpsan belki döner ters ters bakardım sana, ama o meydanlarda gülümseyerek “pardon” demeyi,  gülümseyerek “önemli değil” demeyi öğrendik.  Biz kötü insanlar olmadık. Kimseyi itmedik, kakmadık. Belki çocukken birkaç pencere kırıp kaçanlarımız vardı, onlara da kucak açtık. Öyle ya affedecek olan da biz değildik, bağışlayacak olan da… Bize ayıp örtmek yakışırdı, ayıp örtmeye çalıştık. Bu yüzden bazen abartıp sinirine hakim olamayana “aman ha sakın!” dedik.  Mübarek bir günde, kandilde, elinde “Ateistim ve bu benim ilk kandilim. Müslüman kardeşimin kandilini kutlarım.” yazılı kâğıdı tutan genci görünce, doldu ya gözlerimiz, birbirimize bakıp gülümsedik. Gerçekleşiyor muydu hep hayal ettiğimiz. Ben inanıyorum, sen inanmıyorsun diye ayırmadık yollarımızı, bazılarımız zaten hiç ayırmamıştık, omuzlar üstünden garip bakışmaların kölesi olmadık, ne giydiğine bakmadım, ne giydiğime bakmadın, birkaç metre fazla ya da az kumaş parçasıyla ilgilenmeden kucaklaştık biz. İnsan olmaktı aslolan... Saygı duymaktı, başka inançlardan, başka düşüncelerden gelsek de birbirimizi sevmeyi öğrenebilmek, küçük harflerle tartışmayı bilmekti. Buydu zaten istediğimiz. Önce ağaçlara, sonra birbirimize sarıldık. Koca ağaçların gölgesinde o güne kadar birbirimize ettiğimiz haksızlıklar, ötekileştirdiklerimiz için günah çıkardık, sana uzanan ele ses çıkarmadığım için günah çıkardım, bana, dostlarıma uzanan ellere ses çıkarmadığınız için günah çıkardınız. Ayıplarımızı, günahlarımızı örttü ağaçlar... Biz ‘Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.” atasözünü yok saydık.  Söylesene niye sevmediler bizi? Evet, çok kalabalıktık, belki yetmedi gönülleri hepimizi içeri almaya, belki sevmek istemediler bizi. Bizim, herkesten bir parça olduğumuzu anlasalardı severler miydi seni, beni, bizi? Hadi sevmediler, anlasalar, anlamaya çalışsalar da yeterdi. Öyle ya her şey anlamak ile başlıyordu. Beni anladığın, dinlediğin için elimden kandil simidi, sıcak poğaça yemedin mi?  Seni anladığım, dinlediğim için elinden bir bardak su, bir bardak çay içmedim mi?

Niye kızdılar sana, bana, bize bu kadar?

Parmak salladılar bize. Kötü, kötülük peşinde dediler hepimize… 

Oysa dünyanın bir başka ucunda öldürülen canlar, hangi dinden, hangi ırktan, hangi milletten diye bakmadan gözyaşı dökenlerimiz, her türlü zulüm, zalim karşısında bağırmaktan, ağlamaktan sesi kısılanlarımız vardı.

İnsanın insana ettiğine inanmak istemeyenlerimiz, dünya denen abuk sabuk düzene lanet edenlerimiz, bir çocuğun bir damla gözyaşı akmasın diye göğsünü siper edecek olanlarımız vardı.

Yolda yürürken sırf karıncaları ezmesin diye başını yerden kaldırmayanlarımız vardı.

Havalar ısınınca kapısının önüne sokak hayvanları için bir tas su koymayı namaz kılmak kadar farz bilenlerimiz vardı.  

Kabuk bağlamış yaralarımız vardı bizim.  Rüzgâr esse kanamaya başlayan… İlaç olduk birbirimize, anlamadılar ama biz aslında kimsenin yarası olmasın istedik. Varsa birinin kanayan bir yarası, sadece o biri için, biz olmayı öğrenmeye istekli yüreklerdik.

Herkes gibi insanlardık. İyiliklerimiz, kötülüklerimiz oldu. Bazen sustuk, bazen susturulduk. Kimi zaman merhamet ettik, kimi zaman merhamet dilendik. Dedim ya, başka mahallelerden, başka sofralardan, başka günahlardan, başka hayallerden gelmiştik. Upuzun ve bölünmemiş bir sofraya hayalini kurduğumuz, aynı umut dolu gelecek için oturmadan önce birbirimizden af diledik. Bizler herkes için göbek adı ‘vicdan’, soyadı ‘anlayış’ olan bir dünya isteyenlerdik.

Neden ağlattılar seni, beni, bizi bu kadar?

Şimdi dünya yer yer karanlık benim için. Ara ara aydınlanıyor gökyüzünün bazı yerleri. Orada aynı sofrada otururken ‘hoşçakalın’ demelerine bile izin verilmeden aramızdan çekip alınanları görüyorum. Benim için onlar bizden daha aydınlıktalar…  Bu yüzden ben sonsuz bir yaşama inanmayı seviyorum. Onlar, isimleri yüreklere, bir ağaç gövdesine çakı ile kazınmış gibi olanlar...

Ama yine de aklıma geldikçe yitenler, gözlerim doluyor, neden diye soruyorum.
Sabahlar artık daha tedirgin, daha kırılgan.
Geceler daha sessiz, daha keskin.  
Kötü haberler ne sabah bıraktı, ne akşam… 
Bu yüzden günler hep alaca. 
Son maskesi de düştü dünyanın, o yüzünü de sevmedim yaşam denen saçmalığın.

Haftalarca umutla, anlayışla, vicdanla demlenmiştik oysa. Şimdi sessizce dinliyorum insanları. Arada duydukça nefret kusanları, ölünün arkasından konuşanları, anlamayanları, bölmeyi, ayrıştırmayı ibadet sayanları, o zaman Kerbela’da susuz kalmış gibi kuruyor içim. 

Ben,  bu diyardan giderdim de…

Günlerdir son damlası kalmış denizi bölüşemeyen balıklar gibi çırpındığımda, bir yanım kalk git bu diyardan, başka denizler bul kendine diyor da, hemen ayaklanıyor ruhum, bir taş bağlayıp ayağıma bırakıyor beni kalan o son damla suya.

Öyle ya, açılsam başka denizlere, uçsam başka bir gökyüzünde, bulur muyum aynı türküde ağladığım insanları?

O başka diyarlarda sunarlar mı bana Azerinin, Çerkezin, Lazın, Kürdün, Yahudinin, Müslümanın, Ermenin, Hristiyanın, Musevinin, Rumun, Ateistin oturduğu zengin bir sofrayı?

Bir fincan kahvenin hatırına dost bilirler mi beni?

Çayı demle beş dakikaya sendeyim desem, onların kapıları da hep açık olur mu bana?

Evde yangın çıksa itfaiyeyi aramadan önce kapısını çalacağım bir komşum olur mu oralarda?

Asma yaprağının anlamını, değerini bilmeyen bilir mi, anlar mı benim ne hissettiğimi?

Özlemez miyim sokak simidinin kokusunu?

Bayramlar daha bir eksik olmaz mı? 

Özlemez miyim kalabalık iftar sofralarını?

Sabah ezanını duymadığımda nasıl anlarım günün ağardığını?

Belki her şey bırakıp gidilir de…

Nasıl bırakırım, bana umutlu, vicdanlı, merhametli, anlayışlı olmayı, en önemlisi de haksızlık karşısında susmamayı öğreten babamın huzurla uyuduğu toprakları… 

Sen merak etme baba, bırakmıyorum seni!

Sen merak etme baba, ben kucakladım herkesi, biz kucakladık herkesi, biliyorum onlar da bir gün kucaklamasalar da anlayacaklar beni, bizi…


Sevgiyle kalın

14.07.2013

13.07.2013

Unutulmaz İran Filmleri


İran sinemasının 1900’lerde ülkeye girişine ve bugüne kadar ki gelişimine etki eden faktörlere baktığımızda Cihan Aktaş’ın Şarkın Şiiri İran Sineması isimli kitabında, İran sinemasını “Müslümanların modernizme yönelik kuşkularının ve sorularının açıklık kazandığı bir tartışma ve yeniden kurma zeminidir.” olarak tarifi çok daha anlam kazanıyor. İran tarih boyu gerek Batı’nın etkisiyle gerekse ülke içindeki yönetim değişiklikleriyle kendini bulmaya çalışırken İran sineması da tüm bu sürece paralel olarak kendini aradı ve bugünkü çizgisine ulaştı. Bugün gelinen noktada dünya festivallerinden en fazla davet alan ve ödüllerle dönen bir ülke sineması sonucu bu kadar badireler atlatmış bir sinema için oldukça anlamlı.
İran sineması dosyasının bu son bölümünde 1990’ların sonları ve 2000’li yıllarda çekilmiş ses getirmiş, birçok kişi tarafından bilinen ve izlememiş olanların bile isimlerine aşina olduğunu düşündüğüm filmlere bakmak İran sineması dosyasına hakkını vermek açısından önem taşıyor. Filmlerde sömürmeden işledikleri insani ilişkiler, savaşın olumsuz etkileri, insan olmanın erdemleri gibi konularla fark yaratmakla kalmayıp bunu filmlerde biçim olarak da en doğal haliyle ortaya koymaları bakımından İran filmlerinin dünya sinemasında ayrı bir yeri var. Bu bağlamda da hem konuları, anlatı dilleri hem de bazılarının kazandıkları ödüller ile İran sinemasının dünya sinemasındaki yerini iyice güçlendirmeleri açısından önemli bir yeri olan ve herkesin izlemesi gerektiğine inandığım İran sinemasının en iyi örneklerini paylaşacağım.
Beyaz Balon
1995 yapımı senaryosunu Abbas Kiyarüstemi’nin yazdığı, yönetmenliği Cafer Panahi’nin yaptığı film aynı yıl sayısız festivalden ödülle döndü. Yedi yaşında bir kızın Nevruz kutlamaları sırasında annesinin kendisine süs balığı alması için verdiği parayı kaybetmesini ve sonrasında parayı bulmak için verdiği mücadeleyi anlatıyor. Dünyanın yabancı olduğu Nevruz kutlamalarına dair kesitlerin de olduğu film bu yanıyla bir belgesel tadı da veriyor. Ancak filmin asıl dikkat çeken tarafı basit bir öyküden hareketle İran’ın kültürüne ve sosyal yapısına dair fazlasıyla fikir veriyor olması.
Cannes Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü, Kanada Sudbury Film Festivali’nde En İyi Uluslararası Film, Brezilya Sao Paulo Uluslararası Film Festivali’nde Uluslararası Jüri Ödülü, Tokyo Uluslararası Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü kazanan film kesinlikle izlemeye değer.

6.07.2013

İyi ki Doğmuşsun Frida...


                            Resimlerinden ilham aldığım, hayatı boyunca yaşadığı her türlü zorluğa rağmen asla pes
                            etmeyen kişiliğine  hayran olduğum Frida Kahlo... İyi ki doğmuşsun.