26.12.2014

Yaşamak Ne Güzel Şey...


Yaşamak ne güzel şey
Anlayarak, bir usta, kitap gibi
Bir sevda şarkısı gibi
Bir çocuk gibi şaşarak yaşamak...
Yaşamak birer birer ve hep beraber
İpekli bir kumaş dokur gibi
Hep bir ağızdan sevinçli sevinçli bir destan okur gibi
Nazım Hikmet

Hani diyor ya Nazım, "Yaşamak ne güzel şey..." Duvarın içinde yaşamak için direnmiş bu yeşil gibi, yaşamak için direnmek ne güzel şey. Çevrene, çevrendeki kötüye, çirkine, yanlışa aldırmadan hep doğru, hep iyi, hep güzel kalmak için çabalamak ne güzel şey. Ait olmadığın, yeri geldiğinde ateşe verecek kadar adaletsizliklerine yandığın bir dünyada vazgeçmeden, eğilip bükülmeden yaşayacak güce sahip olmak, bu gücü veren, seni anlayan dostlarla olmak ne güzel şey. Her şeye rağmen yaşamak ne güzel şey.

Sevgiyle kalın

30.11.2014

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde



“Beden de geçiyor, ruh da… Ama işte yazı kalıyor geriye. En azından biz öyle teselli buluyoruz.”

Rahatsızım. Murat Gülsoy’un her yeni kitabının hayatımda bir öncekiden daha fazla yer etmesinden rahatsızım. Ve her yeni kitabını okurken, bundan daha iyisini yazamaz diye düşünüp bir sonraki kitabının, bir öncekini gölgede bırakmasından mutsuzum. Benim yaşadıklarım yazma çabasındaki insan buhranı, kıskançlığı… Siz bana bakmayın, aslında her kitabı ile hayatımda yeni bir sayfa açtığı ve yol gösterdiği için kendisine minnettarım. İşte bu da öylesi bir kitap. Çıktığı gibi aldım kitabı. Birkaç gün içinde de bitirdim. Yazmak için neden mi bu kadar bekledim?  Bu kitabı hakkıyla anlatamam korkusu…  En çok, sevdiğine zarar vermekten korkar ya insan, bu da biraz öyle işte. Bekledim, bekledim,  derken yıl sonuna geldiğimizi fark ettim ve…

“Onları kıskanıyorum. Kendinden emin insanları. 
Herkesin bir evi, bir toprağı var. 
Ben gökyüzünde uçan kimsesiz bir tohumum. 
Bütün rahimler ölü benim için.”

Üniversite yıllarımda gitmekten en çok keyif aldığım Sahaflar Çarşısı’nda başlıyor hikâye. Şimdilerde neredeyse sadece test kitabı satan sahaflar…  Genç bir avukat 1968 yılında Sahaflar Çarşısı’ndan içinde Fransızca mektuplar olan bir defter alır, tercüme etmeye başlar. Mektupları, 1908 yılında Marsilya’dan kalkan bir gemiyle İstanbul’a gelen Franck Chausson, gerçek adıyla Fuad Chausson yazmıştır. Fuad Chausson, II. Meşrutiyet’in ilanından kısa süre sonra, Osmanlı’da neler olup bittiğini anlatmak üzere Fransa’da çalıştığı L’llustration gazetesi tarafından İstanbul’a gönderilir. Muhabirlik için geldiği İstanbul’da yaşadıklarını bir yandan en yakın arkadaşı Alex’e mektuplarla anlatırken, bir yandan da dokuz yaşına kadar yaşadığı İstanbul’da geçmişinin izini sürüyor.

Zaman bizi değiştiriyor. Her gün bir parçamız değişiyor; yediğimiz, içtiğimiz vücudumuza katılıyor, yılanların deri değiştirmesi gibi eskiyen kısımlarımız ölüp gidiyor, yerlerine yenileri geliyor. Her geçen gün eski halimizden biraz daha uzaklaşıyoruz. Bilim belli bir süre içinde bütün hücrelerimizin yenilendiğini söylüyor. Peki o zaman biz başka birine mi dönüşmüş oluyoruz? Aynı kaldığımızı da iddia edemeyiz. Söyler misiniz Mösyö Fuat, sizin ne kadarınız Paris’ten yola çıktığınız günkü Fuat?”

Kitabın kahramanı olan Fuad, Beşir Fuad’ın oğlu, annesi ise Fransız. Babası o doğmadan önce ölen ve annesinden “Yüzü hiç gülmeyen, hep bilmediğimiz bir acının yasını tutan kederli kadın”  diye bahseden Fuad, belli bir yaşa kadar İstanbul’da yaşıyor. Annesinin kararı ile Fransa’ya taşınan ve orada büyüyen Fuad, İstanbul’a geldiğinde kendini hiç tanımadığı babasının izini sürerken buluyor. Kendini arama yolculuğunda,  Doğu-Batı arasında kalmışlığı sebebiyle yaşadığı buhran, anlık duygu değişimleri ve her türlü heyecanında kitap boyunca bizi soluksuz yanında sürüklüyor. Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, birçoğumuzun zaman zaman kendimize sorduğu Doğulu muyum, Batılı mı sorusunu Fuad üzerinden daha derin sorgulamamıza sebep olurken bir yandan da Osmanlı’nın en sıkıntılı dönemlerinden kabul edebileceğimiz II. Meşrutiyet dönemi hakkında tarihsel bilgiler veriyor.

Kitabı okurken sürekli üniversite yıllarımda okuduklarımı, öğrendiklerimi hatırladım. Kitabın beni üniversite yıllarıma götürmesinin bir sebebi de, kitabın daha ilk sayfalarında önemli karakterlerden biri olarak karşıma çıkan Prens Sabahattin’di. Jön Türk hareketinin öncülerinden olan Prens Sabahattin, Türkiye’de Ziya Gökalp ile birlikte ilk sosyolojik çalışmaları yapan kişidir. Kitapta ise Fuat ile aynı gemide, babasının cenazesini Fransa’dan Türkiye’ye getiren ve Fuat’ın İstanbul’a geldiğinde belli ortamlara kolayca girmesini sağlayan kişi olarak karşımıza çıkıyor.

Gölgeler ve Hayaller Şehri sadece Fuad’ın hikâyesini değil, benim için Doğu ve Batı arasında kalmış, kendini ne Doğu’ya ne de Batı’ya ait hissedemeyen birçok insanın hikâyesini anlatıyor. Bir anlamda günümüzün en büyük sorunlarından olan kimlik sorununa ve bugün hala konuştuğumuz Doğu-Batı meselesine değiniyor. Murat Gülsoy’un en sevdiği yazarlardan biri olduğunu birçok yerde dile getirdiği Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk edebiyatında Doğu-Batı meselesi dendiği zaman ilk akla gelen isim. Bu yüzden Gölgeler ve Hayaller Şehri’ni okurken, Tanpınar’ın Doğu-Batı meselesini en derin ele aldığı Huzur kitabı ile belli paralellikler yakalar mıyım merakındaydım. -Hoş bunu yakalayabilecek kadar iyi bir okur muyum tartışılır.- Paralellik sayılırsa eğer, her iki kitap arasındaki tek benzer nokta, her iki kitapta da İstanbul, kitabın ana karakterlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Türk edebiyatında Peyami Safa, Halide Edip Adıvar, Oğuz Atay ve Orhan Pamuk gibi birçok yazar tarafından işlenilen Doğu-Batı sorunsalını, Murat Gülsoy’un bu kadar farklı bir roman ortaya koyarak ele almasını haddim olmayarak çok iyi bir yazar olmasına bağlıyorum.

Beşir Fuad… Aslında kitap ile ilgili üzerinde durulması gereken en önemli kişi.  35 yaşında bileklerini keserek intihar eden Beşir Fuad’ı farklı kılan hem  'bu topraklarda kendini öldürmeyi göze almış eli kalem tutan ilk kişi'* olması hem de son anlarını bileklerinden akan kanla yazdığı mektupla kayıt altına almasıdır. Murat Gülsoy, Tarih Dergisine verdiği kısa röportajda ortaokul çağında bir ansiklopedi sayesinde tanıştığı Beşir Fuad’a olan merakının, takıntısının romana dönüştüğünü belirtiyor.

Beşir Fuad hakkında okuma yapmaya bu kitap sonrası karar verdim ancak internette araştırdığım kadarıyla kendisi annesinin delirmesi sonrası bunalıma girmiş ve annesi gibi delireceğini düşünerek intihar etmiş. Kitabın sonlarına doğru babasının kim olduğunu öğrenen Fuad Chausson için babasıyla aynı kaderi paylaşıp paylaşmayacağı sorgulaması başlıyor. 

“Ben geliyorum Alex, ben kendimi kesmeye geliyorum. Bir katil düşün, öldürdüğü kendisi olan. Buna intihar diyorlar ama yanlış. İntihar insanın hayattan vazgeçmesi, ben ve babam, biz öyle değiliz. Ben katil… ve aynı zamanda maktul! Katil ve katledilen aynı bedende hapsolmuş. Mümkün mü bu Alex? Niçin?”

Kitap bir solukta okuyup bitirilebilecek kadar akıcı bir dille yazılmış, bir o kadar da sürükleyici. Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, tarihsel bir roman olması ve özellikle Osmanlı’nın demokratikleşme döneminde yaşananlar, dönemin ruhunu yansıtması açısından da her satırı dikkatle okunması gereken bir kitap. Belli ki, Murat Gülsoy’un bu kitabı yazmadan önce çok ciddi bir araştırma ve okuma yapmış. Kendi adıma her okurun kitapta takip etmekten keyif alacağı bir şeyler bulacağına eminim. Kitapla ilgili tek bahsetmediğim konu sanırım Fuad ve Alex’in aşk  üzerine diyalogları. Bu yazının daha ilk paragrafında kitabı hakkı ile anlatamama kaygım olduğunu belirtmiştim. İşte bu yüzdendi. Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, bir kitapta arayabileceğiniz her şeye sahip ve hepsi tam dozunda. Okurken, sürükleyen, düşündüren, bilgilendiren, keyiflendiren, daha fazla okuma ve araştırma yapmaya iten bir kitap benim için kusursuzdur.

Kitapta hiç aşk yok mu konusuna gelince, bence  aşağıda yer alan kitaptan alıntı her şeyi anlatıyor. 

"Ubi amor, ibi dolor. Seninle sık sık tekrar ettiğimiz laflardan biriydi. Ancak bu dört günü yaşadıktan sonra sözün ne ifade ettiğini idrak ettim. Hakiki aşka düşmeden acısını tahayyül etmek ne kadar da boş bir çaba. Platon’un mağarasında yaşayanların dışarıyı asla bilememelerinden hiçbir farkı yok. Meyhaneler kapanana kadar ucuz şarapları galonla içmemizin sebebi, haydi seni dışında tutayım, benim içmemin sebebi mevcut bir aşk acısını teskin etmek değildi, şimdi anlıyorum. Neydi biliyor musun dostum? Her gencin içine düştüğü, içine düştüğü için utandığı, utandığı için de utanç verici şeyler yaptığı bir durum: Büyük bir aşk acısına sahip olmamanın acısı."

2014 bitmeden kendinize ve dostlarınıza bir iyilik yapın. Bu kitabı okuyun ve okutturun. Birkaç haftaya 2014’ün en iyi romanları listeleri yayılmaya başladığında, tüm listelerde ilk 10 içerisinde yer alacağından emin olduğum bu kitabı okumuş olmanın keyfini sürersiniz.


Sevgiyle ve kitaplarla kalın


* Tarih Dergisi Eylül sayısı, Beşir Fuad haberinden alınmıştır.



22.11.2014

Hangi duraktasın?


Birkaç hafta önceydi. Hafif rüzgarlı bir pazar sabahı, 6.45 civarıydı. Siyah palton, siyah pantolonun ile öylece dikilmiş denize bakıyordun. Yalnızdın. Etrafta dolanan kediler, köpekler kadar yalnız. Koşmayı bıraktım. Kulaklığımdan yükselen şarkıyı kapattım, uzaktan sana baktım. Sen kıpırdamadığın için ben de kıpırdamadım. Ne vardı aklında soramadım. "Hiçlik ile yokluk arasındaki boşluğa gerili pamuk ipliğinde mahsur kalmış bir cambazdan farksızdım." diyordu bir kitabında Murat Menteş. Ya sen, hangi aşkın umutsuzluğunda, hangi ölümün karanlığında, hangi derdin çaresizliğinde asılı kalmıştın? Cevabı bulamadım. Sabahın köründe siyahlar içinde sahile vurmuş bir insanın hikayesi güzel yazılabilir miydi? Ben yazamadım sessiz adam. Birkaç dakika sonra dönüp beni gördüğünde "Dünyanın tüm mutlu sonla biten filmlerine senin için bilet aldım." diye bağıramadım. Öyle ya, benim senin için sadece bir hikaye yazmaya gücüm yeter, kendi kaderini yazmaya ise senin... Kaç zamandır aklımdasın ve umarım o sabah ki kadar umutsuz değil, mutlu bir duraktasın.



29.10.2014

Ellerin...



Ellerin... 
Senden gittim ben.
Vazgeçtim bizden
Gözlerinde noktayı gördüğümde, sesinde soru işaretlerini hissettiğimde değil, yan yana yürüdüğümüz o soğuk ve karlı gecede ellerini benden esirgediğinde gitmiştim ben senden. Ne biten aşk sözleri, ne beni terk eden gözlerin, ceplerine sakladığın ellerindi bana git deyişin. O eller ki hep benimdi. Şimdi bu soğuk ve kara günde, yalnız, kıpırtısız o treni bekliyorum. Beni, bana götürecek treni. Ve ellerini artık sana bırakıyorum ey sevgili...
 27.10.14
Photo by: Sören Lubitz



Bu aralar fotoğraflar üzerine kısa hikayeler yazmayı seviyorum. Bir yandan da uzun hikayeler yazmaya devam ediyorum, kitabım için. Bloğumda arada paylaşacağım. Hiçbir şey paylaşmamaktan iyidir. Seversiniz umarım.
Photo by: Sören Lubitz

Sevgiler

12.10.2014

Nevzat Bey… Bu önce bir Yusuf Atılgan meselesiydi…



Tanımadığınız bir adam size şiir okudu mu hiç?
Çay ısmarlayıp yolunuzdan döndürdü mü?
Bir bardak çayın eşlik ettiği bir sohbette birkaç şairle, onlarca güzel mısra ile tanıştıran güzel bir yürek ile tanıştınız mı hiç?
Ben tanıştım. Dün. Nevzat Bey…

Dün Sultanahmet’teydim. Saatlerce okuyup, yazıp dolandıktan sonra kendimi yollara vurdum. Yokuş aşağı Eminönü, yürüyerek Galata Köprüsünü geçtim. Balık tutan onlarca insanın yanından geçerken kaç zamandır Çukurcuma’ya gitmediğimi hatırladım. Galata’dan girip, hiç bilmediğim sokaklardan Çukurcuma’ya çıktım. Çukurcuma’nın bildiğim en iyi sokağına, daha önce de birkaç parça bi’şeyler aldığım antikacıların olduğu sokağa girdim.

Sokağın her bir köşesini inceleyerek, o dükkâna vardım. Kapısında 20’li yaşlarda bir genç oturuyordu. İçeri girdim. Eski kitaplara, daktilolara, yeni kitabım için ilham olacak birkaç parça minik eşyaya bakmaya niyetlenmiştim. Birkaç adım attım. Ve onunla burun burunaydım. Yusuf Atılgan “Anayurt Oteli” 2. Baskı. 

Tüm kitaplardan ayrı bir yerde hepsi dik dururken, o yatar pozisyonda, sağ tarafında üstünde kedicikler olan zarif porselen bir fincanın yanında duruyordu. Hemen heyecanla elime aldım. Arkamda dolanan çocuğa dönüp, “Bu ne kadar?” diye sordum. “Ben bilmiyorum, bir sorup geleyim hemen” dedi, elimden kitabı alıp gitti. O sırada dükkânı gezmeye devam ettim. Eski valizler, eski porselenler, kitaplar, ne olduğunu anlamadığım bir sürü eşya arasında yürüyerek dükkânın içinde bir daire çizdim. Kapıya doğru varmıştım ki, muazzam güzellikte bir vitrinin içinde semazen biblolarını görüverdim. Dalmıştım. Bir ses yükseldi arkamdan.

“Bu kitabı neden almak istiyorsunuz?”

Yavaşça arkama döndüm. Bana mı soruluyordu bu soru, emin olamadım. Tanımadığım sakallı bir adam, genç adamın benden alıp gittiği Anayurt Oteli kitabı ile kapıda, birkaç basamak yukarıda dikilmiş bana bakıyordu.

“Anlamadım.” dedim.

“Niye satın almak istiyorsunuz bu kitabı, yani Yusuf Atılgan’ı tanıyor musunuz?” diye sorusunu yineledi.

“Bu soruyu kendime hakaret sayarım, elbette biliyorum Yusuf Atılgan’ı…” diye sanırım biraz da sinirlenmiş bir şekilde cevap verdim.

“Bilmiyorsanız ve öylesine alacaksanız satmayacağım çünkü!”

Ne garip bir adam diye düşündüm önce. Birkaç dakika sonra ise ne iyi bir adam diye…

Kitap birkaç aydır kayıpmış. “Buralardaydı, biliyordum ama yeni buldum, şimdilerde de ben okuyorum, biraz da o yüzden….”

Evlenmek isteyen kızını hiç tanımadığı, emin olamadığı, güvenemediği bir adama veren bir babanın tedirginliğindeydi. Elindeki kitabı benle konuşurken hiç bırakmadı. Rahatlasın istedim, o kitabı alıp çıkmaya o an ant içtim. 

“Ben de kendimce bir şeyler yazıyorum. Yusuf Atılgan’ın kıymetini bilirim, merak etmeyin.” dedim. O an başladı her şey. Ortamdaki gergin ve tedirgin hava dağıldı birden.

“Ne yazıyorsun?”

“Öykü”

“Neden öykü?”

“Şiir yazmak haddim değil, o yüzden. Roman da… yani şimdilik ben değil.”

“Öykücüler şiir severler.”

“Evet, ben de severim.”

“Osman Konuk bilir misin? Çok iyi bir şairdir.”

“Yok bilmiyorum.”

Konuşurken dükkânın içinde yine yürümeye başladık. Geçtiğim yerlerden bir kez daha geçtim. Bir süre önce ben önde, genç bir adam arkamda gezdiğim dükkanda, bu sefer, elindeki Anayurt Otel’ini bırakmayan orta yaşlı bir adam ve arkasında kitabı almaya kararlı bir kız olarak ilerliyorduk.

Birden durdu.

“Ya Şengül Can? Okudun mu?”

“Hayır”

“Sarkaç kitabı 2013 yılında Yaşar Nabi Nayır ödülünü aldı.”

Affalladım. Savunmaya geçtim.

“Şengül Can’ı, Osmak Konuk’u bilmiyorum ama gerçekten Yusuf Atılgan okudum.”

Güldü.

“Çay içer misin?”

“Yok teşekkür ederim. Pek sevmiyorum”

“Sigara içer misin?”

“Kullanmıyorum.”

“Dostum senin işin zor. Nasıl yazıyorsun?”

Gülüştük.

“Tütsü ve mumlarla idare ediyorum. Bazen de kahve…”

O sırada Anayurt Otelini poşete koydu. Bana uzattı. Büyük bir başarı kazanmış sporcu edasıyla, bana uzatılan kitabı, boynuma takılmış bir altın madalya gidi ellerinden aldım. O sırada geri dönüp, tekrar vitrindeki minik semazenlere baktım. Tam dalmıştım ki…

Yine merdivende birkaç basamak yukarıda, elinde bu sefer başka bir kitapla…

“Bak, dinle bu şiiri…”

bitirelim 
kendi en yükseğinden itilince herkes incinir 
yağmacıların ortasızlığı 
güneş yanığı bir suratın ortasızlığı 
çekirdeksiz mandalinaların ve çekirdeksiz kadınların ortasızlığı 
biri bana söylesin 
geldiysem ordaysam gerçekten 
bitirelim şu işi 
herkese benden 

geçmemiş gelmemiş olmamışlardan bahsederdim 
basit bir el hareketiyle bitirilmemiş 
akşam eve dönmese de hiç merak edilmemiş 

espriler iyi, kadınlar çekirdeksiz, kimse ümraniye’de oturmuyor 
boğaz manzaralı bir bilboardda oturuyor 
kimse ne kadar çok incinmiyor, bitirelim 
bu balık bir çocuk tüfeğiyle vurulmuştur diyorum 
herkese benden 
bunu hep kullanmak istediğimden değil, 
ağızsız bir çığlık 
ağızsız bir çığlık 
herkese benden kendi etinden 

“Böyle gidiyor işte…” dedi. O sırada iki çay söyledi. Dükkanın dışına çıktık. Kapının yanındaki iki sandalyede yerimizi aldık. O anlar bir festival filmi karesiydi sanki ve ödül alacağı kesindi.

İstanbul Sosyoloji mezunuymuş kendisi. Uzun yıllar sonra onun geçtiği amfiden ve sıralardan benim de geçtiğimi söyledim. Biraz dünya halleri, çok azıcık da Türkiye…  Oradan buradan sohbet ettik.

“Ya Cahit Koytak okudun mu?”

Utanarak “hayır” dedim. Yine onca tanımadığım ve okumadığım şair, yazar için strese girdim.

“Bak sana ne okuyacağım” dedi.

Ve Çukurcuma’da, bir sokağın kenarına oturmuş bir adamın sesinden, Cahit Koytak’ın yazdığı Hrant Dink şiiri yükseldi.  Şiir bittiğinde gözyaşlarım avuçlarımda birikmişti. Ve o gözyaşları Hrant için, yok yere yiten herkes içindi.

Nevzat Bey şiirin tamamını okumadı. Ağlamama dayanamadı. Şiiri yarıda kesip bana baktı. “Sulu göz bir öykücü, bu da güzel.” dedi.

Bilmiyordu. Doluydu içim.  Yazdığımda yazmaya başladığımda, kırılgan olurum, biraz da alıngan. Camdan bir heykele dönüşür bedenim. Bir sarılmayla, bir kötü sözle, bir acı şiirle hemen parçalanıveririm. Yazdığım zamanlardır bir tek, duvarlarım daha ince, daha geçirgendir. Kafamda yüzlerce soru, kalbimde onlarca yeni insanın mırıltıları ve bir de o… Doluydum işte. Bu günlerde böyleyim. Mutluyum, bir şiirin mısraları ile parçalanabilecek kadar hassasım, yıllar önce ölümüne üzüldüğü bir adama yeniden ağlayacak kadar yüreğimin pencereleri açık yine.

Hrant Dink’e 

 seni tanımıyordum, Hrant, 
yeterince tanımıyordum, evet, 
fakat gördükten sonra o gün 
küskün bir çocuk gibi orada, kaldırımda, 
yüzükoyun uzanmış, öyle büyük, destansı, 
öylesine tıpatıp kendine, özgürlüğe, 
hak edilmiş onura benzeyen bir erinçle 
uyurkenki resmini,   

hani, yalnız kendine değil, hayır, 
ölecekse, ölümü, iyi, güzel ve doğru 
şeyler uğruna olsun isteyecek herkese, 
her ölümlüye benzeyen güzellikte… 
ve kuşkusuz, en çok da, mahallenin 
zorbalarıyla baş edemediği için 
hırsından gizli gizli ağlayan, 
kendi yüreğini kemiren, 
gün günden budandığını, yontulduğunu 
ve lokma lokma yutulduğunu hisseden 
mahallenin sessiz yetimlerine 
güç veren dirilikte 
uyurkenki resmini 
gördükten sonra o gün,   

artık diyorum ki, kendime: 
vursalardı beni de, Hrant gibi, 
ben şahsen, zaptiyenin 
örtbas muşambasıyla değil, hayır, 
Agos gazetesiyle 
örtsünler isterdim cesedimi;   

Agos gazetesiyle örtsünler, ne fark eder, 
yalnızca, senin gibi, perçemim, potinlerim, 
bir de –biraz iş çıksın diye 
yoksul şairciklere, çömez muhabirlere - 
benim de potinlerimdeki 
iki romanesk delik 
görünecek biçimde…   

ki, böylece, resmin geri kalan kısmını 
güvercinler doldursun! 
senin o, İsa Peygamber’inkini andıran 
yakışıklı alnını 
kanatıncaya kadar duvara vura vura 
sonunda kalbimizde açmayı başardığın 
mucizevi gedikten 
gökyüzüne saçılan güvercinler...   

hani şu, sen susunca, senin şu koskocaman, 
Tanrının eliyle okşanmışçasına sıcak 
olduğu anlaşılan yüreğinin sesini, 
‘sessizliğin sesi’ni, sonsuzluğun sesini 
açıkça işitilir kılan, 
daha gür, daha beyaz, 
daha cesur kanat vuruşlarıyla 
gökleri çatırdatan 
‘tedirgin güvercinler’...   

seni tanımıyordum, 
fazlaca tanımıyordum, fakat 
vursalardı beni de, Hrant Dink, senin gibi, 
herşeyi göze alıp, cenaze namazımı 
Tanrı’nın ‘Meryem Ana’ evinde 
o evin avlusunda 
kılsınlar isterdim, ‘bizimkiler’!   

kılsınlar, ne fark eder? 
kılsınlar ki, böylece, Tanrı’yı bir mülk gibi 
çitlerle çevirmeye kalkışan ferisiler 
bütün mülklerin, mabetlerin 
O’na ait olduğunu bilsinler!   

seni tanımıyordum evet, tanımıyordum, fakat 
seni, öyle haksız, öyle mızıkçılıkla 
oyundan çıkarılmış bir çocuk 
gibi gördükten sonra, dostum, 
büyük kalkış gününde 
aynı oyuna çağırılan iki kafadar gibi 
kalkıp da koşabilmek için 
sana komşu mezardan, 
belki daha cesur, daha kanatlı şeyler, 
delice mizansenler hayal etmeli 
ve diyebilmeliyim ki,   

vursalardı beni de, senin gibi, Hrant Dink, 
bu yaşlı şakağımdan, 
benim de, o güvey uykusunun tadından, 
o gençlik, güzellik uykusunun tadından 
adını, kimliğini unutan cesedimi 
bir ‘karambol’ eseri 
Balıklı Mezarlığı’na defnetsinler isterdim; 
üstümü de, meselâ, Lavtacı Nazaret’in, 
Hamparsum’un, Nikolaki Ağa’nın 
iyi cins bir vatan toprağı gibi demli 
ve bir rast semai gibi ağır, kederli 
‘Ermeni’ toprağıyla örtsünler! 
evet, evet örtsünler, ne fark eder?   

örtsünler ki, böylece, efeliğin şanını, 
kanın ve kanla karılmış gücün 
verdiği sarhoşluğu burada 
kurtlara, çakallara, şahinlere bırakıp 
büyük göç katarına katılmasını bilen, 
yani senin gibi, Hrant Dink, 
şakaklarında ve potinlerinde delik, 
ama boyunlarında ne haç, ne ay yıldız, 
ne süleymanın mührü, 
simurgunu arayan bütün kanatlıların, 
bütün ‘tedirgin’ sakaların, 
bülbüllerin, çayırkuşlarının 
ve güvercinlerin 
orada, ‘eskilerin’ sözüyle, 
‘sınıfsız ve devletsiz’, 
çitsiz, çepersiz, çetesiz 
çayırlarında, ebediyetin, 
kendi soylarına soplarına boş verip, 
sabah akşam yalnızca 
Tanrının adını, yalnızca O’nunkini 
yücelttiklerini 
öğrensin zeolotlar!   

ve simurgun gökçe diriliğini, 
gökçe doğurganlığını, 
ölülere yaşama, taşlara kanatlanma 
şevkini veren bir neşide olarak 
eklediklerini 
sabah akşam ötüşlerine…   

Neden sonraydı, “Ben seni tutmuyorum değil mi?” dedi. Keyifle “Asla” dedim. Öyle ya, gün içinde anlamsız bir sürü insanla konuşuyoruz, birilerine birkaç dakika sonra unutacakları bi’ şeyler anlatmaya çalışıyoruz.  Hayatımıza hiçbir anlam, değer katmayan, hayatında hiçbir fark yaratamayacağımız insanlar ile cebelleşiyoruz. Sıkılabilir miydim? Planda, programda Çukurcuma’da birkaç saat geçirmek yokken, orada harcanan zamanı “kayıp” olarak görebilir miydim? Asla…

Benim öykülerden konuştuk. Çantamdaydı kitabım. Düzeltmeleri için  hep yanımda taşıyorum ya, hemen çıkarıverdim. Aldı, baktı, okudu.  Nasıl ilerlemeyi planladığımı sordu. “Planım yok, korkuyorum” dedim.

Sona yaklaşmıştık. Belliydi.

“Ya siz, ya siz yazıyor musunuz?” diye sordum.

“Öylesine, bir şeyler  yazıyorum.”

“Şiir mi?”

“Pek şiir denemez?”

Ben şiirlerini de sevdim. Ama en çok aşağıdaki yazısında kendimi kaybettim.

“Gözlerin için yazılmış bir masaldır ömrüm. Kaldır gözlerindeki demir perdeyi açılsın susam, açılsın haramilerden arta kalan taneler gibi göz bebeklerin, üç intihar sözü, üç kadın sevdim, üç kez ağrıdı gözüm, yağma bir benim de hakkım, üç gün üç gece, kırk gün kırk gee şölenler toylar gördüm, görmedim gözlerinden daha zengin bir sofra.”

Azığım yok “aşka adanmış sözlerden başka. Açılsın hayatın sırlı kitabı; duvardakiler, sandıktakiler, En’am cüzleri, karabaşlar, nedense Yuhanna tercihim dört İncil’den, ziyanı yok o da açılsın, aşktan ve gözlerinden başkası değil okuduğum tüm satırlarda. Brecht mesela, Bertolt Brecht okudum yeni, tüm kitaptan tek bir satır aklım da; “Bana bir iyilik yap ve çok sevme beni.”

Kendi peygamberini rahminde gizliyen çöl, Yusuf’a gebe Hacer, Yusuf kendi yüreği zindanından söyledin ne söyleyecekse. Züleyha’nın hikayesi ve yırtılan gömleğin, gözlerin hikayesi değilse nedir ve sonu aşkla bitmektedir. Gözle başlar ve aşka biter tüm hikayeler. Yakup’un gözlerini açan, göz değmiş gömlekten başkası değil de nedir? Şeyh sanan sonra, bir çeşmi siyah, dilberi Rum’dur gözlerinden şeyhin yüreğine düşen ateşin harı.

İşte böyle Sevgili! Kaldır gözlerinden demir perdeyi; ansızın, usulca, gürültüyle ya da nasıl istersen gündüz gece fark etmez, öylesi gir masalıma. Gözlerin de girsinler.

Ne çok Yasin, ne çok İnşirah, ne çok çarmıhta İsa, ne çok üstü çizik kahkaha birikmiş kumbaramda. Kulağımda hiç modası geçmeyen Taleal Bedru annemden dinlediğim, babam altı delik çarıkların hikayesini anlatmaktan da usanmadı hiçbir zaman.

Yüz görümlüğü selamı, gözlerin alır ancak müntehir bir şairin dudaklarından. Düşleri erken çalınan çocukların masalında bir varsın bir yoksun evvel zaman içinde, sol memenin altındaki cevahir, dövüldükçe uslanmayan bir çocuk gözlerin. Kalbim kendi masalında kendi kahraman gladyatördür.

Anla Sevgili! Kahraman bir aşkı olmalı insanın, kahraman bir hüznü ve ağlayan bir gözü olmalı. En çok ağlamayı becerebilen bir göz gözdür ve taşan bir pınardan içilen su ab-ı hayat suyudur. Kaldır gözlerindeki demir perdeyi ve gözlerinde demir taraklarla taranmış gövdeleri, aşk ehli raks etsin, cezbeye dursun kalpleri.

Kör olsun aşığa meydan okuyan dağlar, aşka geçit vermeyen demir kör olsun.”

Vedalaştık.

“Ben hep buradayım” dedi.

“Ben de hep geleceğim” dedim.

Ve hayatıma bir güzel insan daha ekledim.

Hey, sen ne güzel bir cumartesiydin.

Sevgiyle...



17.09.2014

Şükret, dua et, yardım et...


Yaşı  otuz dört. Ya nüfus cüzdanı ya da yüzünde hayatın bıraktıkları yalan söylüyor.

Yetim. On sekizine kadar bir yetimhanede büyüyor. Yıllar sonra yetimhaneden çıkma vakti geliyor. Annesi onu istemiyor. Babasını kaybettiğinde öksüz de kaldığını o gün fark ediyor. Dayısı kapısını açıyor. Sığınacak bir kapı bulduğu için seviniyor. İçinde kocaman bir kırgınlık, parçalanmışlık dayısına yerleşiyor. Gün geliyor yengesi "Seni kirletmişlerdir yetimhanede, temiz bırakmamışlardır" diyor. Gülmek haram kılınmış sanki ona, acısı hiç bitmiyor. Hayat belki bugüne kadar zor değildi, bundan sonrası ne olacak diye düşünüyor. Kirli bir kadın ya o hani , kendinden yaşça çok büyük bir adamla evlendiriliyor. Sevmeden, gözleri gözlerinde erimeyen bir adamın koynuna sokuluyor. Art arda üç tane çocuk doğuruyor. Hepsi birbirinden güzel... Ve o adam çok geçmeden ölüyor. Kucağında üç çocuk, mutsuzluğu, parçalanmışlığı, kadersizliği, ümitsizliği ile baş başa kalıyor kadın.

Ne yapacağını bilmeden, sığınacak bir  dost yanı bulamadan, omzunda ağlayacak bir annesi, babası, kardeşi, sevgilisi olmadan ayakta durmaya çabalıyor. Apartmanlarda yer silerek kazandığı 800 TL'nin 400 lirasını oturduğu eve kira veriyor. Geri kalan 400 TL ile çocuklarını okutuyor, karınlarını doyuruyor, ev geçindiriyor. 

Senin bilmediğin, tanımadığın bu kadın benim bir nefes ötemde yaşıyor.   
Ve belki onun gibi onlarca hayat senin de bir nefes, iki adım ötende çırpınıyor. 

Şimdi soruyorum;
Sen bugün neyi dert edindin kendine arkadaşım?
Kırılan tırnağını mı?
Beğenip de alamadığın ayakkabıyı mı?
Sevdiğinden geç gelen mesajı mı?
İş hayatında karşılaştığın saçma sapan insanları mı?
Değiştirebileceğin ama cesaret edemediğin şeyler için mi endişelendin bugün?
Sen bugün ne için kederlendin arkadaşım?

Unut!
Şükret...

Sağlıklı olduğun için,
Sevdiklerin yanında olduğu için,
Başın sıkıştığında sana koşacak ailen ve dostların olduğu için,
Hayatında, kalbini avucuna bırakabilecek kadar güvendiğin insanlar olduğu için,
Sevdiğin ve seni seven bir adamın gözlerinde huzuru, aşkı bulduğun için,
Yüzünde gülücükler açtıran mesajlar atan arkadaşların, sevgilin, kocan olduğu için,
Üç çocukla bir başına yapayalnız bırakılmadığın için,
Kafanı yastığa koyduğunda yarın çocuklara ne yedireceğim sorusunu sormadan uyuyabildiğin için, Çocuklarının geleceği için böylesi kaygılanmak zorunda olmadığın için
Şükret.

Dua et...
Bilmediğimiz köşelerde hayatın, insanların hırpaladığı canlar için dua et,

Ve yardım et
Gücünün yettiğince, bir çocuğun, bir kadının, bir adamın elinden tut.

Çünkü hayat başkasının yüzündeki tebessüm, kalbindeki huzur, hayatındaki güven olabildiğin zaman güzel

Huzurla, sevgiyle kalın

*Resim Mine Söğüt'ün Deli Kadın Hikayeleri kitabından alınmıştır.

23.08.2014

Kalbimi değil ama sol kolumu Ege'de bıraktım


Ayağımın tozuyla tatilden geldim ve hoop yazıyorum.

Hayat tam da böyle ise, o zaman gidilen tatilden, kısaca gördüklerimi, duyduklarımı da anlatmalıyım değil mi? Hem son zamanlarda, hayatın gerçekleri olsa da pek eğlenceli yazılar yazamadım. Gerçi bunun da eğlenceli bir yazı olacağı konusunda yine söz veremiyorum ama bir tatil yazısı ne kadar dram içerebilir ki? ( Bekle ve gör dermişim :p )

Tatil Yeri: Çeşme
Niye Çeşme: Arkadaşım İzmir’de evlenince ben de tatili istemeden de olsa bağladım Çeşmeye...
Niye istemeden: Çok kalabalık be kanka J

Burada size Çeşme’yi uzun uzun anlatacak değilim, şuraları gezin, aman şuraları görün demeyeceğim. Malum onu yapan çok insan var. Google’a “Çeşme’de ne yapılır?” yaz istemediğin kadar öneri.  Ben biraz şu son yıllarda hayatımıza giren “beach club”lardan, oradaki insan hallerinden ve Çeşme’de yapmadıklarımdan bahsedeceğim.

Gün 1.

İlk gün, kaldığım otele en yakın beach club olduğu ve önceki yıllardan da en iyi bildiğim tek beach club olduğu için Aya Yorgi koyundaki Sole Mare’ye gittim. Hani şu magazin sayfalarında  futbolcu ve  oyuncuların bol bol gittiği beach club. Yok, elbette ben meşhur bir yer olduğu için gitmiyorum. Benimki, ilk gün bildiğim yere gidelim mantığıydı. Peki Sole Mare’yi yıllar sonra nasıl buldum? Özetle, gittim, gördüm, daraldım, voleybol oynadım açıldım.

Hikâye şöyle başlıyor. Kapıda içeri girmek için 40 TL bayılıyorsun. Dur bi’ dakika, 40 TL bayılmadan önce çanta araması var. Öyle böyle bir arama değil. AVM’lere girerken böyle bir arama yok. Ayy güvenlik iyi çalışıyor diye düşünenleriniz için, yok be canım, çantanızda bomba değil, yiyecek ve içecek arıyorlar. Çeşme’de beach clublara çantada sokulmak istenen yiyecek ve içecekler bombadan daha tehlikeli kabul ediliyor. Aman ha ona göre!

Dünyanın her yerinde ayırım var, orada olmaz mı? Çanta aramanın boyutu, derinliği tipinize göre değişiyor. Arkadaş bir yüzünüze bakıyor. Aaa bu paralı çantasında su, börek, çörek gezdirmez zaten diye karar verirse, şöyle böyle arıyor, ama ola ki o imajı veremediniz o zaman şöyleeee böyleeeee aranıyorsunuz. Ben mi? Biraz gıcığım ya, çantama el attığı anda “çantamda su falan yok” diye gayet ciddi bir sesle ortamı geriyorum. Evet, geriyorum. Ne hakla benim çantamı arıyorlar ki kanka, orayı bombalamadığıma şükretsinler? J

Neyse güvenliği atlattın, 40 TL ayak bastı parasını verdin, salına salına kendime güzel bir yer bulayım da yerleşeyim dedin. Heee emin ol yerleşirsin! Karşına bi sürü abiler dikiliyor. İlk soru: “Kaç kişisiniz?” Tekim ve önde denize yakın oturmak istiyorum. Cevap mı? Olmaz, önde oturmak için bilmem ne açtırmak zorundasınız diyor abi. Haaaa! Yani özetle öne oturacaksanız, içeride en az 500-600 TL harcayacağınızı garanti edeceksiniz demek istiyor. Peki nereye oturayım? Duvar dibi olur, şurası olur  ( şurası dediği, dünyanın sonu), ya da ileride arkadaşlar yardım etsin.  Devlet dairesine gidince o yardım etsin, yok ona gidin, yok buna gidin diye birbirine atan devlet memurları gibi. Bulduk yardım sever bir arkadaş. Hemen müdahale ettim, duvarın dibine ve şemsiyesiz güneşin altına oturmam, dedim.  Neyse bana acıdı da ikinci sırada yer verdi. Ama nasıl samimi bir ortam, nasıl samimi anlatamam. Sağa dönsem sağdaki 18’lik sevgililerle kucaklaşıyorsun, sola dönsen 50’lik amca ve teyzelerle, kafanı kaldırsan arkadakinin ayağı ağzına girmiş, en iyisi hareket etme! Ben bir darlandım. Beni bilen bilir, kalabalığa hiç gelemem. Daha ilk günden kendi kendime “Kızım sen Çeşme’ye gelmeyecektin, üşenmeden aşağılara Datça, Marmaris taraflarında sakin bir köye gidecektin” demeye başladım. Saat 14.00 olunca benim için tatilin anlamı olan voleybol sahasına kendimi attım. Bak, hakkını yemeyeyim en iyi voleybol sahalarından biri  Sole Mare’de. Seyirciler güneşin altında kalmasın diye 15-20 kişilik gölgelikli ufak bir tribün bile yapmışlar. Zamanında bir tane olan voleybol sahasını, ikiye çıkarmışlar. Ortalık tertemiz, duşlar yenilenmiş, kabinler eskiye göre daha iyi falan filan.

Ortalık cayır cayır yanıyor. Sıcaktan avucunda krep pişirirsin, bildiğin cehennem sıcağı.  Benden daha deli birkaç kişi baktım maça başlamış bile. Geçtim tribüne, başladım izlemeye. Pehh, üç yıl falan olmuş voleybol topuna elimi sürmemişim. Ben de bir tedirginlik, bir çekingenlik. Mahalleye yeni taşınmış, futbol oynayan mahallenin eski çocukları ile kaynaşmak için can atan, ama ulan rezil olur muyuz diye korkan çocuklar gibi kenarda oturuyorum.  Neyse bir saat maç izledim. Arada birkaç iş telefonu cevapladım. O arada bir arkadaş geldi, kasılarak elindeki üzüm tabağıyla tribüne oturdu. Sahadakilerin hataları karşısında bir yorumlar, bir yorumlar yıkılırsın. Sonra yanına gelen başka bir arkadaşla konuşmasından anladım ki, kendisi beach voleybol şampiyonasında Türkiye’yi temsilen ağustos sonunda Azerbaycan’a gidecekmiş. Aradan bir zaman geçti, sahadaki takımlardan biri aynı ukalalıkla “ya iyi bir takım çıksa da oynasak falan” demeye başlayınca, kucağında üzüm tabağıyla oturan arkadaş ayaklandı.  Yanına iki kişi alıp geldi. Ve tam o anda mahallenin yeni çocuğu olarak ben “dördüncü ben olurum” diye bağırdım. Tatanmmm! İyi oynar mısın, diye sordu. Güldüm. Ne diyim yahu, zamanında iyi oynardım desem bi dert ( mevcut durum ne olacak habersizdim), oynarım desem bir dert. Güldüm, sahada yerime geçtim. Özetle maçı aldık. Her sette en az 6-7 sayı servislerimden kazandık. Pardon yani bunu söylemesem olmaz. Servis kullanmadan önce ne zaman edindiğimi bilmediğim garip hareketlerim vardır. Valla artistlik olsun diye değil, öyle konsantre oluyorum. Yine o servislerden birinde o bizim beach volleyci arkadaş “Ya geçenlerde Neslihan’a da söyledim, niye elinizi falan üflüyorsunuz, sen de aynısın bak” dedi. Neslihan? Ben bir şok tabi, yani milli bir oyuncuyla ufaktan da olsa benzetilmek, ee iyi geldi tabi. O kadar iyi geldi ki o servisi atamadım J Neyse ilk günü tam dört saat güneşin altında ara vermeden voleybol oynayarak geçirdim.  Daha ikinci sette pert olan 25’lik arkadaşlara biraz da “ohoo siz bitmişsiniz bu yaşta hemen bu yorulmalar falan olmaz ki” dersi verip, oynadığım üç maçta da kazanan tarafta olmanın haklı gururuyla denizdi, kitaptı derken günü bitirdim.

Gün 2

Bir daha gider miyim Sole Mare’ye, yok artık! En iyi deniz nerede? Çiftlikköy, Altınkum tarafları dediler. Ee peki, orada ne var? Fun beach, Fly Inn. Hmm! Fun beach’i denemeye karar verdim. Ayakbastı parası 35 TL, çanta aramadılar. Kapıda ciddi bir yoğunluk vardı ondan mı bilemiyorum tabi. Sole Mare’nin aksine burada kumsaldasınız. Yani kum ile kanka oluyorsunuz. Yok kum sevmem diyorsanız, biraz gerilerde çimlerin üstünde de oturmak için yer yapmışlar. Kumsal ve deniz gerçekten süper. Alabildiğine uzun, güzel bir kumsal. Burada öndeki localar hariç, istediğiniz yere oturabiliyorsunuz. Kimse ne yiyeceksiniz, ne içeceksiniz diye sormuyor. Herkes fazlaca kendi halinde. Sole Mare’de duyduğum “Biz aslında İbiza’ya gidecektik de son dakika buraya geldik, bu kış kendime kesin bir Hermes edineceğim, tek taşını çıkar da öyle denize gir” konuşmalarını duymadım. Daha fazla turistin olduğu, daha doğal bir ortam. O kadar doğal ki, duşların önünde her gidişimde otobüs kuyruğu gibi en az 10 kişilik kuyruk, soyunma kabinlerinin önünde de pide kuyruğu… Kendi doğal ortamımızdan çok sıyrılmayalım istemişler. J 

Voleybol sahası, ya bizimde voleybol sahamız var, demek için yapılmış. File 1.60, kuma gömüldükçe gömülmüş. Saha çizgisi desen Allah hak getire. Neyse o sabah 13 km koşmuş olmanın verdiği rahatlıkla bugün sporu koşma+yüzme ile tamamlarım, bugün top oynamayıveririm dedim, oturdum uslu uslu kitabımı okudum. Saat oldu 17.00. Ohoo insanlar için çuppa çuppa saati. Kumsalın ortasına kurulan bar ve çevresine toplanan gençlerle müzik başlasın, coşalım saati başladı. Aynısı Sole Mare’de de vardı. Atlamış olmayayım, tabi orada büyük stantların üstünde  1.80’lik Slav olduğundan emin olduğum dört tane güzel kadın dans etmiyordu. Bizim Türk erkeklerinin bakışlar, izlemeler malum… Çölde suya hasret kalmış gibi ağızlar açık, şuursuzca, bilinç kaybı yaşamışçasına izliyorlar. O günü de birkaç çocuğun koştururken üstüme kum fışkırtmasını saymazsak kazasız belasız, sesiz sedasız bitirdim.

Gün 3.

Dillerde dolaşan bir Fly Inn var. İyiymiş, güzelmiş, falan filan. Bugün de oraya gideyim dedim. Dolmuşa atlayıp sabahın kör vaktinde, beach cluba konuverdim. Kör vakti dediğim saat 10.00’da. Malum beach clublar o saatte açılıyor ve saat 13.00’e kadar tenha oluyor. Herkes benim gibi akşam erken yatar, sabah 6’da kalkıp koşarım tatilcisi olmadığı ve Alaçatı’nın meşhur eğlence hayatına dalmadan olmaz tadında yaşadığı için öğlene kadar birçok yer neredeyse boş denecek kadar tenha. Ancak çocuklu aileler, onlar da mecburiyetten çocuklarını kapıp erkenden geliyorlar.

Fly Inn… Çok sevdim. Dekoru güzel, her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş, pırıl pırıl tertemiz bir ortam, ister kum, ister çim, ister ahşap deck üstünde otur. Çalışanlar acayip güler yüzlü, nezih insanların olduğu bir beach club. Denizin içine konmuş beyaz ahşap sandalyeler bayılınası…  Başta tek sorun o mükemmel voleybol sahasında nesine.com’un sponsorluğunda maçların düzenlenmesi ve maç yapabilmek için üç kişilik takımını kurmak zorunda olmandı. Tek olanı dışlıyorlar kanka! L Tabi bu baştaydı. Gündüz erken saatte tek setten turnuvalar başlıyor. Hatta seyirciler, takımların üstüne bahis oynuyor. İşi biliyorlar walla. Akşama doğru maçlar bitince saha boşalıyor, isteyenler oynuyor. Heh işte ne olduysa o gün oldu. Damarıma bastılar, tatilimi acılı sonlandırmama sebep oldular. 

Kenarda saatlerce maç izledikten sonra birileri takım kurdu. Erkeklere kızlar oynayalım dedi bir hemcinsim. Erkeklerden biri, kendisi  zamanında Arkas’ta oynamış, onun da verdiği böbürlenme ve baklavalı vücuduyla kasıla kasıla  “Yok abi ya, kızlarla oynanır mı? Tadı çıkmaz, yenicez şimdi erkekliğe yakışmaz” dedi. Ay ben bunu duydum ya, içimde bir alev bir alev. Kızlar takıma üçüncü arıyor ama sabah 06.30’da kalkıp 11 km koşmuşum, üstüne 1’er saatten 3 kere yüzmüşüm, bir de voleybol maçı  için enerji çıkar mı bu bedenden diye kollarımı yokladım. Ahh o kadını inceden aşağılayan erkekler yok mu, onları gördüm mü içimde koca bir canavar büyüyüveriyor, içim şişiyor şişiyor, voltran voltran diye bağırasım geliyor.  Hopp kendimi sahada buldum.

İlk seti boy ortalaması 1.90 olan baklavalı erkeklere karşı, doğru strateji ile gayet temiz, tertemiz aldık.  Yenilenlerin hep bir bahanesi olur ya hani, ikinci sete erkeklerin “ya biz kibarlık olsun diye oynamıyoruz ama madem öyle bundan sonra size sayı yok” mırmırları ile başladık.  He canım he, sayı vermediler bize, o kadar sayı vermediler ki ikinci seti de biz kazandık J Neden oynadığımızı bilmediğim üçüncü set onlar için “itibar” seti idi. Heh işte ne olduysa o sette oldu. Arka alanda tek başına oynayan benim üstüme bomba gibi smaçlar yağmaya başladı. Öncesinde de yağıyordu ama bunlar art niyetliydi, sakatlamak içindi ve bariz çok belliydi. Nitekim üçüncü setin başında arka arkaya sol omzuma yapışan iki smaç sonrası itiraf ediyorum sarsıldım. Omzumda patlayan ikinci smaçta yüzüm buruşunca “acıdıysa oynamayalım” dedi ukala şey. İçimde bir bomba patlamaya hazırlandı, bir nefis sınavı verip, derin nefes alıp pimini çekmemeyi başardım bombanın. 3-0 yendikkk! 

Maç başında mır mır, dır dır “kızlar voleybolda erkekler kadar yetenekli değil yaaa” diye konuşan, beni omzumda garip bir acı ile bırakan arkadaş tebrik etmeye geldiğinde “yetenek zeka ile birleşmediğinde yenilgi kaçınılmaz oluyor” dedim. Evet o lafı söylemesem ölürdüm. Doğusu, batısı hiç fark etmiyor. Kadın bu ülkede hep birileri tarafından aşağılanıyor. Aşağılayan adamın görüntüsü, sözleri ile örtüşmüyor. En modern görünen, gördüğün, olmadık bir zamanda, kadını hafife alıcı, aşağılayıcı akıl almaz cümleler kurabiliyor. Diğer kadınları bilmiyorum ama bu durum fazlasıyla tahammül sınırlarımı zorlar oldu. Eğlenmek için oynanan bir voleybol maçı benim için, kadının her alanda yeteneğini, gücünü ispatlayabileceği bir savaş meydanına dönüşüverdi. Evet, omzumu sahada bıraktığım doğrudur, omzumun çıkacağını bilsem sonuna kadar oynayacaktım, oynayacaktık. Hayatta kaybetmekten nefret ettiğim tek yer voleybol sahası sanırım. Hele ki karşımda, kadınları hafife alan bir tavır takınan birileri varsa ölümüne savaşmak benim için kaçınılmaz oluyor. Birbirini tanımayan üç kadın, o gün güneşin altında kendimizce bir onur mücadelesi verdik. Şimdi isimlerini bile hatırlamadığım o arkadaşlarla her kazandığımız sayıda göz göze gelip tebessümlerimiz paha biçilemez bir yer etti hayatımda.

O gece omzumda sızı ile derin bir uyku çektim. Birkaç gündür geçmeyen ağrı sonrası İstanbul'a döner dönmez soluğu doktorda aldım. Omzumda impingment olmuş yani herkesin anlayacağı şekli ile omuz eklemi sıkışması durumuymuş. Doktor abi, sen önceden omzunu ağırlıklarla çok zorlamışsın üstüne de yüzme, voleybol, en son da o smaç derken uff olmuşsun dedi. 3 hafta sahalardan uzak kalma, sol kol ile en ufak bir ağırlık kaldırmama yasağı koydu. :) 

Gün 4.

Propaganda Beach.  Eda Taşpınar’ın mekânı olarak  pazarlaması yapılan, Alaçatı’nın gözde beach club'ı. Hemen söylüyorum sevmedim. Deniz ve kumsala söyleyecek söz yok ama bir şeyler eksikti. 


Kumsalın tek güzel yanı, en uçta, buradan öteye geçiş yok uyarısı konmasına rağmen tırmandığım minik kayalıklardı. Biraz ötede muazzam bir doğal güzellik olmasına rağmen tüm gün benim haricimde kimse o tarafa gitmedi. Beyaz kayalıkların güzelliğini ve Eda Taşpınar’ın kalkmadan 10.30 ile 15.30 arasında aynı pozisyonda güneşlenmesini saymazsak beni etkileyen hiçbir şey bulamadım orada. Renkli hamaklar, şezlongların arasına makul bir mesafe konmuş olması güzel ama Fly Inn’deki sıcaklığı orada bulamadım.Voleybol sahası da yoktu. Gerçi bende voleybol oynayacak bir sol kol yoktu artık ama olsun en azından izlerdim. Tüm gün okuyarak geçti, bir de yan tarafımda güneşlenen 16-17 yaşlarda 3 arkadaşın muhabbetlerine kulak kabartarak. Yeni nesilin çok garip bir dünyası var. Başka bir şey demek istemiyorum.

Gün 5

Hep öyledir ya, tatilin dönüşüne yakın en güzel yeri keşfedersin, yine aynı şey oldu. Yeni mekan denemekten sıkıldım,benim mekanım artık Fly Inn deyip, dolmuşa atladım. Bindiğim dolmuşun şoförü “Kardeş önce Baba’nın yerine gidelim, dönüşte seni Fly Inn’e bırakacağım” deyince kendimi orada, Babanın Yeri’nde buluverdim. İnecekler inerken çevreye bir bakındım ve ben burada kalacağım dedim. Dolmuş şoförü de gülerek, “Yani burası da çok nezihtir, Fly Inn gibi lüks, sosyetik değil ama bunlar da iyi insanlardır” dedi. Lüksü, sosyeteyi arayan kim!

Babanın Yeri artık Çeşme’deki favori yerim. Küçük yeşillik bir alanda, bir köy kahvesi tadında, minik bir restoran önünde, 40-50 kişilik şezlongun olduğu, kocaman bir güneşlik, gayet nezih, gayet kendi halinde doğal insanları ile tam kafa dinleme yeri. 

Çalışanlar birbirinden tatlı. Ayağıma anlamadığım bir şey batıp da, topuğum kızarmaya başlayınca hemen oksijenli su  falan getirip, abla istersen hastaneye de götürürüz diye ilgilenen, acayip candan, bir sürü gencecik insanın çalıştığı sıcacık bir mekan. Kumsal ve deniz yine bir o kadar güzel. Duş da var, soyunma kabini de. Voleybol sahası yok ama artık kimin umurunda. Bulmuştum aradığımı. Sonraki günler hep orada...

Bir ton para ödediğiniz beach clubların aksine buraya giriş 15 TL,  beach clublarda olduğu gibi avuç kadar yemeklere astronomik rakamlar ödeyip aç kalmıyorsunuz, bir ufak şişe suya 5 TL vermiyorsunuz, birbirinden cana yakın çalışanlarla iki çift kelam edebiliyorsunuz, diğer beach clubların bazılarında gördüğünüz burnu kaf dağında insanlar burada yok, saat 17.00’de dum tıs dum tıs müzik başlamıyor, hatta hiç müzik yok, sessiz, sakin dingin. Bir de üstüne ev yapımı, inanılmaz lezzetli ızgara köfteyi ve aynı evdeki gibi doğranmış salatayı midenize güzelce indirebiliyorsunuz.

Özetle illa beach club diyorsanız benim favorim Fly Inn, yok daha sessiz sakin ama nezih bir yer diyorsanız Babanın Yeri.

Peki Çeşme’de ne yapmadım?

Herkesin “aman muhakkak git” dediği, Asma Yaprağında, Alaçatı’da yemek yemedim. Tatilde rezervasyon yaptırıp yer bulmak için 3 gün kıvranamam arkadaşım ben!

Çeşme’nin türbesi haline gelmiş, iyi bir restoran olmasına rağmen, böyle havalı havalı tiplerin kasım kasım oturduğu “Tuval” de de yemek yemedim. ( illa ki istisna insanlar vardır ama istisnalar kaideyi bozmaz) Alaçatı’da daha bu kadar restoran yokken yani Tuval birkaç alternatiften biri olduğu zamanlarda gitmiştim yemiştim, o yeter.

Hayrat çeşmesi gibi her köşe başında görebileceğiniz meşhur Kumrucu Şevki’de kumru da yemedim.

Türkiye’nin en iyi dondurmacıları listesinde yer alan Rumeli Pastanesinden dondurma da yemedim. Öyle bir kuyruk ki, öff bekleyemem dedim, bu sene çok sevdiğim sakızlı dondurmayı es geçtim.

Tekne turuna çıkmadım. Çeşme’ye ilk gidişimde çıkmıştım. Hiç benlik değil. Tanımadığın insanlarla çoluk çocuk, cümbür cemaat küçücük bir odaya kapatılmışsın gibi. Gidilen yerler de öyle Fethiye, Gökova taraflarında olduğu gibi inanılmaz güzellikte değildi.

Çeşme’nin meşhur gece hayatına da dalmadım. Akşam en geç 23’te yatıp sabah en geç 06.30’da kalktım. Günün tadını çıkardım.


Peki, ne mi yaptım?

İki sabah güneşin doğuşunu, iki kere de güneşin batışını keyifle izledim.

Bir balıkçı amcayla uzun uzun sohbet ettim.

Sabahları koştum, öğlen yüzdüm, akşama doğru voleybol oynadım. Spor detoxu yaptım.

Bol bol okudum, okumaktan yazmaya pek vakit ayıramadım. ( Okuduklarımı daha sonra ayrıca yazacağım)

Alaçatı antikacılarını gezdim, gördüğüm daktilolara bol bol iç geçirdim.

Çeşme pazarını gezdim, taze otları alıp yolda bir şişe su ile yıkayıp yol boyunca yedim.

Bir gece kimsecikler yokken denize girdim.  Sonrasında kumsalda çekirdek çitledim J


Kısaca kendimce dinlendim, eğlendim, birazcık da olsa kafamı boşalttım, enerji depolayıp, en sevdiğim yere evime dönüverdim.

Sevgiyle, huzurla kalın :)