16.03.2013

The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore



Kısa, konusu güzel ve güzel anlatılmış bir animasyon filmi saatlerce izlenen filmlere tercih edebilirim. Bana bunu hissettiren filmlerden biri de "The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore" 

William Joyce tarafından yazılan, William Joyce ve Brandon Oldenburg tarafından çekilen bu 15 dakikalık kısa film 2012 yılında "En İyi Kısa Animasyon Film" Oscar'ı yanı sıra, 2011 ve 2012'de farklı festivallerden  5 ödülle geri döndü. Her izlediğimde oldukça etkilendiğim, derin bir anlamı olan bu filmi sizlerle paylaşmak istedim. Özellikle kitap severlerin çok etkileneceğini özellikle belirteyim.Mendilleri hazırlayın :)

Sevgiler,

8.03.2013

Aynadaki Zaman


Edebiyatımızın usta öykücüsü Cemil Kavukçu, öyküseverlerin yakından tanıdığı ve tutkuyla izlediği kocaman bir öykü dünyası yarattı. Öykücülüğümüze, daha önce hiç ele alınmamış yepyeni tipler kattı. Taşralı genç erkeklerin dünyasını kendisi için yarattığı karı evreni tüm içtenliği ile tasvir etti.

Aynadaki Zaman, yazarın, kendi öykü evrenini zenginleştirme kararının bir ürünü. Kavukçu bir yandan alıştığımız çevreleri; denizi, denizcileri, kasabayı, yapayalnız kent insanını ele alırken bir yandan da gerçekdışına fanteziye, kelimenin tam anlamıyla “alacakaranlığa” yöneliyor bu kitabında.
                                                       
                                                                           Kitabın arka kapağından

Dikkat bu kitaptan denizler geçiyor,  bu kitapta martılar uçuyor!

Cemil Kavukçu’nun bundan birkaç ay önce çıkan yeni kitabı “Aynadaki Zaman” birbirinden akıcı ve sürükleyici on öyküden oluşuyor. Kitap Sherlock Holmes’ün yazarı Sir Arthur Conan Doyle’un “Bence hayatın alışılmış, olağan akışı dışındaki her şey anlatılmaya değer” sözüyle açılışı yapıyor. Ve sonraki sayfada “Kocaman bir kuş kondu pencereme. Gagasında taşıdığı kendisinden de büyük silgiyi pervaza bıraktı. ‘Her şeyi sil’ dedi, ‘sonra ben yine geleceğim.’” cümlesi karşılıyor bizi. Son öyküye kadar bu cümle kafanızın içinde uçuşup duruyor ve konacağı yeri bekliyor.

Aynadaki Zaman’da o hep bildiğimiz martılar, denizler, gemiler, kadınlar ve yalnız insanlar bambaşka bir yüzle çıkıyor karşımıza. Cemil Kavukçu okuyanlar bilir, onun öykülerinde ‘deniz’ hep vardır. Burnunuzdan deniz kokusu neredeyse hiç eksik olmaz. Ama bu kitapta deniz çok başka, bambaşka. Kitapta yer alan on öyküden beş tanesi denizin ruhuna, saklayıp da söylemediklerine, gizemlerine dair.  Elbette kitapta denizlerden fazlası var. Yalnız kadınlar ve çocukların dünyası da bir o kadar yalın ama dikkat çekici anlatılıyor. Ancak ben denizin olduğu bir şehirde yaşayıp, denize hiç bu gözle bakmamış olmamdan olsa gerek en çok denizle ilgili öyküleri beğendim.

Öyküler zaten çok kısa olduğu için hepsinden bahsedip kitabın genel büyüsünü bozmak istemiyorum. Çünkü her öykünün birbiriyle keyifli bir bağı var. Ama en beğendiğim birkaç öyküde nelerden bahsedildiğini ve beğendiğim kısımları sizlerle paylaşacağım.


Martılar öyküsünün tamamı yıllar sonra birbirini gören iki arkadaş arasında geçiyor. Yıllar sonra İstanbul’a gelen Fatih martıları bile özlediğinden bahsedince arkadaşı Samet martılarla ilgili öyle şeyler anlatıyor ki,  martılarla bir sonraki karşılaşmanızda aklınıza ilk gelecek şey bu öykü olacak. Bu öykü size aslında hiçbir şey göründüğü gibi değil diyecek!

“Şairlere, yazarlara, bestekarlara, senin gibi duygusallara ilham veren o kuşlar hiç de masum değil. Denizlerde balık mı kaldı? Ne bulsa yiyor canavarlar. Onlara kefen giymiş çöplük kargaları diyorum.”

Yolcu öyküsü ise içinde deniz, gemi ve gemicilerin olduğu fantastik bir öykü. Öyküde, geminin ambarında insan-balık karışımı bir canlı ile karşılaşan gemicilerin tepkileri, yaşadıkları anlatılıyor.

“ Bence bu, balık-fare-insan karışımı garip bir yaratık, dedi Çarkçıbaşı. ‘gemi ambarlarının dışında bir yaşam alanı yok gibi. Baksana teni güneş görmemiş.”

Mindos kayalıkları kitapta en sevdiğim ikinci öykü. Aslında ayırt etmek çok zor ama. İki sevgilinin denizi izleyişi, birbirleri arasında onlara özel iletişim şekilleri, sözleri ve hayal güçleri öyküyü bir çırpıda okunur kılıyor.

“Sana ilk kez Okkadi dediğimde şaşırmış, “O ne?” demiştin. Bir anlamı yoktu, şifrelenmiş sözcükleri açıklayıp senin bendeki karşılığın olduğunu söylediğimde, boynuma sarılmıştın. Sen artık Okkadi’ydin. Sonra, karşılıklı olarak buna benzer birçok sözcük uydurmuştuk.”

Zaman Aynası ise kitaptaki en sevdiğim öykü. Kitapta öyküler arasında bağlar var. Mindos Kayalıkları’ndaki gemicinin öyküsü burada devam ediyor. Yolcu öyküsündeki garip canlı bu öyküde de yer buluyor. Denizin en derin anlatıldığı öykü de bu aslında. Öyküde fırtınaya tutulduktan sonra zor bela ulaştıkları koyda karşılarına çıkan sahipsiz gibi duran gemi ve içerideki gemicilerle karşılaşmaları anlatılıyor. Gözünüzün önünden bir film karesi gibi geçecek bu öykünün her cümlesi.

“Orada çok tuhaf şeyler olur. Gemiciler, gördüklerini, yaşadıklarını, tanık olduklarını aralarında bile konuşmazlar. Tanıdıkça korkup çekinirler ondan. Çünkü kendisinden olmayan her canlıya, her nesneye düşmandır deniz. Ya hep ya hiç, der fısıltıyla. Martılar hariç! Onları hoş görür. O kuşların deniz ajanı olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Şehir hatları vapurunda simit dilenciliği yapıp şirin görünmek için akrobasi numaraları çekmelerine aldanma. İlk işleri denizde boğulanların gözlerini oymaktır. Gemi adamları martıları hiç sevmez. Bunu öğrendiğimde çok geç kalmıştım artık. O gün şarkılardan sildim beyaz deniz kargalarını.” 

Nasıl, insanı fazlasıyla heyecanlandırıyor değil mi? Uzun süredir aynı kitabı hem de bir ay arayla tekrar okuduğumu hatırlamıyorum. Aynadaki Zaman, yalın ama etkileyici dili, yormayan anlatımı ve her gün yaşadığımız, çevremizde gördüğümüz, tanık olduğumuz insanların iç dünyalarını ortaya koyuşu ile çok etkileyici bir kitap. Özellikle yoğun hayatın içinde kitap okumaya fırsat bulamayan ve bundan yakınanlardansanız bu kitap sizin için biçilmiş kaftan. Uyumadan önce birer birer okuyabileceğiniz, sizi yormayacak aksine etkileyecek, keyiflendirecek kısa kısa on öykünün olduğu bu kitabı hemen edinin derim.

Sevgiler, 

5.03.2013

Gandhi


“Gelecek nesiller, etten kemikten böyle birinin bu dünya üzerinde yürüdüğüne inanamayacak.”      Albert Einstein

20. yüzyıldan bu yana dünya gelişti, değişti ama sakinleşmedi. Emperyalizm ve sömürgeciliğin şekli değişti ama emperyalizme ve sömürgeciliğe direnmek dendiğinde, geçen onca yıla rağmen birçok insanın aklına gelen ilk isim hala değişmedi. Onun adı “Mahatma Gandhi”

Ölümünün üzerinden bu yıl tam 65 sene geçti.  Batı hala yüzyıllardır değişmeyen söylemiyle ilkel buldukları halklara demokrasi, uygarlık götürme adına kendilerince edindikleri misyonunu elinden bırakmamış durumda.  Dünya, 20. yüzyılda Gandhi’nin İngiliz sömürgesi olan ülkesi Hindistan’ı bağımsızlığına kavuşturmak için kendi deyimiyle “Pasif Direniş” olarak nitelediği silahsız ve her şeye rağmen vazgeçmediği mücadelenin benzerini bir daha görmedi.  Yıllarca verdiği bu mücadele sırasında halkının silaha sarılmaması ve şiddete başvurmaması için “Uğrunda ölmeyi göze alacağım birçok dava var ama uğrunda öldüreceğim hiçbir dava yoktur.” sözünü benimsetmek adına birçok kez ölüm orucuna giren Gandhi, sonunda sadece ülkesini özgürlüğü kavuşturmakla, Hindistan’da “Ulusun Babası” olarak anılmakla kalmadı, emperyalizme karşı mücadele verirken sergilediği duruşla tüm dünya halkları tarafından sevilen, 21. yüzyılda dahi anılan bir lider oldu.

Biyografi türünde en iyi filmlerden biri kabul edilen “Gandhi”, onun hayatı boyunca yaşadıklarını, nelerin onu böylesi bir mücadeleye zorladığını ve bu mücadele sırasında yaşananları en iyi şekilde özetliyor. Filmde yer verilenler, filmin başında da “Kimsenin yaşamı bir anlatıma sığmaz. Her yıla gereken ağırlığı vermek, bir ömrü şekillendirmede rolü olan her olayı ve insanı katmak imkânsız. Yapılabilecek şey, tarihi kayıtların özüne sadık kalmak ve bu adamın yüreğini anlamaya çalışmaktır.” sözleriyle belirtildiği gibi Gandhi’nin ve Hindistan’ın kaderini değiştiren olaylar üzerine kurulmuş. 11 dalda Oscar’a aday olan 1982 yapımı film, Oscar ödüllerinde  “en iyi film”, “en iyi yönetmen”, “en iyi erkek oyuncu” başta olmak üzere 8 dalda ödül alırken, filmin dünya çapında birçok ödül töreninden 30’un üzerinde ödülü bulunuyor.

Devamı için:  http://www.filmloverss.com/gandhi-filmi






3.03.2013

Y'si uzun bir yalnızlığın sahibi, Madam Rosa...



On iki yıl sonra mektup yazmak da neyin nesi! Beni gerçekten merak ettiğine inanmamı bekliyor olabilir mi? “Her şey yolunda mı?” diye sormuş utanmadan, sanki dün çıkıp gitmiş gibi… “Burada her şey yolunda aynı bıraktığın gibi.” dememi istiyor, çok belli. Ben bile bıraktığı yerde değilim ki.  “Madam Rosa, lütfen bana yaz. Nasılsın? İyi olduğundan emin olmak istiyorum sadece.” demiş bir de. Allahım aklıma mukayyet ol. Yıllar sonra vicdan muhasebesi yapıp da ortaya çıkan adamları sadece filmlerde gördük biz. Mektubun içine onu saatlerce beklediğim ama gelmediği gün çekilmiş bir fotoğrafımı da koymuş. Anladım, o gün geldin, bana görünmedin. Sor bana etkilendim mi? Hayır! Ama yazacağım sana, uzun uzun anlatacağım. Pişmanlıktan vücudundaki tüm kan çekilecek. Gözlerinin altına morluk yerleşecek. Dişlerin birbirine kenetlenecek. Hani Ankara’da, bayılınca dişlerini kenetleyen, bizi ne zaman görse elimize para sıkıştırıp sigara almaya yollayan, apartmandaki Müzeyyen abla vardı ya, aynı onun gibi kenetlenecek dişlerin. Umarım mahallenin kadınları gibi kenetlenen dişlerini kaşık sokup açacak birileri olur yanında. Sadece anlatmaya nereden başlayacağıma karar veremedim. Nerede olduğumdan mı başlasam? Ya da onu ne kadar beklediğimden mi? Yani önceden. Şimdi değil tabi. Tanıştığımız ilk günden başlasam çok mu uzun olur? Hayır, onu unutamamış gibi gözükmek  istemem. O kadar salak değildir herhalde. Yani bunca yıl hala onu sevdiğimi düşünecek kadar aklını yitirmiş olamaz. On iki yıl sonra mektup yazan adamdan her şey beklenir. Bir gün karşıma çıkarsa diye ayna karşısında söyleyeceklerimin provasını yaptığım günlerin ekmeğini yeme zamanı geldi.

Mektubu masanın üstüne bıraktım. Kahve suyunun kaynamasını bile beklemeden ilk kez aç karnına sigara yaktım. Mutfağın penceresinden kumsala, denize baktım. Rahatlamadım. Dalgaların zorla çekip götürdüğü kum taneleri gibi çaresizdim. Gerçekten çaresiz miyim? Çaresizliğin nasıl bir his olduğunu bile hafızamdan silmiştim. Sigaradan derin bir nefes çekerken gözlerimi kapadım. Gözlerimi açtığımda kötü bir rüyadan uyanacağıma çok emindim. Olmadı, uyanamadım. Çaydanlığın fokurdama sesiyle irkildim. Sütsüz, şekersiz sert bir kahve hazırladım. Sigaramı da alıp verandaya çıktım.  Postacının sabahın köründe getirdiği mektup yüzünden verandanın kumlarını süpürmeye bile fırsat bulamamıştım. Gece rüzgârların getirdiği kumları ayağımla hafifçe kenara iteledim. Sallanan koltuğuma oturdum, bir elimde mektup bir elimde kahvem annemi düşündüm.  Babamın cenazesine bile “Ağabeyin apandisit ameliyatı oldu, muhakkak gelmen gerek.” diye çağırmıştı beni. Hatta annemin kalp ameliyatı olduğunu bile günler sonra komşularından öğrenmiştim. Üzülmemem için her zaman, her türlü önlem alınırdı. Anneme göre ben Ali’nin gidişiyle bir ömre biçilebilecek tüm üzüntülerin kefaretini ödemiştim.  Belli ki son bir borcum kaldığını düşündü annem, onu da kendi eliyle bana postaladığı mektup ile ödetti.

Yazacağım sana Ali. Önce izin ver, beni havaya sokacak bir müzik açayım. Ne çalacağım biliyor musun? Jaqgues Brel’den “Ne me quitte pas”. Gitmeden üç ay önce bana hediye ettiğin kasetteki şarkı. Dans etmiştik o şarkıda. Ne romantik bir şarkı demiştim, aşktan sarhoş olmuş bir adamı anlattığını söylemişti. Ah Ali Ah! Şarkının bir ayrılık şarkısı olduğunu çok sonra öğrendim.  Niye merak edersin ki şarkının sözlerini, bırak işte neyse ne değil mi? Fransız Filolojisinde okuyan bir arkadaşımdan şarkının sözlerinin tamamını çevirmesini istemez olaydım. Şarkının çevirisini okuyunca bir de kıza “Sen Fransızca bildiğinden emin misin kızım?” diye tepki vermişliğim bile var. Ne rezillikti! Şarkının sözlerini şiir gibi ezberlemeyeydim iyiydi.. Şarkının terk edilince omzumu dost bilen her arkadaşıma okuduğum bir marş haline gelmesi de cabası. Ayy bir de şiiri her okuduktan sonra “Allah belanı versin Ali” diyordum. Ne günlerdi be! Şarkının sözlerini de hala unutmadım.

“Terk etme beni. Unutmak zorundayız, her şey unutulabilir, geçip giden her şey… Unutmak,  geçen yanlış anlaşılmalarla, yitip giden zamanı… Ve zaman kaybedilir, anlamaya çalışmakla, geçen o saatleri… Ki zaman zaman, “niçinler” öldürür kalplerdeki mutluluğu. Terk etme beni…”

Kâğıt, kalemi alıp tekrar verandaya çıktım. Yüzümde rüzgârın yumuşak ellerini hissettim. Başımı öne eğdim. Kendi kendime “Boşver bazı acıların tesellisi yok.” dedim. Kendimi, iki günlük yavrusunu kartalın ağzında gören serçe psikolojine sokmayacağıma dair söz verdim. Hatta yazmamanın da bir tercih olduğunu aklıma getirdim.  Gülümsedim. Vazgeçmedim.

Sevgili Ali,

Asmalar altındayım. Milyon tane gülücük asılı tepemde. Hepsi yeşile bezenmiş. Hep öyle derdin ya bana, “Salkım salkım toplayacağım seni, tane tane yiyeceğim gülüşlerini” diye.  Ege’de upuzun sahili olan köy kasaba karışımı bir yere yerleştim bundan yedi yıl önce. Küçük bir koy burası, bir ucunda dik kayalıklar bir ucunda küçük bir fener var.  Hayal ettiğimize yakın gibi.  Geniş verandası olan, üç odalı, ahşap bir evde yaşıyorum. Sabahları evden çıkıp çam ve ardıç ağaçlarının kokularını içime çeke çeke, tam yirmi altı adımda denize varıyorum. Tek yaşıyorum. Yani genelde. Kışları bazen lodosun bazen poyrazın getirdikleri ile takılıyorum. Yazın bir ay annem, bir ay da ağabeyimin eşi, çocukları kalmaya geliyor. Ağabeyim bir haftalığına uğruyor. Babam sizlere ömür. Duymuşsundur belki. Yazın evin kalabalığından sonra kış iyi geliyor bana.

Çok romantik bir giriş oldu sanki. “Hayal ettiğimiz evi hazırladım istersen gel.” der gibi. Yok ya, hiç de değil. Durum neyse onu anlattım. Amacım zaten onun sahip olamadığı şeyleri gözüne sokmak değil mi?  Öyleyse, tam da olması gerektiği gibi. Sadece şu “tek yaşıyorum” kısmı olmadı galiba. Yani yalnızım, çaresizim, senden sonra kimseyi sevemedim gibi bir anlam taşıyor mu? Taşımıyor. Taşımıyor ama taşıdığını düşünebilir. Düşünsün. Bu bir şeyi değiştirir mi? Hayır.

Onun dışında beni sorarsan ben de yaşamakla yazmak arasında bir yerlerdeyim şimdilik. Kitap çevirisi yapıyorum, bir yandan üçüncü öykü kitabımı yazıyorum.  İkinci kitabımı geçen yıl çıkardım. Geçenlerde yedinci baskısı yapıldı. Anlayacağın ben çok iyiyim. Denize karşı ayaklarımı uzatıp kitap okumakla, çeviri yapmakla, bol bol yazmakla, taze köy yumurtası ve köy sütüyle geçen bir yaşam ne kadar kötü olabilir ki, değil mi? Ha bir de köyün çocuklarını haftada iki gün köyün okulunda toplayıp İngilizce dersi veriyorum. Beni bilirsin çocukluğumdan beri anlatmayı, öğretmeyi severim. Köydeki aileler önce “Gavurca da öğrenmeyiversin çocuklar.” diye tepki gösterdi. Sonradan öğrendim ki  tepkileri İngilizceye değil, ismimeymiş. Muhtara “Madam Rosa mı? Muhtar Bey bizim çocukları dinden çıkarmasın bu gavur dölü. Ne idüğü belirsiz zaten bu kadının, başımıza iş açmasın.” demişler.

Bu paragraf iyi oldu. ‘Tek yaşıyorum’ lafı konusunda aklı karışmış olsa bile bu paragrafta anlar mutlu olduğumu. Yazmak, okumak köy yumurtası falan yani. İyi gidiyorum, iyi.

Geçenlerde Memed sordu:  “Madam Rosa ne güzel isminiz var. Kim koymuş isminizi? Anlamı ne?” Süt aldığım çiftliğin en küçük oğlu. Beş senedir haftada iki gün sütü o getiriyor. Onca yıl “Madam Rosa sütü nereye bırakmamı istersiniz?”  dışında tek kelime ettiğini duymadım.  Hatta hep aynı soruya alışkın olduğumdan “Masanın üstüne bırakabilirsin.” dedim önce, sonra başka şey sorduğunun farkına vardım. Sütü masanın üstüne bıraktı.  Soruyu duymamazlıktan geldim tabi. “Sütün parasını ben çiftliğe uğrayıp bırakacağım” dedim. Zaten parayı ona hiç vermem. Biliyor musun nasıl bir cevap vereceğimi bilemedim.  İsmimi, beni terk edip sırra kadem basan eski sevgilim mi koydu demeliydim? Ne dersin? Hadi dedim diyelim, nasıl yani diye sormayacak mı? Nereden başlayacaktım anlatmaya? Öyle yarım yamalak cevap verilmez ki bu soruya. Ben eksik anlatsam, gidecek anasına babasına eksik anlatacak, babası köy kahvesine gidip daha eksik anlatacak, köy kahvesindekiler gidip karılarına daha da eksik anlatacak. Sonra ben yedi yıldır yaşadığım, son beş yıldır saygın, yardımsever bir yazar olarak anıldığım bu köyde, daha on beş yaşındayken sevgilisinin ona taktığı ismi kullanan bir deli diye anılacağım. Göze alamadım normal olarak. Eğleniyorum bu isimle, sadece o kadar aslında.

Belki Madam Rosa ismini kullandığımı söylemesem daha iyi.  Hatıralarla yaşayan, ezik bir kadın imajı çiziyorum sanırım. İyi de yazar olduğumu söyledim. Madam Rosa isminin hayal gücümü beslediğini düşünmesi lazım.  Amerika’da mühendislik okuyunca analitik düşünme yetisini de kazanmıştır her halde. Gittiğine, terk ettiğine değsin de, yazdıklarımı doğru anlasın bari. Mööhendis Bey!

“Beni terk edip sırra kadem basan eski sevgili” sözüne bozulmamışsındır umarım. Yalan da değil. Neyine bozulacaksın. En azından canını sıkmak için yazmadım. Onu bil. Ama seni gerçekten çok bekledim. Özellikle de döneceğini söylediğin o gün. Camdan dışarı bakarak kaç saat beklediğimi, garson gelip kapatıyoruz deyince fark ettim. “Belki adını bilmediği için tarif ettiği başka bir yerdi, ben yanlış bir yere gittim, o beni başka yerde, ben onu başka yerde beklemiş olabilirim.”  Yıllarca kendimi bu yalanla teselli ettim.  Niye gittiğini düşünmekten de yıllar önce vazgeçtim. “Babam geleceğim için üniversiteyi yurtdışında okumamı istiyor. Gitmeye mecburum.” dediğinde, “Ya bizim geleceğimiz ne olacak?” demeyi çok istemiştim. Sen gittikten sonra “Bir daha göremeyeceksin onu biliyorsun değil mi? Alışsan iyi olur.” diyen ağabeyimle altı ay konuşmadım. Mektupların geldikçe ağabeyime yanıldığını göstermek için mektupların zarflarını hep mutfak masasının üstünde bırakırdım.  Başlarda tabi.  Zaten sonra sen de yazmayı bıraktın.

Ağabeyim bir gün “Hayırdır, mektup gelmiyor galiba. Ne oldu, morardın mı?” diye benimle dalga geçince elimdeki bardağı kafasına fırlattım. Şaka değil, gerçekten yaptım. Gençlik tabi. Neredeyse bir aile trajedisine sebep olacaktın. Alnında benden hatıra yedi dikiş izi var şimdi. Sahi niye yazmayı bıraktın?  İlk sene üç bin kelimenin altında neredeyse yazmadın. Evet, kelimeleri sayardım. Ne kadar uzun yazarsan beni unutmayacağına dair o kadar inancım artardı. Ya da garip bir oyundu diyelim. O mektubun her köşesine elinin değdiği gelirdi aklıma, mektubu yüzüme dokundurdukça sensizliğin kırdığı kanatlarımla son bir umut çırpınıp uçmaya çalışırdım. Damla damla yağardı aşkım, mektupların her bir yanına. İkinci sene iki bin kelimenin altında, hatta arada sınavlarım var bahanesiyle bin kelimenin altında yazmaya başladın. ‘Aşkım’ diye başlardın mektuba, bazen ‘hayatım’ diye, hatırlıyor musun? Hep sevgini vurgularcasına bir sürü 'm' koyardın sonlarına aşkımmmm. ( Bunu hatırlatmak için yazdım. Yanlış anlama!) Gidişinin yirminci ayında “Canım nasılsın?” yazdın. Bakma ben aslında o mektupla  her şeyin bittiğini anlamıştım.  Tek 'm' ile son bulan bir ‘canım’. Bilir misin kağıt kesiği nasıl insanın canını acıtır? İncecik bir sızı hissedersin. Kanatmaz. Ellerine bakarsın, kanıyor olmalı dersin. Kansız ama derin bir acıdır. Sızıdır. Ilık ılık akan kanın yerine soluğunun kesildiğini hissedersin. Sonra o kesiğin acısı aylarca iyileşmez. Bana ‘kuru, kupkuru bir canım’ dediğin mektup öyle kesip, biçmişti beni. Aynı kâğıt kesiği acısı gibi. Üçüncü sene senden sadece üç mektup aldım. İlki sekiz yüz otuz, ikincisi yedi yüz yirmi iki, üçüncüsü altı yüz on kelimeydi.  Önce biner biner, sonra yüzer yüzer azaldık.  Tabi geçti bunların hepsi. Eskidendi.

Ezik miyim? Ne söz verdim kendime. Olayı dramatikleştirmeyecektim. Hani nerde? Kızım sen bu kafayla, off ya! Yok ya, abartıyorum. Gayet normal yazdıklarım. Gittiği süreçten bahsediyorum. Uzun uzun anlat demiş. Ne anlatacağım ki! Okuduğum kitaplardan, her hafta kaselerce sütlaç yapıp yediğimden, yalnızlığımı bastırmak için köylü kadınları haftada bir evde topladığımı anlatacak halim yok her halde. Anlatılacak ne var ki başka? Bildiğin yalnızım, boktan bir hayatım var işte!

Bunların hepsi uzun zaman önceydi. Ama yazma sürecimi besliyor biliyor musun? Eleştirmenler hep aşk öykülerinde çok başarılı olduğumu yazıyor. Hatta geçenlerde biri “Madam Rosa’ın aşk hikayeleri öyle gerçek, öyle acılı ki, kendisi de büyük bir aşkın mağduru sanki!” yazmış. Çok güldüm okuyunca. Bu arada Madam Rosa mahlasıyla çıkıyor kitaplarım. Kafan karışmasın. Mağduriyet yok da tabi, bakma bu yaşadıklarımız iyi oldu. Ben bilmez miyim seni, sen şimdi kendine bundan pay çıkarırsın. Tamam, şöyle diyelim; benim yeteneğim senin eşekliğin ile birleşince ortaya iyi bir yazar çıktı. Evet eşeklik ettin, kabul et. Direkt yaşadıklarımızı anlatmasam da elbette etkisi var yazdıklarıma. Hep aşk üzerine yazmak istiyorum aslında. Hala zamanın iyileştiremediği yaralarım var galiba.  Yazarken değil de daha çok aşk filmleri izlerken hissediyorum bunu. Hatırlıyor musun, filmlerde ne zaman ayrılan aşıkları görsem ben ağlardım, sen elimi daha sıkı sıkıya tutardın. Sadece "Hayır, aklından bile geçirme!" derdin. İçinden ayrılık geçmeyen, gözyaşlarının uğramadığı, bir köydü benim için sığındığım ‘hayır’. Şimdi yaşadığım köyün adı da ‘Hayırlı’ biliyor musun? Ne komik değil mi? Çok denk geldi yani.

Off, seni hala o kadar çok seviyorum ki. O mavi gözlerinden kaçamadım. Her sabah camdan dışarı bakıp gözlerini hatırlamak ne zor bir bilsen. Bu mektubun sonu iyi bitmeyecek. Hüngür hüngür ağlayan bir palyaçonun “Eğleniyor muyuz?” demesi gibi sakil kaldı bu paragrafın sonundaki “Ne komik değil mi?” sözü. Bu kadar toparlayabiliyorum n’apayım. Memed nerde kaldı ya? Bugün süt günü değil mi? Akşama köydeki kadınları mı toplasam? Yemek pişirecek halim yok, boşver. Bu köyde niye kuaför yok? Boşver kızım Rosa, koyver gitsin. Gelmişsin neredeyse kırk yaşına bu saatten sonra neyin hesabını yapıyorsun ki?


Ali, sahi neden bana yazmayı kestin? Bana her şeyi anlatabilirdin. Bizimki çocukluk aşkı değildi ki. Tanıştığımızda ben on dört yaşındaydım sen on altı yaşındaydın belki ama, sekiz sene az buz şey yaşamadık, atlatmadık. Üniversitede okumak zorunda değildin. Yani evet sınavı kazanamadın ama bu dünyanın sonu değildi. Babanın işinde çalışabilirdin öyle değil mi? Hem annen de gitmeni hiç istememişti. Sen gittikten sonra Suzan teyze ile çok vakit geçirdik. Sana bahsetti mi bilmiyorum,  arada pazara bile beraber çıkardık. Annenler taşınmadan önce aslında her şey iyi gibiydi. İlk iki sene pek zor geçmedi. Anneler taşındı, senin mektupların azaldı, senden haber alacak kimse kalmadı, işte ben ondan sonra kötü oldum. Üzüldüm yani. Çok üzüldüm. Hani o radyoda dinleyip güldüğümüz adam vardı ya, sen gittikten sonra kaç kez onu arayıp bizim parçamızı çalmasını istedim.Ah bir bilsen, en sonunda bir gün bana “Hanımefendi bu şarkı haricinde başka bir şarkı biliyor musunuz?” diye sordu. Gençlik işte. Seni, bizi yaşatmak için yaptım. Bir şarkıyla yaşatılsaydı büyük aşklar, şarkıcıların aşktan yana en mutlu insanlar olması gerektiğinin çok sonra farkına vardım. Geneli mutsuz. Gazetelerde hep boşanma haberleri var. Amerika’da buradaki gazeteleri okuyorsan sen de görüyorsundur zaten.

Yıllar sonra neden bana yazdığını anlamaya çalışıyorum. Annem üç gün önce arayıp “Köyde postane var mı?” diye sorduğunda yok demiş olmayı öyle isterdim ki. Tabi nereden bilecektim bana senin mektubunu ulaştıracağını. Geçenlerde anneme onun tarçınlı kurabiyelerini çok özlediğimi söylemiştim. Kurabiye yapıp yollayacak zannettim.  Şu anda anneme de sana olduğum kadar kızgın ve kırgınım.  Hayır, elbette sana olan kızgınlığım daha fazla. Ali sen beni onca yıldan, beraber kurduğumuz hayallerden sonra nasıl, neden, niçin, hiçbir şey söylemeden terk ettin? Bir mektup yazıp dönmeyeceğini söyleyemez miydin? Bu kadar mı zordu? Yaşadıklarımızın azıcık bile anlamı yok muydu? Ve şimdi ne oldu da birden beni merak eder oldun?

Açık olacağım. Elbette hesap soracağım, bu benim en doğal hakkım. Hayatımın içine etti adam. Böyle bir mektup yazıp her şeyi unutturabileceğini, bana geri dönebileceğini mi sanıyor? Yemezler. Beni ne kadar üzdüğünü anlatacağım. İçi ezilsin. Benim gibi kimsenin onu sevemeyeceğini anlasın da, diri diri gömülmüş gibi nefessiz kalsın. Ölmeni istiyorum Ali. Pişmanlıktan lime lime olsun yüreğin.

Ali artık hiçbir şeyin dönüşü yok. Aşkla işgal olmuş bir bedende, ihanetle binlerce kez tecavüz edilmiş bir yürek bıraktın sen geriye. Ben sana hiç ihanet etmedim. Çünkü aşk milyarlarca silahlı asker karşısında dimdik durmaktı, sol yanına doğrultulan silahların soğuk namlusu altında bile yürektekini sıcak ve güvende tutmaktı. Sen hep güvendeydin. Sen ne yaptın? Savaş meydanında düşman kurşunlarına karşı yüreğimi diri diri kendine siper ettin. Ruhtan yoksun, yürüyen bir iskelet gibi yaşadım senelerce. Oysa biz böyle söz vermemiştik birbirimize. Dönebileceğin  aşk dolu bir yürek yok artık burada. Ben iyiyim. Hem de çok iyiyim. Ankara’da sevgilisinin kollarındaki, denizi ilk kez göreceği anı hayal eden kızdan çok uzaklardayım artık. Anlıyorsun beni değil mi? Elbette her şey farklı olabilirdi. Belki bilmende fayda var. Ben seni çoktan öldürdüm. Hatta her sene gittiğin günün yıl dönümünde, 8 Ağustosta tekrar tekrar öldürüyorum seni. Sabah kalkıp denize yürüyorum. Sırf bu tören için çoğalttığım birkaç fotoğrafından birini alıyorum, bir de bahçeden küçük birkaç taş. Deniz kımıltısız buralarda, berrak. Kirlenmemiş bir çocuk kalbi gibi. Anladın sen ne demek istediğimi! Birkaç adım atıyorum denize doğru,  dizime varmadan duruyorum, diz çöküyorum, balıkları görüyorum önce, fotoğrafını suya batırıp kumların üstüne koyuyorum. Köşesine de çakıl taşlarını. Sonra balıklar geçiyor üstünden, ben de öylece durup boğulmanı izliyorum. Bunu niye yaptığımı biliyorsun değil mi? Bana bir gün ne dediğini hatırlıyorsun değil mi? Ayrılıktan konu açılınca “Eğer seni terk edersem bir gün, boğ beni sığ sularda!” demiştin.  O şair gibi adamın yaptığına bak! Neyse ben sana verdiğim sözü tutuyorum, bil istedim. Her sene başıma çıkardığın şu cenaze töreni de olmasa daha da iyi olabilirdim ama neyse! Anlayacağın ben çok iyiyim.

Sevgiler,

Madam Rosa


Şu son kısım çok vicdansızca mı oldu? Amannn, adamın çok umurunda sanki.  Bence bu mektuptan sonra yıkılacak, ölecek kızım! İnim inim inleyecek. Oh olsun! İçimin yağları eridi. Kızım bir bakıyorsun adam birkaç gün sonra kapıda. Annemden adresimi öğrenmiş, elinde kırmızı laleler falan. En sevdiğim. İyi de lale mevsimi değil ki. Bulsun bana ne! Hollanda’dan alıp gelsin. Olur mu olur. Ne güzel olur. Nasıl atlarım boynuna. Ah ya son birkaç ayda çok kilo aldım. Beni son gördüğünden bu yana sekiz kilo fazlam var. Yuh herhalde olacak. Otuz yaşından sonra metabolizmanın yavaşladığını biliyordur herhalde. Belki Ali de, kelleşmiş, göbeklenmiştir. Iyyk nasıl olmuştur acaba? O hali ile aynı şeyleri hissedebilir miyim gene? Herhalde be! Dur şunu hemen postalamalıyım. Ya keşke mailleşseydik. Daha çabuk olurdu. Neyse adam romantik işte, mektup yazmış. Ben de saçmalıyorum bazen.

O gün mektubu on iki kez okudum. Bir kez güzel bir el yazısıyla yazmak için, bir kez de bazı yerlerde yazıyı hafif kaydırdığım için mektubu yeniden yazdım. En sonunda zarfa koyup kapattım. Sabah erkenden soluğu postanede aldım. Parası önemli değil dedim, en çabuk ne şekilde gidiyorsa öyle postalamalarını tembihledim. İlk iki hafta büyük bir heyecanla yeni bir mektup bekledim. Annemi her gün arayıp ağzını aradım. Oysa yeni adresimi özellikle kocaman yazmıştım. Üçüncü hafta da mektup gelmeyince depresyona girdim. Ama başladığım rejimden ve sabah koşularından vazgeçmedim. Dördüncü hafta elimde kahve verandada pinekliyordum ki Memed geldi, elinde süt şişeleriyle.

-          -  Madam Rosa sütü nereye bırakmamı istersiniz?
-         -   Masanın üstüne Memed, sağ ol. Bi de iki dakika bekle, annene bir şeyler göndereceğim.
-          -  Madam Rosa bu mektubu da postaneden gönderdiler. Size geldiğimi duyunca elime iliştirdiler.

Elinden kaptım mektubu. Tekrar oturdum masaya. Memed sessizce dikilmişti başımda.

Sevgili Madam Rosa,

İyi olmana çok sevindim. Söylediğin gibi yaşadıklarımız çok eskidendi. Bu saatten sonra yapacağım hiçbir açıklama bir şeyi değiştirmeyecek  zaten. Deniz, kum, güneş ne güzel işte. Senin adına çok sevindim. Önümüzdeki hafta eşim, kızım ve oğlumla üç haftalığına Ankara’ya geleceğiz. Yıllar sonra ilk defa. Ne büyük bir heyecan bilsen.  Babamların evini satacağız. Üç haftada satabilir miyiz dersin? Çok uzak kaldım oralara tabi, her şeyden habersizim.  Sen de hala oralarda mısın diye merak ettim. Senin deli fişek hallerini bilirim. Beni görünce boğazıma yapışma diye seni bir yoklamak istedim. Yıllardır yeterince boğduğuna göre beni, artık sinirin geçmiştir herhalde. Şaka yapıyorum, sen bana bakma. Nasıl iyi hissedeceksen öyle yap tabi. Neyse oralarda olursan görüşürüz. Eşim ve benim bıdıklarla tanıştırırım belki seni. 

Kendine iyi bak Madam Rosa

Ali


Gözlerimden yaşlar sicim gibi akmaya başladı. Yılların değiştirmediği tek şey benim saflığım, salaklığımdı. Kızgındım. Çok daha kırgın. Memed’in yanı başımda durduğunu bile unuttum.

 - Madam Rosa iyi misiniz? İsterseniz ben sonra gelir alırım anneme göndereceklerinizi.
 - Benim ismim Aslı! Anladın mı Memed, Aslı! Bana Madam Rosa demeyi kes artık ve defol git başımdan   
    Allahın belası çocuk!


Kübra Çağlayan 01.03.2013