18.01.2014

Yunus Emre Aşkın Sesi


Hayatta, bazı şeylerin ancak tecrübe edilince anlaşılabildiğine, hissedilebildiğine inanırım. Empati yapması güç şeylerdir bunlar.  Özellikle de içinde “adanmışlık” varsa.  Yazarların bir roman yazarken çektiği sancıları, karamsarlığını, müzisyenlerin yeni bir beste yaparken bir kuşun şakımasından bile ilham alışını sadece anlamaya çalışabiliriz. Onlar gibi hissetmek mümkün değildir. Peki ya tasavvuf inancına göre “ölmeden önce ölmüş” yani dünyayı yok sayan, dünyevi her şeyden elini eteğini çeken birini anlayabilir misiniz? Diyelim anladınız onun hissettiği gibi hissedebilir misiniz?

 “Yunus Emre Aşkın Sesi”…


Büyük bir heyecanla gittim filme. Bir de merakla. İlahi Aşk’a ulaşmak için kendini yollara vurmuş, ölmeden önce ölmüş, bir halk şairinin, düşünürün, Yunus Emre’nin hayatının nasıl ve ne kadar anlatılabildiği merakıyla…

Gerçekten üzgünüm. Olmamış.

Kürşat Kızbaz’ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği filmde birbirinden değerli sanatçılar rol alıyor. Birçok düşünüre yer verilen filmde Hacı Bektaşi Veli’yi Ahmet Mekin, Taptuk Emre’yi Bülent Emin Yarar, Mevlana’yı Altan Erkekli, Sarı Saltuk’u Altan Gördüm ve Barak Baba’yı Burak Sergen canlandırıyor. Filmin başrolünü yani Yunus Emre’ye ise Fetih 1453 filminde Fatih Sultan Mehmet’e hayat veren Devrim Evin canlandırıyor.

Peki, film neden olmamış?


Biyografi deseniz, değil. Yunus Emre’nin felsefesini anlatıyor deseniz fazlasıyla yetersiz. Film boyunca, filmin kimler hedeflenerek çekildiğini düşündüm. Yunus Emre’nin hayatını, ilmini, şiirlerini belki herkes bilmiyor ama kime sorsanız onun büyük bir düşünür ve derviş olduğunu az çok bilir. Dolayısıyla film, çok daha büyük kitlelere Yunus Emre’nin ilmini, edebi kişiliğini, ilahi aşk yolundaki yolcuğunu anlatmak, tanıtmak için çekildiyse sadece kafa karıştırır. Yok hayır, yolu bir şekilde tasavvufla kesişmiş, konuya ilgi duyan, Yunus Emre’yi tanıyan insanlar için çekildiyse tatmin edici olmamış. Hatta, üzülerek söylüyorum ki, kimi zaman yetersiz, kimi zaman abartılı bulduğum oyunculuklarla filmden hüsranla çıkılabilir. Benim gibi. Ancak şunu belirtmekte fayda görüyorum. Yazının başında da dediğim gibi zordur, hatta bence mümkün değildir, ölmeden ölmüş biri ile empati kurmak ve onu canlandırmak. Filmin başrol oyuncusu Yunus Emre’yi canlandıran Devrim Evin’in yerinde kim olsa, bence rolün hakkını veremezdi. Tasavvuf üzerine okumuş biri olarak filmde sadece Bülent Emir Yarar’ın canlandırdığı Tapduk Emre’nin  Yunus Emre ile olan bir sahnesinden etkilendiğimi söyleyebilirim. Ne söylediklerini anladığım için. Tasavvuf ile ilgili bilgisi olmayan insanların filmin neredeyse tamamında “ne diyor bu insanlar”  diye düşündüklerine eminim. Bu arada Bülent Emir Yarar’ın filmin bana göre en başarılı oyuncusu olduğunu da söylemeliyim.

2.01.2014

Los Vivancos


Dans etmek kendinden çıkmaktır. Daha büyük, daha güzel, daha güçlü. Bu güçtür, dünya üzerinden zaferdir ve sizin zaferinizdir. Agnes De Mille

İnsanın hayatında tutku ile bağlandığı uğraşları olmalı…

Okumalı, yazmalı, çizmeli, dans etmeli, şarkı söylemeli, yemek yapmalı, dikiş dikmeli ve elbette tutkuyla sevebilmeli. Yalnızlığın, insanın yalnız kaldığı anların en büyük ilacıdır tutkuyla yapmaktan keyif aldıklarınız. Hem hayatınıza değer katar hem de bir önlemdir yalnızlığa…

Hiçbir şey bir arkadaşın, dostun, sevgilinin, eşin yerini dolduramaz diye düşünenler de var. Katılmıyorum onlara. Onların ya gerçekten tutkuyla bağlandıkları bir şey olmadığına ya da her ne uğraşları varsa yeterince tutkuyla yapmadıklarından böyle düşündüklerine inanıyorum. Yazmak için çok şeyden vazgeçebilir insan, dans etmek için ve daha nice tutkuyla bağlandığı şeyler için…

Yazmak üzerine ne hissettiklerim malumunuz. Dans, yazmaya göre çok daha sonra girdi hayatıma. Lise yıllarıydı. Önce Salsa, 2007 yılında ise Flamenko… Yıllardır, birçok gün benim için Estrella Morente, Remedios Amaya, Jose Parra ve daha nicelerini dinleyerek başlıyor. Ruhum ayaklanıyor. İçim enerji doluyor. Biliyorum, bazen yüzümde insanların sabah sabah anlam veremedikleri bir tebessüm oluyor. Ne metrobüsün kalabalığına aldırıyorum, ne sabahın köründe birilerine çatmak için fırsat kollayan insanlara. Yüzümde tebessüm, işte diyorum, “Yeni bir gün ve bugün dünden daha güzel olacak.”

Flamenko…

Endülüs’ün bağrından kopan bazen acılı, bazen eğlenceli ama tutkulu bir dans... Tam olarak tarihi bilinmez ama Berberi-Arap Müslümanlar ve Çingenelerin ortak ürünü olduğu söylenir. Ne zaman doğduğu bilinmiyor. Tarihçesi hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz http://flamenko.org/flamenko/ sitesine göz atabilirsiniz.

Ve gelelim, bu yazıyı yazmama, Flamenkoyu anlatmama sebep gösteriye. Sahnede dünyaca ünlü birçok Flamenko dansçısını izledim. Joaquin Cortes, Maria Pages, Joaquin Grilo, Farruco daha niceleri. O zamanlar fırsat bulup da, Flamenko’nun bana ne hissettirdiğini yazamamıştım. Kısmet Los Vivancos’u izledikten sonrasınaymış.

Bundan kısa bir süre önce Cemal Reşit Rey’de ilk kez izleme fırsatı bulduğum Los Vivancos, gerçekten muazzam bir gösteriye imza attı.  Okuma yazmayı öğrenmeden enstrüman çalmaya başlamış, bir babanın farklı annelerden 39 çocuğundan 7 tanesinin oluşturduğu Los Vivancos epik bir Flamenko gösterisi olan “Aeternum” ile doğaüstü olayları ve limitlerini sorgulayan bir dans şöleni

“Eğer şahinin yazgısı göğün en yükseklerine uçmaksa, bizim yazgımız da birlikte dans etmek” diyen Los Vivancos çocukluklarından bu yana hep birlikte dans eden yedi kardeşten oluşuyor. Los Vivancos üyeleri küçükken ailelerine yaptıkları gösterileri birlikte gittikleri Barselona Dans Konservatuarı’yla profesyonel alana taşıdılar. Okul sonrası bir süre solo kariyer sürdüren kardeşler bireysel olarak da başarılılara imza attılar. Eğitim hayatları Madrid’den Londra’ya, Vancouver’dan Hollanda’nın ünlü Bale Tiyatrosu’na uzanan kardeşler 2004’te bir araya gelip Los Vivancos’u kurdular. O günden bu yana katıldıkları televizyon programları,festivaller ve A.B.D, Hollanda, Belçika, İngiltere, Kanada, Kolombiya, Fransa ve İspanya’da gerçekleştirdikleri özel gösterileriyle dinamizmleri, teknikleri ve uyumlarıyla izleyenlere unutulmaz ve keyifli anlar yaşatıyorlar. 7 kardeşin öyküsünü anlattıkları gösterileri “7 Hermanos” ile dünyayı dolaşana ve 30 ülkede milyonlarca kişiye ulaşan Los Vivancos, yeni gösterileri “Aeternum” ile sihirli bir atmosfer sunarak senfonik müsikler ile muhteşem bir Flamenko şöleni sunuyor. Los Vivancos tarafından bestelenen birbirinden güzel müziklerin prodüksiyonu Goya ödüllü “The Orphanage (2007)” ve “Julia’s Eyes” filmlerinin müziklerinden tanıdığıFernando Velazques imzalı.” Tanırım broşüründen.


Türkiye’ye dördüncü gelişleri olan Los Vivancos’u ben ilk kez izleme şansı elde ettim. Ve gerçekten gerek gösteriye gerekse tüm kardeşlerin bir enstrüman çalıyor olmasına hayran kaldım. Eğer olur da bir yerde karşılaşırsanız, flamenkoya ilginiz olsun ya da olmasın bu grubu kaçırmayın derim.