8.04.2014

Keşke...

şimdi bir arabamız olsaydı
deniz kenarında otursaydık
çekirdek çitlemek deva olmasaydı yaralarımıza
kediler geçseydi önümüzden
onlara bakıp,
özgürlük bu mu diye düşünseydik
sonra ayaklansaydın
arabanın anahtarını kapıp,
çekiştirip kolumdan,
kalk gidiyoruz deseydin
küçük bir bavul hazırlasaydık gecenin bir yarısı
içine fırçalar, boyalar doldursaydın
kapıyı kilitlemeden,
yalınayak kaçıverseydik buralardan
ben tedirgin olsaydım, sen kararlı
rotası yüreğimiz olsaydı yolculuğun
karanlıkların içinden geçip
beraber aydınlansaydık
meraklansaydım,
nereye diye sorsaydım,
sen yanımdasın diye hiç korkmasaydım
başka bir gökyüzünü boyamaya gittiğimizi bilmiyormuş gibi davransaydım
gülseydim,
mutlu olsaydım,
hiçbiri olmasa da
sen yanımda olsaydın


05.04.14

6.04.2014

Sonra...



Vakti geldi. Susmanın, dışarı çıkmanın, yalnızlığımla yüzleşmenin. Sözcüklendirerek, hayatıma ne yaptığımı görmenin... Benim sesimle konuşan ölümü dinlemenin... Yazının, kimi zaman bir göz kamaşmasını andıran, kimi zaman yüreğin tıpasını hızla çekip çıkaran, ama özgürleştiren etkisinden çok farklı. Yazmak, sözcükleri bir anahtar deliğine dönüştürmek değil mi, gözünü dayayana koca bir dünya açılsın. Ama ben özgürlüğün hala ne olduğunu bilmiyorum, bu çıplak, derisi yüzülmüş halimle de koca dünyaya dayanamam. Tek bildiğim, ona yer açmaya çalıştığımda, içimdeki son çemberin de dağılıp parçalandığı....

Saatler boyunca yürümek... Bir çağlayandan aşağı bırakırcasına, salmak kendini gelip geçen insanların ve öykülerin arasına... Seslerle dolmak, her adımda görünmezden çıkarak, olanca ağırlığınla kendi gerçekliğine batmak, tek olarak, bölünmez bir bütün olarak, bunca öykünün arasında bir öykü, bunca kişinin arasında biri daha olarak belirmek...

Aslı Erdoğan

*En sevdiklerimden