25.02.2012

Müebbet

"Anlat. En baştan anlat kızım!"



1980 Temmuzuydu. Sıcak bir gündü. Çok sıcak. Başka bir şey hatırlamıyorum. Yol uzundu. Bitti. Sonunda kavuştuk. Tanıştık. Yüzüme baktı. Ağlamayacak mısın diye sordu. Şaşırdım. Şaşkındım. Sarılmayacak mısın diye sordum. Bana vurdu. Ağladım. Güldü. Beni sevdiğini söyledi. Bakıştık. Uyu dedi. Uyudum. Uyandım. Yoktu. Bir kadının memesinde bekledim. Eylüldü. Buluştuk. Suskundu. Yakaladım dedi. Öldürdüm dedi. Öldürmek neydi? Sormadım. Bilmediğim için utandım. Yüzüne baktım. Sorsam, gidecek sandım. Cevap bekledi. Öldürmek çiçek ismi miydi? İyi yaptın, ben öldürmek istemem dedim. Konuyu değiştirdim. Hep beyaz mı giyersin dedim. Beyaz mıyım dedi. Kör müydü? Fark etmemiştim. Körler renkleri bilir mi? Bağırdı. Beyaz mıyım dedim sana, diye tekrarladı. Hep kızgın mıydı? Ürktüm. Anladı. Yaklaştı. Özür diledi. Erken dedi. Anlamadım. Sarıldı. Sarıldım. Geri dönemezdim. Zaten ana rahmine geri dönüş yolu var mıydı? Saçlarımı okşadı. Bir şey mırıldandı. Uyudum. Uyandım. Yoktu. Bekledim. Geldi. Yorgundu. Solgundu. Öldürdüm dedi. O sözcük hafızamda bir yerlerdeydi. Kaç sene öncesiydi? Belki Eylül 1980’di. Öldürmek, gördüğüm kuşun ismi miydi? İyi yaptın; yakaladın mı? Sen yokken ben hep yalnızım. Sustu. Yüzü ıssızlaştı. Ağladı. Oysa geldiğinde gözleri daha kalabalıktı. Gittiler. Gördüm. Dipsiz bir kuyuydu bedeni. Yittiler. O beklemedi. Ben bekledim. Geri gelmediler. Sordum. Onlar kimdi? Dinlemedi. Sessizdi. Erken dedi. Hep erkendi. Sevdim. Ses etmedim. Sığındım. Kolları sanki karlar altında kalmış ince bir daldı. Fazla yüklenmedim. Daldım. Derin bir uykudaydım. Bedenim soğudu, uyandım. Yine yalnızdım. Bu sefer korkmadım. Dışarı çıktım. Karanlıktı. Onu aradım. Anlattıklarını hatırladım. Aydınlık yarınlar diye bir masaldı şarkımız, mırıldandım. Durdular. Bana baktılar. Yaralıydılar. Alışkındılar. Ben şarkıyı mırıldandıkça bana acıdılar. Çoğalmadım. Azaldım. Aydınlık demişti. Bir dilencinin avucunda kırıntısını gördüm. Umutlandım. Uzandım. Alamadım. İlk yaramı aldım. Kanamadım. Sadece ağladım. Ne aydınlığı, ne onu bulabildim. Geri döndüm. Sustum. Düşünmedim. Sorgulamadım. Uyudum. Uyandım. Yanımdaydı. Öptüm. Kokladım. Öpmedi. Sarılmadı. Onu aradığımı bildiğini anladım. Affetsin diye yalvardım. Baktı. İçini açtı. Beni içine aldı. Boşluğa daldım. Zamanın oltasında ağıt olup sallandım. Gölgemi aradım. Bulamadım. Ya hiç var olmamıştım ya da kandırılmıştım. Ben onun aydınlık bakışlarına kandım. Sürüldüm. Süründüm. Sürgündüm. Parçalandım. Kolumdan tuttu. Çekti. İçinden çıktım. Neden diye sordum. Beyaz elbisesinin kara lekelerini gördüm. Sustu. Sözcükleri geceyle paketledi. Üstüne aydınlıktan bir parça ışık ekledi. Bana yetti. Gözlerime baktı. Öldürdüm dedi. Öldürmek neydi? Rüyamda içtiğim kan hoşafının meyvesi miydi? Yine sormadım. Yalan yorganına sarıldım. Isınamadım. Oysa içine düşene kadar ninniydi karanlıklar, aldırmadım. Gitti. Pencereye yaklaştım. Kimsecikler yoktu. Var oldukları günü hatırlamadım. Bir bir eksilen insanlıktı. Anladım. Söndüm. Bir daha yanmadım. Zamanı kemirdim. Kemirdikçe, midemde söylenmemiş ölü sözcüklerin isyanını hissettim. Uçsuz bucaksız sorular çöplüğünde yalnız kalınca ezildim. Tanıştığımız gün gibi değildi hiçbir şey. Eksildim. Direndim. Buruşturulup sağa sola atılan aydınlık yarınlar şarkısının içinde herkes gibi bir notaydım ben de. Sormadım. Görmedim. Bilmedim. Belki de bilmezlikten geldim. Şarkının notaları eksildi. Akordu bozuldu geleceğin, anladım. Hazıra dağ mı dayanır? 30 yıl bozdurup bozdurup umudu harcadım. Umut da tükenince, bir gün kapısına dayandım. Gırtlağına sarıldım. Gerçeğe açım, ölüyorum diye yalvardım. Beni eve aldı. İçini açtı. Yıllar önce boşlukta uçtuğum o günü hatırladım. Bu sefer kanmadım. Sen anlat dedim. Gözyaşlarımın yularını saldım. Sakindi. Biraz da bitkin. Çatlaklar, büyük yarıklar vardı bedeninde. Her bir çatlakta anlatmadıkları saklıydı. Büyük yarıklarında gidip de gelmeyen insanların çığlıkları… Duydum. Vakti gelmişti. İnandığım yalanı soyundum. Çırılçıplaktım. Gitti. Geri geldi. Vicdan otundan çay demlemişti. Hep o aynı çayı demlerdi bana. İçmemiştim hiç. Yine içmemek için direndim. Kokusundan bilirdim vicdan otunu. Kaçardım o kokudan. İçecekmiş gibi bardağı elime alırdım. Bardağın içine bakardım. Derindi. Her seferinde daha da derinleşti. Karanlıktı. Çok karanlık... İçmedim dedim ya, içemedim. Üstümde inandığım yalanlar varken, içecek kadar üşümemiştim. Yine mi dedim. Evet dedi. Bu sefer söylemese de içecektim. İliklerime kadar titremiştim. Nefesim kesildi. Bayıldım. Ayıldım. Hiç ışık yoktu. Gördüm. Onları gördüm. Önümdelerdi. Ölüler, öldürülenler, öldürüleceklerin girdabında çiçeği, kuşu, kan hoşafının meyvesini aradım. Nasıl bir çaydı ki o, bir yudumda yüreğime dikilen parmaklıklar içinde hapis kaldım. Mezar taşlarının sesini duydum. Gözyaşlarımı hadım ettiler. Ağlayamadım. Kalbimi katrana buladılar. Bağırdım. Sesimi duyuramadım. Çok geçti, anladım. İnanın Hâkim Bey, ben onun hiçbir günahına ortak olmadım. Olanlardan en fazla ben yara aldım. Tek suçum inanmaktı.

"Tanıdığını inkâr etmiyorsun yani?"


"Kısa süreli bir şeydi. Bakıştık. Bağlandık. Âşıktık. Sarıldık. Aşk sarhoşluğu birbirimizi geç tanıdık. Anlaşamadık. Sustuk. Azaldık. Ağladık. Ayrıldık. Hâkim Bey, ben, inanın ben suçsuzum, mağdurum."


"Yaz kızım! Gereği düşünüldü!"


"Sanığın 30 yıl boyunca cinayet, tecavüz, nefret suçu, rüşvet, adaleti şaşırtma gibi sayısız suç işleyen Hayat’a yardım ve yataklık etmekten, vicdanını susturup suçuna ortak olmaktan beraatına ve 60 yıl daha Hayat’ta kalmasına karar verildi."


"Hâkim Bey ben suçsuzum. Benim kalemimi kırın. Yalvarırım!"



25.12.2012 Kübra