30.11.2014

Gölgeler ve Hayaller Şehrinde



“Beden de geçiyor, ruh da… Ama işte yazı kalıyor geriye. En azından biz öyle teselli buluyoruz.”

Rahatsızım. Murat Gülsoy’un her yeni kitabının hayatımda bir öncekiden daha fazla yer etmesinden rahatsızım. Ve her yeni kitabını okurken, bundan daha iyisini yazamaz diye düşünüp bir sonraki kitabının, bir öncekini gölgede bırakmasından mutsuzum. Benim yaşadıklarım yazma çabasındaki insan buhranı, kıskançlığı… Siz bana bakmayın, aslında her kitabı ile hayatımda yeni bir sayfa açtığı ve yol gösterdiği için kendisine minnettarım. İşte bu da öylesi bir kitap. Çıktığı gibi aldım kitabı. Birkaç gün içinde de bitirdim. Yazmak için neden mi bu kadar bekledim?  Bu kitabı hakkıyla anlatamam korkusu…  En çok, sevdiğine zarar vermekten korkar ya insan, bu da biraz öyle işte. Bekledim, bekledim,  derken yıl sonuna geldiğimizi fark ettim ve…

“Onları kıskanıyorum. Kendinden emin insanları. 
Herkesin bir evi, bir toprağı var. 
Ben gökyüzünde uçan kimsesiz bir tohumum. 
Bütün rahimler ölü benim için.”

Üniversite yıllarımda gitmekten en çok keyif aldığım Sahaflar Çarşısı’nda başlıyor hikâye. Şimdilerde neredeyse sadece test kitabı satan sahaflar…  Genç bir avukat 1968 yılında Sahaflar Çarşısı’ndan içinde Fransızca mektuplar olan bir defter alır, tercüme etmeye başlar. Mektupları, 1908 yılında Marsilya’dan kalkan bir gemiyle İstanbul’a gelen Franck Chausson, gerçek adıyla Fuad Chausson yazmıştır. Fuad Chausson, II. Meşrutiyet’in ilanından kısa süre sonra, Osmanlı’da neler olup bittiğini anlatmak üzere Fransa’da çalıştığı L’llustration gazetesi tarafından İstanbul’a gönderilir. Muhabirlik için geldiği İstanbul’da yaşadıklarını bir yandan en yakın arkadaşı Alex’e mektuplarla anlatırken, bir yandan da dokuz yaşına kadar yaşadığı İstanbul’da geçmişinin izini sürüyor.

Zaman bizi değiştiriyor. Her gün bir parçamız değişiyor; yediğimiz, içtiğimiz vücudumuza katılıyor, yılanların deri değiştirmesi gibi eskiyen kısımlarımız ölüp gidiyor, yerlerine yenileri geliyor. Her geçen gün eski halimizden biraz daha uzaklaşıyoruz. Bilim belli bir süre içinde bütün hücrelerimizin yenilendiğini söylüyor. Peki o zaman biz başka birine mi dönüşmüş oluyoruz? Aynı kaldığımızı da iddia edemeyiz. Söyler misiniz Mösyö Fuat, sizin ne kadarınız Paris’ten yola çıktığınız günkü Fuat?”

Kitabın kahramanı olan Fuad, Beşir Fuad’ın oğlu, annesi ise Fransız. Babası o doğmadan önce ölen ve annesinden “Yüzü hiç gülmeyen, hep bilmediğimiz bir acının yasını tutan kederli kadın”  diye bahseden Fuad, belli bir yaşa kadar İstanbul’da yaşıyor. Annesinin kararı ile Fransa’ya taşınan ve orada büyüyen Fuad, İstanbul’a geldiğinde kendini hiç tanımadığı babasının izini sürerken buluyor. Kendini arama yolculuğunda,  Doğu-Batı arasında kalmışlığı sebebiyle yaşadığı buhran, anlık duygu değişimleri ve her türlü heyecanında kitap boyunca bizi soluksuz yanında sürüklüyor. Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, birçoğumuzun zaman zaman kendimize sorduğu Doğulu muyum, Batılı mı sorusunu Fuad üzerinden daha derin sorgulamamıza sebep olurken bir yandan da Osmanlı’nın en sıkıntılı dönemlerinden kabul edebileceğimiz II. Meşrutiyet dönemi hakkında tarihsel bilgiler veriyor.

Kitabı okurken sürekli üniversite yıllarımda okuduklarımı, öğrendiklerimi hatırladım. Kitabın beni üniversite yıllarıma götürmesinin bir sebebi de, kitabın daha ilk sayfalarında önemli karakterlerden biri olarak karşıma çıkan Prens Sabahattin’di. Jön Türk hareketinin öncülerinden olan Prens Sabahattin, Türkiye’de Ziya Gökalp ile birlikte ilk sosyolojik çalışmaları yapan kişidir. Kitapta ise Fuat ile aynı gemide, babasının cenazesini Fransa’dan Türkiye’ye getiren ve Fuat’ın İstanbul’a geldiğinde belli ortamlara kolayca girmesini sağlayan kişi olarak karşımıza çıkıyor.

Gölgeler ve Hayaller Şehri sadece Fuad’ın hikâyesini değil, benim için Doğu ve Batı arasında kalmış, kendini ne Doğu’ya ne de Batı’ya ait hissedemeyen birçok insanın hikâyesini anlatıyor. Bir anlamda günümüzün en büyük sorunlarından olan kimlik sorununa ve bugün hala konuştuğumuz Doğu-Batı meselesine değiniyor. Murat Gülsoy’un en sevdiği yazarlardan biri olduğunu birçok yerde dile getirdiği Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk edebiyatında Doğu-Batı meselesi dendiği zaman ilk akla gelen isim. Bu yüzden Gölgeler ve Hayaller Şehri’ni okurken, Tanpınar’ın Doğu-Batı meselesini en derin ele aldığı Huzur kitabı ile belli paralellikler yakalar mıyım merakındaydım. -Hoş bunu yakalayabilecek kadar iyi bir okur muyum tartışılır.- Paralellik sayılırsa eğer, her iki kitap arasındaki tek benzer nokta, her iki kitapta da İstanbul, kitabın ana karakterlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Türk edebiyatında Peyami Safa, Halide Edip Adıvar, Oğuz Atay ve Orhan Pamuk gibi birçok yazar tarafından işlenilen Doğu-Batı sorunsalını, Murat Gülsoy’un bu kadar farklı bir roman ortaya koyarak ele almasını haddim olmayarak çok iyi bir yazar olmasına bağlıyorum.

Beşir Fuad… Aslında kitap ile ilgili üzerinde durulması gereken en önemli kişi.  35 yaşında bileklerini keserek intihar eden Beşir Fuad’ı farklı kılan hem  'bu topraklarda kendini öldürmeyi göze almış eli kalem tutan ilk kişi'* olması hem de son anlarını bileklerinden akan kanla yazdığı mektupla kayıt altına almasıdır. Murat Gülsoy, Tarih Dergisine verdiği kısa röportajda ortaokul çağında bir ansiklopedi sayesinde tanıştığı Beşir Fuad’a olan merakının, takıntısının romana dönüştüğünü belirtiyor.

Beşir Fuad hakkında okuma yapmaya bu kitap sonrası karar verdim ancak internette araştırdığım kadarıyla kendisi annesinin delirmesi sonrası bunalıma girmiş ve annesi gibi delireceğini düşünerek intihar etmiş. Kitabın sonlarına doğru babasının kim olduğunu öğrenen Fuad Chausson için babasıyla aynı kaderi paylaşıp paylaşmayacağı sorgulaması başlıyor. 

“Ben geliyorum Alex, ben kendimi kesmeye geliyorum. Bir katil düşün, öldürdüğü kendisi olan. Buna intihar diyorlar ama yanlış. İntihar insanın hayattan vazgeçmesi, ben ve babam, biz öyle değiliz. Ben katil… ve aynı zamanda maktul! Katil ve katledilen aynı bedende hapsolmuş. Mümkün mü bu Alex? Niçin?”

Kitap bir solukta okuyup bitirilebilecek kadar akıcı bir dille yazılmış, bir o kadar da sürükleyici. Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, tarihsel bir roman olması ve özellikle Osmanlı’nın demokratikleşme döneminde yaşananlar, dönemin ruhunu yansıtması açısından da her satırı dikkatle okunması gereken bir kitap. Belli ki, Murat Gülsoy’un bu kitabı yazmadan önce çok ciddi bir araştırma ve okuma yapmış. Kendi adıma her okurun kitapta takip etmekten keyif alacağı bir şeyler bulacağına eminim. Kitapla ilgili tek bahsetmediğim konu sanırım Fuad ve Alex’in aşk  üzerine diyalogları. Bu yazının daha ilk paragrafında kitabı hakkı ile anlatamama kaygım olduğunu belirtmiştim. İşte bu yüzdendi. Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, bir kitapta arayabileceğiniz her şeye sahip ve hepsi tam dozunda. Okurken, sürükleyen, düşündüren, bilgilendiren, keyiflendiren, daha fazla okuma ve araştırma yapmaya iten bir kitap benim için kusursuzdur.

Kitapta hiç aşk yok mu konusuna gelince, bence  aşağıda yer alan kitaptan alıntı her şeyi anlatıyor. 

"Ubi amor, ibi dolor. Seninle sık sık tekrar ettiğimiz laflardan biriydi. Ancak bu dört günü yaşadıktan sonra sözün ne ifade ettiğini idrak ettim. Hakiki aşka düşmeden acısını tahayyül etmek ne kadar da boş bir çaba. Platon’un mağarasında yaşayanların dışarıyı asla bilememelerinden hiçbir farkı yok. Meyhaneler kapanana kadar ucuz şarapları galonla içmemizin sebebi, haydi seni dışında tutayım, benim içmemin sebebi mevcut bir aşk acısını teskin etmek değildi, şimdi anlıyorum. Neydi biliyor musun dostum? Her gencin içine düştüğü, içine düştüğü için utandığı, utandığı için de utanç verici şeyler yaptığı bir durum: Büyük bir aşk acısına sahip olmamanın acısı."

2014 bitmeden kendinize ve dostlarınıza bir iyilik yapın. Bu kitabı okuyun ve okutturun. Birkaç haftaya 2014’ün en iyi romanları listeleri yayılmaya başladığında, tüm listelerde ilk 10 içerisinde yer alacağından emin olduğum bu kitabı okumuş olmanın keyfini sürersiniz.


Sevgiyle ve kitaplarla kalın


* Tarih Dergisi Eylül sayısı, Beşir Fuad haberinden alınmıştır.



22.11.2014

Hangi duraktasın?


Birkaç hafta önceydi. Hafif rüzgarlı bir pazar sabahı, 6.45 civarıydı. Siyah palton, siyah pantolonun ile öylece dikilmiş denize bakıyordun. Yalnızdın. Etrafta dolanan kediler, köpekler kadar yalnız. Koşmayı bıraktım. Kulaklığımdan yükselen şarkıyı kapattım, uzaktan sana baktım. Sen kıpırdamadığın için ben de kıpırdamadım. Ne vardı aklında soramadım. "Hiçlik ile yokluk arasındaki boşluğa gerili pamuk ipliğinde mahsur kalmış bir cambazdan farksızdım." diyordu bir kitabında Murat Menteş. Ya sen, hangi aşkın umutsuzluğunda, hangi ölümün karanlığında, hangi derdin çaresizliğinde asılı kalmıştın? Cevabı bulamadım. Sabahın köründe siyahlar içinde sahile vurmuş bir insanın hikayesi güzel yazılabilir miydi? Ben yazamadım sessiz adam. Birkaç dakika sonra dönüp beni gördüğünde "Dünyanın tüm mutlu sonla biten filmlerine senin için bilet aldım." diye bağıramadım. Öyle ya, benim senin için sadece bir hikaye yazmaya gücüm yeter, kendi kaderini yazmaya ise senin... Kaç zamandır aklımdasın ve umarım o sabah ki kadar umutsuz değil, mutlu bir duraktasın.