20.12.2011

Özgürlük

Bütün gün o sandalyede oturmasa bile onu izlediğim, onu beklediğim saatleri dahi özleyeceğimi biliyordum. Sonsuz bir nöbetti artık benimki.

Bir kamyonun altında kalabileceğim şehirlerarası bir yolda, özgürlük için otostop çekmekti yaptığım. Ölümü göze almadan özgür olamazdı insan! Ya tarih boyu meydanlarda savaşanlar! Oysa hepsi özgür olmak için savaşmıştı. Ve her hayatta kalan özgür olan değildi;kimi zaman esirdi. Bazen ölmek aslında özgür olmaktı. Bende bu yüzden intihar ettim. Kalbimi özgür bırakmak için.


Bitmeyen bir öykünün kırıntıları,2011



3.07.2011

Gün 3285

Her zamanki gibi uyanmadım o sabah. Kapalı tuttuğum perdeler arasından sıvışmaya çalışan gündüz karanlığının, uyan çığlıklarına kulaklarımı tıkadım. Güya sesi geçirmesin diye icat etmişlerdi perdeleri… Kızıp perdelerin görev tanımamazlığına yorganın altında kendi karanlığımı aradım.

Hiçbir şey aynı değildi o sabah... Kızmıştım ya perdelere, odanın değişen şekline, mürekkep lekesi olmuş tavana, dolmakalemime, o sinirle kalk diyen saate bağırdım. Bir tek kolumu çıkarıp yorganın altından, el yordamıyla komodinin üstündeki çalar saati aradım. Olmadı; bulamadım. O an itibariyle takıntım sendin, saatin tik tak sesiyle uyuyamama takıntımı zor hatırladım. Yatmadan önce mi koymuştum çalar saati, üçgen odanın sivri ucuna, yataktan çıktıktan sonra artık umursamadım. Yıllardır ilk kez yazılamamış beyaz bir sayfanın üstünde, boylu boyunca kefenlenmiş gibi yataktan kalktım. Neden yataktan kalkabilmek için onca merdiven çıkmak zorunda kalmıştım anlamadım. Saat çalınca mı o merdiveni tırmanmaya başlamıştım hatırlamadım. Bir önceki geceyi anımsadım; ağırlaştım. Bütün gece farkında olmadan elimde uyuduğum dolmakalemime baktım.

Mürekkebi bitmişti o gece dolmakalemimin...
O yüzden yatmadan önce sana 3285. mektupta bir kez daha seslenememiştim.
Bir gece de olsa ağır geldi sana söyleyemediklerim.
Hatırlanmaz rüyalara gebe kalmasın diye kelimelerim
En derin uykuya dalmamak için bütün gece debelendim.

Gece kaç saatti ve her saat sensizlikte kaç yıl ederdi hiçbir matematik formülüyle çözemedim. Sabaha kadar uyudum mu bilemedim. Galiba yatağın içinde sessizce bekledim. İçimden o gün sana yazamadıklarımı tekrar edip ezberledim.

Biten mürekkebimin açtığı yaraya lanet ettim.
Oysa ben seni hayatımın merhemi saydığım için,
her yerini yara bere içinde bırakan çocuk gibiydim.
Dolmadı o kalem, dolmadı o sayfa…
İşte o dolmakalem yüzünden ilk kez gerçeği görebilmiştim.

Aynı filmlerde sevdiğine kavuşmak için koşan kadının, kendine çarpacak kamyonu gördüğü anki isyanıyla, bir elimde çalar saat, bir elimde dolmakalem sırtımı dayadığım duvardan güç alarak ayağa kalktım. Ben o kadından cesaretliydim. Bağıracaktım. Gerekirse “böyle saçma senaryo olur mu?” diye senaristi kovduracaktım. Tüm cesaretimle aynalar karşısındaydım. Aynaya soracaktım. Yüzüme baktım. Galiba ağlamaktan bitap düştüğüm için gelinliğimle uyuyakalmıştım. Gelinliğimden çekip gözlerimi, aynada bana bakan balık adama yoğunlaştım. Soruyu hatırladım. Sana ait boş bir sayfa, beni zıpkının ucunda yarı ölü, yarı diri denizine kavuşmak için çırpınan balık gibi çaresiz bıraktıysa, ya hiç gelmediğinde ne olacaktı?

Bir gün alıp Orhan Veliyi yanıma
Onun “ölüm Allahın emri ayrılık olmasaydı” mısralarıyla,
Veda etmek zorunda kalsaydım sana,
İşte o zaman, zıpkını tam yüreğime saplayamayan balıkçıya
Küfür mü edecektim yana yakıla

Ne yapardım bilemedim. Dönersin ümidiyle, senin için doldurduğum sayfaları bir bir silip, seni tanıdığım güne lanet etme ihtimalini içime sindiremedim. Daha fazla beklememeye karar verdim. Ayna karşısında uzunca sana baktım. Birde senden arta kalmış bana… Belki birkaç saat sonra bize bakacaktım. Elimi yüzümü yıkadım. Saçlarımı senin sevdiğin gibi dağınık topladım. Ben aslında o gün tümden darmadağındım. Seni aramak için evin içinde telefonumu aradım. Oysa telefonum hep aynı yerde, çalışma masamın üstünde dururdu; yapacağım çılgınlıktan emin olmak için zaman kazandım. Telefon ellerimdeydi. Ve saat 07.32’i gösteriyordu. Uyanıp uyanmadığından emin olamadım. Ama 3285 gündür hayalim seni bir sabah uyandırmaktı. Bunun ne çok hayalini kurmuştum o an hatırladım. Ben böylesi cesaretimi toparlamışken ya telefonun kapalıysa, ya duymazsan! Umutsuzluğa kapıldım. Elimde telefon mutfağa koştum. Boğazımdaki düğümü çözsün diye koca bir bardak suda boğuldum. Üçüncü yutkunuşumda boğazımda kocaman bir yumruk buldum. Bu acı neydi kendime dahi söylemek istemedim. Sustum.
Yine bendim.
Yine sendin.
Ya telefonun ucunda bir kadın sesi yükselirse senaryosunu
En çok ağlanan film sahneleri listesinde ilk sıraya ekledim.
Benim böyle bir listem hiç olmamıştı oysa… Peki, bu senaryo gerçek olsa o zaman gözyaşlarımın önünde dik duracak hiçbir ağlama duvarı bulunamayacak itiraf ettim. Biliyordum; sensizlik üzerine kurduğum senaryolarda birinciydim. Bensiz devam ediyordu da hayat, nedense sensiz, cami avlusuna bırakılmış bebek gibi sahipsizdim. Yenilmedim. Karar vermiştim söyleyecektim. Hiç sarılmadığım kadar sıkı sarıldım telefona. Numaran o güne kadar hep ezberimdeydi. Bir tek o gün rehberden numaranı kontrol ettim.
- Günaydın
- Günaydın. Saat biraz erken değil mi? Hayırdır?
- Biliyorum erken ama…
- Önemli bir şey yok değil mi?
- Hayır. Aslında evet
- ?
Biliyordum beni önemserdin. Gel dersem gelirdin. Benimkisi gibi bir defterin yoktu. Çünkü ne çok konuşmayı ne de yazmayı severdin. Ya sevseydin konuşmayı, ya sevseydin yazmayı benim için bir kâğıda 1-2 kelime döker miydin emin değildim.
Sabahın köründe sahilde ne işimiz var diye sordun.
Öyle işte deyip geçiştirdim.
Öyle işte denmesine sinir olurdun.
Bildiğim halde huyunu, söyleyecek söz bulup anlatamadım ne olduğunu.
Gel işte dedim sadece.
Biliyordum gelecektin
Sesim böylesi güçsüz çıktı diye.

Geldin. Hava soğuk olduğu için sıkı giyinmeni tembihlemiştim. Her zamanki gibi dinlememiştin. Tuhaf bakıyordun. Ne olduğunu bilmemenin verdiği şaşkınlık, gelene kadar belli ki ciğerlerinde büyümüştü. İlk kez böylesi garip nefes alıyordun. Ben, sağımda vızır vızır geçen arabalar, solumda halime kahkaha atan martılar, ayaklarımın altında 3285 sayfa ile beni taşımakta zorlanan yosun tutmuş kaygan kayalar, karşımda sen… Yönetmen ‘motor’ demeliydi. Ben anlatmaya başlamalıydım. Defteri sana uzatıp sadece gözlerine bakmalıydım. Sen ‘imkânsız’ dersen eğer, yönetmen ‘kestik’ diye bağırmalıydı. O zaman ‘senaryolar hep böyle saçma oluyor işte’ deyip zamandan sıyrılmalıydım. Duygularımı anlatmayı hiç becerememiştim ben. Böyle konular hakkında konuşmayı da... Sen beni iyi bilirdin. Bilirdin hep sevgi konusu geçti mi ben zamanın altında ezilirdim.
Yan yana oturduk. Güldün.
Her zamanki gibi muzip bir çocuktun.
Ben zaten senin adamlığına değil, büyütemediğim çocukluğuna vurulmuştum.
Hadi dedim. Kucağına koca bir defter bırakıp, kendimce hafifledim.
- Ne bu?
- Sorma, oku işte!
- Biraz uzun değil mi? Yanıma alıp sonra okusam
- Hayır, şimdi oku
- Hepsini mi?
- Peki, bir tek Gün 3285’i oku bari

Gün 3285: Deniz gibiydim ben senle…

Deniz gibiydim ben seni beklediğim günlerde. Mavi yeşildi tenim, hatta bazen okyanus mavisine çalardı rengim. Dünyanın önüne çarşaf gibi serilmiştim. Sen bilmezsin ama ben yalnız seni beklerken dalgalarını zapt edemezdim yüreğimin. Sen vardın diye ben denizdim.
Her balık ayrı ayrı gülüşlerindi içimde. Tüm bitkilerime sözlerini yüklemiştim. Gözlerinin adı mavi yosundu bende. Çünkü bir tek onun içimi nasıl sardığına müdahale edemezdim.

Hala bir var bir yoksun. Bitmez tükenmez kızgın bir lodos esiyor üzerimden… Gözyaşlarım bu şehrin her köşesini tokatlıyor. Bir çığlığım Üsküdar’da bir diğeri Sirkeci’de bitiyor. Ve Sarıyer’e kadar uzanıyor tükenmeyen isyanım… Evet, farkındayım bazen yol üstünde, lastikler altında eziliyor köpük köpük gözyaşlarım.

Griyim yıllardır beklemekten seni…
Hatta gri de değil tam bir çamur rengi…
Gizledim yıllarca rengimi, senden başkası görmesin diye sana sakladığım rengârenk, bin bir çeşit sevgimi. Gelmedin ya yıllardır, en derinlerime çektim senin için biriktirdiklerimi. Kimse göremez artık senin için büyüttüğüm, Kızıldeniz’i kıskandıracak zenginliğimi. Bilmiyorsun ama silmek için en büyük şiddetle sarsıyorum şimdi içimdeki bitkileri…
Keşke bir okyanus olsaydım
Bir med cezir kararlılığında çekilseydim ayağının değdiği kıyılardan.
O kıyılar ki düne kadar dosttular, şimdi beklemekten yorgunlar
Çakıl taşları olmuş her bir kum tanesi… Ben ayaklarının bıraktığı boşluğu silmek için vurdukça kıyıya, o çakıl taşları, şeytan taşlar gibi deliyor yüreğimi…

Bir sabah işe giderken sahilden,
Eğer görürsen asfalt üzerinde tuz buz olmuş sevda sözleri,
Şaşırma sakın, onlar seninki…
Senin bana söylemeni beklediğim sözlerden
İçimden silebildiklerimin gölgesi
Söyle şimdi karaya vurduğum o mavi yosunlarda
Bunca yıl sonra toplanmayı bekleyen gönül kirliliği mi?

Öylesi büyütmüşüm ki içimde senin her bir harfini, öylesi beklemişim ki bir gün gelmeni, 1000 lodos gelse şimdi, kıyıya süremem gelebilirim diyen mavi yosun gözlerini… Hani gelirsin diye bir gün, çevremde dolanan poyraz adındaki tutkulu çocuğa, sırtımı dönüp lodosa, ben hep seni bekledim. Sen öğretmiştin rüzgârları… Denizleri seviyorsun diye biliyordun denizi coşturan her çocuğun adını...
Batıya hiç dönmedim yüzümü
Günbatısı ile karşılaşmayayım diye.
Yağmur getirir demiştin her estiğinde
Sen yüreğimdeyken ıslatmasın diye seni
Ben hiç vurmadım onun uğradığı sahillere
Rüzgâr dediğin sıcak olmalıydı.
Sen yüreğimde yüzerken seni ısıtmalıydı.
Ne doğu, ne batı…
Ben yüzümü döndüm Kıbleye…
Sıcak ve nemli eser demiştin ya…
Adı gibi güzel essin istedim üstümüze…

Okudun. Kafanı kaldırıp denizin üstünde uçuşan martılara baktın. Uzun uzun ne düşündün anlamadım. Sana dair anlayamadıklarıma bir şey daha eklemiştim. Bana dönüp yine muzipçe gülümsedin.
- Hep hikâye yazdığını söylüyordun ya, bu kadarını tahmin etmemiştim.
- Bu kadarı derken?
- Nerdeyse gerçek gibi
- Ama gerçek zaten
- Yani sen sanki denizmişsin gibi

Denizinim işte diyemedim. Sen denize doğru bakıyordun, ben ayaklarımın dibindeki yosunu kurumuş kayalara. Çantamı açtım. En sevdiğim kalemlerimden birini sana uzattım. Anlamadın. Yine o garip ifadeyle bana baktın. Defteri alıp sayfayı çevirdim. Sol üst köşeye Gün 3287 yazdım. Eksik bir günün ağırlığı o kadar fark ediliyordu ki defteri taşımakta zorlandım. Korna çalan arabalara kalbimin gümbürtüsünü gizliyorlar diye ilk kez kızmadım. Defteri yine sana uzattım. Kalemi eline tutuşturdum. O an iki yabancı olmuştuk sanki sessiz duruşundan anladım.

- Hadi bir şeyler yaz
- Ben mi?
- Evet, ne var bunda?
- Beni yıllardır tanıyorsun ben yazamam biliyorsun
- Herhangi bir şey yaz işte
- Sayfayı ziyan etmeyeyim zaten aklımda da bir şey yok ki
- Daha iyi ya işte… Aklına ilk geleni yaz o zaman

Garip bir sabah diye mırıldandın. Deftere baktın. Kafanı kaldırdın denize baktın. Elinde kalemi evirip çevirdin. Saatine daldın. O anda kafamızın üstünden hızla geçen martıdan ürküp sıçradın. Sövüp martının yaptığına, rahatladın. Bana dönüp pardon derken utandın. O an iki yabancı olmuştuk sanki yanımda küfür edince ilk kez utanmandan anladım. Defterin üzerine iyice çullandın. Sanki isim şehir oynuyormuşuz gibi sol elinle yazdığını kapatmaya çalıştın. Elinin her bir hareketine daldım. Kaç kelime yazdın sayamadım. Defter benimdi aslında sonunda alıp okuyacaktım. Sen bilmiyordun ama ben hayatımı yazacağın kelimelere bağlamıştım.

Bir yukarı baktın. Bir aşağıya. Sonra sağına baktın. Benim kafam yerdeydi buluşamadık solunda. Sen sonra elindeki kalemi iyice sıktın. Belliydi yazacaklarını toparladın. Gergindin. İçinde bulunduğumuz andan, 15 saatlik bir yolculuktan sonra sigarasına kavuşmuş tiryaki gibi derin bir nefes çektin. Sanki o nefesi verirken söyleyeceklerini yazıp bitirmiştin.
- Bitti
- Tamam, alabilir miyim defteri?
- Şimdi mi okuyacaksın?
- Evet
- Ben gidince okusan
- Peki, öyle istiyorsan
- Saat 09.15 olmuş. Ben işe geç kaldım. Gidiyim.
- Kusura bakma benim yüzümden geç kaldın.
- Saçmalama. Zeynep sen buradan dönebilecek misin?
- Tabi
Ben dönebilirdim tabii ki oradan. Sensiz olduğum yıllarda hangi uçurumlardan dönmüştüm bilseydin, güvenle oturduğum o kayalıklar üzerinde hep kalmamı isterdin. Kucağımdaydı geçmişim, geleceğim, senin için biriktirdiğim tarif defterimin hayalleri, sana aldığım bir denizcinin pusulası ansiklopedisi, kuruttuğum denizkestanelerinin kararmaya yüz tutmuş rengi, vazgeçemediğin arabanın senden habersiz çektirdiğim sanatsal fotoğrafları, bir türlü sığdıramadığını söylediğin şapkaların için tasarladığım askı, uğruna öldüğün futbol takımının şampiyon olduğu yılların son maçına ait topladığım gol fotoğrafları…

Hepsi ama hepsi benim kadar heyecanla bekliyordu. Ne garip bir duyguydu. Hepsi benim gibi artık sana kavuşmayı ümit ediyordu. Defteri açtım. Birinci sayfadan çevirmeye başladım. Tabii ki yıllar sonra o sayfada yazılanları bir solukta okumayacaktım. Gün 1, Gün 2 , Gün 3, Gün 4, Gün 5,…, Gün 237, Gün 238,..., Gün 645, Gün 646,…, Gün 1278, Gün 1279,..., Gün 1831, Gün 1832,..., Gün 2495, Gün 2496,…, Gün 2824, Gün 2825,…, Gün 3162, Gün 3163,…, Gün 3285, bugüne sebep boş sayfa,





İşte gün 3287!
Sağ üst köşeye 31.12.2010 yazmıştın. Oysa ben o deftere hiç tarih atmamıştım. Geçen yılları hatırlatıyor diye, benim her günüm bugündü; öyle planlamıştım.

- Dedim ya ben yazamam diye bu yüzden saçmalarsam kızma bana. Değişik bir sabah. Hala neden burada olduğumuzu anlamaya çalışıyorum. Sanırım fazla düşünmek de istemiyorum. Senin illaki bir bildiğin vardır. Bir tek onu biliyorum. Ayrıca seni dinleyip sıkı giyinmeliymişim, üşüyorum. Böyle güzel ve farklı bir sabah için teşekkür ederim. Bu arada bu sayfanın defterinin son sayfası olduğunun farkında mısın bilmiyorum ama öyle ya da böyle galiba bunun için ayrıca teşekkür etmeliyim sana. Başka ne demeliyim bilmiyorum? Bugün yılın son günü beraber nice uzun yıllara. Bir de ben anlamam hikâyelerden ama sanki bu hikâye daha güzel olabilirdi biraz daha uzun olsa… Neyse…
Mutlu yıllar canım sana

Kısa değildi ki… Sen 3285. gündeydin. Geriye doğru tek tek okusan aslında, sen hayatımın hikâyesini bilecektin.


Bu neden mi en kısa hikâye?
Bir gün gelseydin yaşanacak her anımıza sonsuz mavi deniz kalsın diye…
Denizdim ya senleyken ben, giderken içimden çektin tüm ağlarını
Sanma o ağda çırpınan lüfer, çinakop, minik hamsi balığı
Sana direnen bekleyişimdi lüfer
Çinakoptu içimde o sayfada yitirilenler
Minik hamsi balığıydı artık yüreğim
Biliyordum artık beklemeyecektim.
Şimdi sadece normal bir insanım denizin içinde nefesi kesilen
Koy verdim kendimi, kayalıkların üzerinden
Bensiz sana da mutlu uzun yıllar balık adam…

- Zeynep, annecim uyan hadi. Ahh kızım yine mi bu defterin üzerinde uyudun. Kaç kez sana şu defterin üzerinde uyuma dedim. İnşallah yine dolmakalemin sağa sola akmamıştır. Bıktım mürekkep lekesi çitilemekten. Laf dinlemiyorsun ki!
- Off anne ya! Ne akması, dün gece mürekkebim bitti zaten…




Kübra 31.12.2010