31.03.2014

Dağdaki çobanla senin de, benim de oyum aynı değerde!


Evet arkadaşım, dağdaki çobanla senin de, benim de oyum aynı değerde! Neden farklı olsun ki?

Bugün 31 Mart 2014.

“30 Mart” seçimlerinin ertesi günü. İzinliyim. İzin almak için hem kötü hem iyi bir günmüş. Sokaklardaydım. Hastanede, markette, dolmuşta, evde tavana bakarken yatakta…

Bugün kulağımda her zaman olduğu gibi beni şehrin gürültüsünden koruyan müziğim yoktu. Bugün insanları, bugün Türkiye’yi dinledim. Dinlemek en sevdiğim… Belli bir yaşa kadar beceremeyip, belli bir yaştan sonra konuşmaya bile tercih ettiğim, dinlemek… Dinledim insanları, kalp çarpıntılarıyla, kimi zaman duyduklarım sonrası dolan gözlerimi saklayıp derin nefes alarak,  kimi zaman galiba umut hep var olacak sözünü hatırlayarak…

“Umutsuzluğa düştüğümde tarih boyunca doğruluk ve sevginin her zaman kazandığını hatırlarım. Tiranlar ve katiller olmuştur, hatta bir süre yenilmez sanılmışlardır ancak sonunda her zaman kaybederler.” Gandhi

Şimdi hepimiz derin bir nefes alalım.

Bir savaştan çıkmadık, düşmana karşı silahlarımızı kuşanmıştık da kaybedip esir alınmadık.

Evet, belki ülkenin havası buydu, siyasiler tarafından bu hale getirildi ama…

Dün geceden beri Başbakan’ın konuşmasını dinleyen, alkışlayan ve “Bu Çanakkale Savaşıydı. Biz kazandık, biz kazandık.” diye bağıran yan komşumuza, bugün dolmuşta “Milletimiz, Batı’nın, gâvurların kölesi olmak isteyenlere tokadın alasını vurdu.” diyen orta yaşlı amcaya, hastanede “Bir daha başımızdan bu örtüyü çekip almalarına izin verir miyiz sanıyorlardı, onların yaptığını düşman yapmadı bize, kazandık.” diye telefonla konuşan genç kadına rağmen  bu seçimlerin kazananı yok. Hepimiz kaybettik. Onlar da kaybetti. Onlar dediklerim kim artık bilemiyorum. Bir cümlenin içinde “biz ve onlar” geçmesinden rahatsızlık duyuyorum. Çünkü daha düne kadar bu iki kelimeyi yan yana bu kadar duymadığım için yadırgıyorum. Çoğu zaman kendimi hiçbir gruba ait hissetmiyorum.

İşin özüne gelelim, hadi!

Hepimiz farklı sebeplerle birilerine oy verdik ya da vermedik. Kimimiz sonuna kadar inanarak, kimimiz benim gibi “mecbur olmasam hiçbir siyasiye oy vermem” diyerek... Sonra. Sonuçlar açıklandı. Ve o cümle, zamanında birisi tarafından kullanılan “İyi de dağdaki çobanla benim oyum bir mi?” tekrar gün yüzüne çıkıverdi. Dışlamak. Ötekileştirmek. Başbakanı en çok eleştirdiğimiz konunun bir benzeri olmuyor mu bu diye düşünmeden, hortlayıverdi. “Ben eğitimliyim, bir sürü okul bitirdim, dünyada ne olup bitiyor her şeyden haberim var, bütün gün dağda koyun otlatan adamla benim oyum nasıl aynı olur yani?” diye sormak çözüme değil, çözümsüzlüğe götürür. Ve unutma ki, seçme şansın olmadan şehirde doğduğun için sahip oldukların seni, seçme şansı olmadan küçük bir köyde hayatını çobanlık yaparak kazanan insandan ne olursa olsun farklı kılmaz.

Dinlemeyi bilmeden, anlatmayı denemeden, başkalarının hayatlarına dâhil olmadan bu ülkenin doğusuna bir kez gitmeden, batıdan böbürlenmekle olmuyor bu işler. Bildiğim tek şey birçok şehirde hayatın İstanbul, İzmir ve Ankara gibi metropollerdeki gibi olmadığı.

Sizce “Twitter, Youtube kapatılamaz, istediğim gibi yaşarım, kimse özgürlüğümü elimden alamaz” diyen ve sonuna kadar başkalarının da her türlü özgürlüğüne saygı duyabilen kaç kişiyiz?

Başkalarının özgürlüğünü de kendi özgürlüğü gibi savunabilen kaç kişiyiz?

Zamanında başörtüsü yasağına karşı arkadaşlarımın yanında durmuştum, bugün alkol içtiği için alkolik ilan edilen arkadaşımın yanında da durabiliyorum diyebilen kaç kişiyiz?

Bir paket makarnaya, kömüre oylarını satıyorlar diye insanları eleştirmeden önce aç karnına uyumanın, çocuğunu ısıtacak kömürü olmamanın ne demek olduğunu düşünen, bilen kaç kişiyiz biz?

Dün hiç görmediği ilgiyi bu hükümet döneminde gören, önemsendiğini hissettiği için oy atan insanları aşağılamadan, takkeyi önümüze koyup düşünebilen kaç kişiyiz?

Ben söyleyeyim, az hem de çok az kişiyiz.

Biz bu güne kadar belki hiç böylesi bölünmemiştik ama paylaşmayı da hiçbir zaman tam olarak beceremedik.
“Gezi Ruhu” dedik. Birçoğumuz başka düşüncelerden, başka inançlardan insanlarla ilk kez orada sırt sırta verdik, yan yana geldik, birbirimizi dinledik. Bizim gibi düşünmeyen bir insanın canı yanmasın diye “Hopp ne oluyor, ne yapıyorsunuz arkadaşım!” diye sesimizi yükselttik. Daha çok kısa bir süre önce birbirimize şans verdik. Birçokları hayatlarında ilk kez normalde tahammül edemediği bir görüşten insanın yanında durdu. Şimdi ne bekliyordunuz pardon?

Bir şeylerin değişmesini mi istiyoruz? İşe belki de kendimizi değiştirerek başlamalıyız. 

Eleştirdiğimiz şeyleri yapmayarak…

Onla benim oyum bir mi, diye sormayarak…

Yazın Çeşmeye mi, Bodruma mı gitsem diye düşünen insana karşılık, bu ülkede çocuğunun karnını doyurabildiğinde mutlu olan insanların olduğunu unutmayarak…

Birileri tarafından kucaklandığını hissettiği için birilerine oy veren insanı,  “gel kardeşim hepimiz bu toprakların insanıyız” demek yerine, “aynı değiliz” deyip yıllarca yapıldığı gibi bir kenara ittirmeyerek…

Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın zihniyetinden vazgeçerek…

Eğer yapabiliyorsak kendimiz için bir alırken, başkaları için de bir tane kenara koyarak…

Paylaşarak, anlatarak çoğalabiliriz. Seçim kazanmak için değil, aynı ülkede huzurla yaşamak için.

Elbette körü körüne bir şeylere inananlardan bahsetmiyorum.

Kendini savaşta hisseden, aynı partiye oy vermediğini bildiği kişiyi düşmanı gören insandan bahsetmiyorum.
Dindarlar ölsün, din düşmanı bunlar hepsi ölsüncülerden bahsetmiyorum…

Başbakanı eleştirmekle dine küfür etmek arasındaki farkı anlamayan ya da her başı açığı yaftalayan, her içki içeni ahlaksız sayan zihniyetteki insanlardan bahsetmiyorum.

Yukarıda saydığım düşüncedekiler kaç kişiler bilmiyorum. Binlerce mi, milyonlarca mı önemsemiyorum. Bir insan bir insandır bunu biliyorum. Farklıyım mı diyorsun arkadaşım, hadi farkını göster, sinirine yenilme, nefsine yenilme, bu bir savaş değildi kendini kaybetmiş hissetme, bana “Ama görmüyorlar mı, okumuyorlar mı, dinlemiyorlar mı?” deme…

“Cesur ve darbe almaya hazır olursan, saldırıyla cevap vermez ama pes de etmezsin. Bunu yaparsan, insanın doğasında ortaya çıkan bir şey sana olan nefretini azaltıp saygısını artırı.” Gandhi

 Bölme arkadaşım, bir de bizi sen bölme.

Özgürlüklerimden asla vazgeçmem ben, ama artık bana günaydın demeyen, beni Çanakkale Savaşında denize dökülmüş düşmanı belleyen yan komşumun olduğu bir Türkiye’de de yaşamak istemem.

Bu ülkenin doğusuna gitmiş, kalmış bir insan olarak söylüyorum; bugün o kendinden farklı gördüğün, çobanın, ırgatın, senin oturduğun apartmandaki kadar hanesi olan bir köyde doğmuş büyümüş birçok insanın senden benden çok daha masum olabildiğini unutma! Diyebilirim ki, hayatımda yer etmiş en güzel saatleri, günleri, yaşadığım bu kocaman şehirde değil, birçoklarının “onlar” dediği insanların yaşadığı küçük şehirlerde, köylerde yaşadım ben.

Bu yüzden dostum, arkadaşım, düşüncen ne olursa olsun kardeşim;

Kibirlenme, sinirlenme, bölme, anlat, paylaş, sabırla bekle…

Mevlana’nın dediği gibi

“Gel, gel, ne olursan ol yine gel” demekten, kucaklamaktan vazgeçme.

Öfkeni daha fazla bölmek için değil, birleştirmek için kullan!

Sevgiyle ve huzurla kalın



Not: Blogta siyaset içeren ilk ve son yazım olmasını ümit ediyorum. Malum bu günlerde “hayat tam da böyle” olduğu için dayanamadım.

8.03.2014

Vazgeçmeyen Kadınların Günü... 8 Mart.


Bizler...

Tırnaklarımızla kazıyarak bir yere gelmeye çalışan, cümleye "elinin hamuruyla..." diye başlayan her türlü, bin türlü insana, tırnaklarımızdan kan akmasına rağmen vazgeçmeyen kadınlar...

Kırmızı ruj sürünce, arka arkaya birkaç kahkaha attınca, sevdiğine sokak ortasında sarılınca hemen yaftalanan kadınlar...

Birçoklarının kocasının kadını, çocuğunun anası, evin hizmetçisi olmak için dünyaya geldiğini düşündüğü biz kadınlar... 

Tecavüzcüsüyle evlendirilen, tecavüz bebeğini doğurmaya zorlanan, bir sokak ortasında boşanmak istediği için bıçaklanan, perdeyi araladığı için evde dövülen ve bir otobüste, güya sevildiğimiz için kurşunlanan biz kadınlar...  

Bugün bizim. Bugün her şeye, herkese rağmen direnen ve direnmeye devam edecek biz kadınların...

Evinde, işinde, özel hayatında bin bir zorluğa, önyargıya, bıçaklayanlara, yaftalayanlara rağmen vazgeçmeyen ve vazgeçmeyecek biz kadınların günü. Bu ülkede yaşamak, hayatta kalmak bile emek istiyor. Hatta biraz da şans gerekiyor.

Bu ülke değişecekse bunu  kadınlar yapacak. Bizler vazgeçmeyenler, direnenler, pes etmemizi isteyenlere gülüp geçen vicdanlı, merhametli, dürüst kadınlar bunu başaracak.


Sevgiyle...