27.11.2013

Beni ben yapanlar, yolumu aydınlatanlar öğretmenlerim...


İnsan yaş aldıkça fark ediyor birçok şeyi.

Kendisini var eden şeylerde kimlerin emeğini olduğunu.

Ben öğretmenleri ile hayatı şekillenmiş ve kendini bulmuş insanların en iyi örneklerinden biriyim.

Bugün hayatımda vazgeçemeyeceğim, beni ben yaptığına inandığım en önemli şeylerin birçoğu neredeyse hep öğretmenlerimin eseri, öğretmenlerimin bende bıraktığı izler.

İlkokul ikinci sınıftaydım. Nasıl olduğunu, nasıl fark ettiğini hatırlamıyorum ama ilkokul öğretmenim Feruzan Eryürük ailemi çağırıp, çok iyi bir müzik kulağım ve sesim olduğunu söylemişti. Beni TRT çocuk korosunun yarışmalarına sokmaları için aileme ısrar etmişti.  Ondan kısa bir süre sonraydı. Annem bana somon rengi, hala unutamadığım, çok güzel bir elbise dikmişti. Babamın elini tutup Harbiye’deki TRT İstanbul Radyosu'nun merdivenlerini çıktığımı hatırlıyorum.  Merdivenler ve şarkı söylemek için girdiğim oda. Arası yok. Loş bir odaydı. Karşımda üç dört kişi. Bir kişi de piyanonun başındaydı. İki yana örülmüş simsiyah uzun saçlarım, somon rengi elbisemle yıllardır kalabalıklar önünde şarkı söylüyormuş gibi iki yana sallanarak şarkımı söylemiştim. Şarkı bitince bir jürinin kalkıp beni öptüğünü hatırlıyorum. “Çok iyiydin. Çok da tatlısın.” demişti. Ama olmadı kazanamadım. O dönem bizde kalan babaannemin “Şarkıcı mı, dansöz mü yapacaksınız kızı?” tepkilerine rağmen ikinci kez sınava götürmüştü babam. Çıkışta tesadüfen babamın bir arkadaşı ile karşılaşmıştık. Ayaküstü sohbet ederlerken babama “Burada çok torpil dönüyor. Tanıdığın var mı? Yoksa boşuna kızı getirip yarışmaya sokma.” demişti. Anlayacağınız torpil kelimesi ile tanışmam sekiz-dokuz yaşlarıma dayanır. Sonra bir daha girmedim yarışmaya. Hala görüştüğüm ve çok sevdiğim ilkokul öğretmenim kazanamadığımı duyunca “Hiç önemli değil. Sen hep şarkı söylemeye devam et.” demişti.  O günden beri hep şarkı söylerim. Çoğunlukla kendi kendime, bazen de kendimi rahat hissettiğim arkadaşlarımın arasında.

Yıl 1993…

Ortaokuldaydım, Tarkan ve Kenan Doğulu’nun meşhur olduğu dönemlerdi. Herkes onları dinlerken, ben Türk Sanat Müziği dinlerdim. Hatta bir gün şarkı söylememi isteyen müzik hocamı kırmayıp tahtaya çıktığımda Hüner Coşkuner’den “Gidiyor” şarkısını söylediğimde tüm sınıf gülme krizine girmişti, yetmezmiş gibi benle uzun süre dalga geçmişlerdi. Yaş on iki, şarkı boyumdan büyüktü tabi J Sonra ben de furyaya uymuş ve Kenan Doğulu hayranları arasında yerimi almıştım.

Aynı yıllarda resime ve şiire merak saldım.

İlk şiirimi Öğretmenler Günü için düzenlenen şiir yarışması için yazmıştım. Yarışmada birinci olmuştum. Türkçe öğretmenimizin verdiği bir kompozisyon ödevi sonrası ilk öykümü de  o yıllarda yazdım. Aslında onun ilk öyküm olduğunun farkına çok sonra vardım.  Sınıftan arkadaşımız Selin’in de annesi olan Seval Oğuz dersimize sadece bir sene girmişti. Göksu deresinde geçen bir aşk hikâyesini anlattığım öyküm sonrası bana “Yazmaya devam, bırakmak yok!” demişti.

Şarkı söylemeye devam…

Yazmaya devam…

Yaş oldu on beş…

Lise sıralarındayım. Herkesin deli gibi ders çalıştığı bir okuldaydım. Teneffüslerde test çözen öğrencilerin olduğu bir okulda okudum.  İki edebiyat hocamız vardı.  Tahsin Yücel ve Ünsal Yıldırım. Ve okulumuzda Mimoza adında her ay güzel bir edebiyat dergisi çıkardı. Bir gün derste Tahsin hoca, “Çocuklar dergiye koyacak yazı bulamıyoruz. Hep aynı kişiler yazıyor. Elbette ders çalışın ama hayat sadece ders çalışmak ve üniversite değil. Muhakkak bir hobiniz olsun. Yazmayı deneyebilirsiniz.” demişti. Kendimce şiir yazmaya devam ediyordum ama bilinçli bir şekilde öykü yazmayı denememiştim. Hayatı boyunca hiç öykü kurgulamamış olan ben, o hafta iki öykü birden yazdım. Öykülerimden biri de Mimoza’da kendine yer bulmuştu. Çok mutluydum.

Yazdığım öykülerden birinde, annesi hayatta olmayan, sonrasında da babasını kaybeden geç bir kızı anlatmıştım. Bir gün Ünsal hocanın dersinde yazdığım öyküyü okuduktan sonra hüngür hüngür ağlamıştım. Ünsal hocanın bana üzgün ve tedirgin bir şekilde “Ailen hayatta mı kızım?” diye soruşunu, “Evet, hayattalar” cevabını aldıktan sonra “Yahu, o zaman ne diye ağlıyorsun kızım” diyerek gülmesini hiç unutmam.  Kurguladığın karakterlerle yaşamanın ne demek olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Yazmanın bu kadar acılı olabileceğini de... O gün neden ağladığımın cevabı yoktu. Bugün artık var.

Son sene başka bir okula geçtim. Orada da edebiyat hocamla aram çok iyiydi. Artık şiir yazmaktan vazgeçmiş, kendimi tümden öyküye vermiştim. Son edebiyat hocamın defterime yazmayı bırakmamam gerektiği ile ilgili yazdığı not hala durur.

Ama hayatım da biri var ki, ondan öğrendiklerim bambaşka...

Ahmet Başkaya, ortaokulda son sınıfta matematik özel dersi almaya başladığım öğretmenim. Ortaokuldaki matematik öğretmenimle aram iyi değildi. Neredeyse matematikten nefret etmeye başlamıştım. Bizimkiler hemen önlemi aldı. “Matematik güzeldir, iyidir, çok seviyorum.” moduna girmem için dışarıdan destek almanın doğru olduğu kanaatine varmışlardı. Başarılı da oldular. Ama Ahmet hocayla matematik ile başlayan serüven beni matematiğin çok zevkli bir ders olduğundan başka bir yere taşıdı.

İdollerimden biridir Ahmet Başkaya. Dört tarafı kitaplarla dolu bir odası vardı. Birbirinden güzel kalemleri, defterleri… Dolmakalem ve defter merakım o zamanlar başladı. Ders sırasında, bana çözmem için sorular verir ve beni odasında yalnız bırakırdı. İtiraf ediyorum, soruları çözmeye başlamadan önce hemen çevremdeki kitapların isimlerini not alırdım. Annem ve babam da kitap okuyan insanlardı ama kitaplara gerçekten tutkun olmaya başlamamda Ahmet hocamın yeri büyüktür.

O benim için hayatta her şeyi bilen tek adamdı. Hala da öyle...

Onu benim hayatımda önemli kılan elbette sadece kitapları, kalemleri, defterleri ve nakış işlenmiş gibi duran güzel yazısı değildi. Ailemden öğrendiğim her şeyi pekiştiren insandı. Matematik dersi ile başlayan yolculuğumuz uzun yıllar devam etti. Hala da devam ediyor. Ondan dürüst, vicdanlı ve her zaman doğrunun peşinden koşan insan olmanın, üniversitede okumaktan daha önemli olduğunu öğrenmiştim. “Üniversitede okumak önemlidir ancak, eğitim cehaleti alır, eşeklik baki kalır. Önemli olan önce insan olmak kızım” derdi.

Hayatımda aldığım en önemli kararları hala danıştığım insandır. En kötü zamanlarımda bana “Ne kadar güçlü olduğunu unutma sakın!”  dediğinde yeniden doğar, ayaklanırdım. Hala da öyleyim. Hayatımda kaybetmekten korktuğum insanların en başında gelir. O bir öğretmendi. Hayatıma matematik ile girmiş ama bana matematiği öğrettiği kadar insan olmayı da öğretmiş bir öğretmen Ahmet Başkaya. Polinomları, fonksiyonu, analitik geometri konularını artık hatırlamıyor olabilirim ama hayata dair söylediklerini asla unutmadım. Unutmayacağım.

Artık yaşını başını almış biriyim. Şiirlerin, öykülerin, şarkıların, dolmakalemlerin ve defterlerin olmadığı bir yaşam düşünemiyorum. Arkama baktığımda öğretmenlerimden yana ne kadar şanslı olduğumu görüyorum. Hepsine vazgeçmemeyi öğrettikleri ve bugün hayatımı anlamlı kılan birçok şeyi bana kazandırdıkları, farkında olmamı sağladıkları için sonsuz müteşekkirim.

İşte bu yüzden öğretmenliğe gönül vermiş insanlara şimdilerde daha farklı bakıyorum. Atanamayan öğretmenlerin üzüntüsünü anlayabiliyorum. Yıllarca atanamadığı için intihar eden insanları duyduğumda buna herhangi bir insanın hayatını kaybetmesi gibi bakamıyorum. Bir öğretmenin geçinmek için mesai saatleri dışında simit sattığını, şoförlük yaptığını okuduğumda, geçinme kaygısı olan bir insanın öğrencilerinin hayatında nasıl bir iz bırakabileceğini düşünmeden edemiyorum.


Türkiye’nin bambaşka köşelerinde öğretmenlik yapan arkadaşlarımın verdiği emeğe, gösterdiği fedakarlığa şahit biri olarak sanırım en çok onlar, öğretmenler mutlu olsun istiyorum. 

Sevgiler,

4.11.2013

Örümcek Kapanı

Yazan herkes, sanırım özellikle de benim gibi daha yolun başında olup, iyi yazmak için çabalayanlar, iyi yazarların hep nasıl yazdığını merak ederler. En azından ben, bu konuda fazlasıyla meraklıyım. Yazarken yaşadığım sıkıntılara dair o kitaplarda bir şey bulunca kendimi doğru yolda ilerliyormuşum gibi hissediyorum. Sizlerle bugüne kadar paylaşmasam da bu konuda oldukça fazla kitap okudum sayılır.  İlk okuduğum Murat Gülsoy’un “Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık” kitabıydı, sonrasında Semih Gümüş’ün “Yazar Olabilir miyim?”,  Tahsin Yücel’in “Yazın, Gene Yazın”, Daniel Jones “Virginia Woolf’tan Yazarlık Dersleri” ve daha niceleri. Bunlar açıkçası en keyif aldıklarımdı. Son dönemde ise bunlara bir tanesi daha eklendi. Cemil Kavukçu’nun “Örümcek Kapanı”


Örümcek Kapanı ile ilgili bir konuyu netleştirmekte fayda var. Bu kitap yazar adaylarına şunları yapmalısınız, bunları okumalısınız öğütleri veren bir kitap değil. Gerçi diğer okuduğum kitaplar da direkt olarak bunu yapmıyordu. Ancak bu kitap biraz Cemil Kavukçu’nun kendi hayatından, anılarından yola çıkarak bir anlamda onun yazma sürecini anlatıyor. Benim açımdan Türkiye’nin en iyi öykü yazarlarından birinin, Cemil Kavukçu’nun, hayatının bir kısmını öğrenmenin ve yaşadıklarından nelerin onun yazma sürecini etkilendiğini öğrenmenin değeri çok büyük. Mesela bloğuma da yazdığım son öykü kitabı “Aynadaki Zaman”ı okuduktan sonra Cemil Kavukçu’nun  denizi nasıl bu kadar güzel, farklı ve etkileyici anlattığını merak etmiştim. Öyküler belki kurguydu ama Örümcek Kapanı kitabından öğrendim ki kendisi jeofizik mühendisiymiş  ve işi sebebiyle uzun süre gemide kaldığı dönemler olmuş. Elbette buradan, öykülerine hep yaşadıklarını aktarmış anlamı çıkmıyor. Ama bir yazarın yaşadığı hayatın zenginliğinin, yazdıklarına yansıdığı bir gerçek.

“Ardından, 1980 sonuna kadar Haymana, Çankırı, Diyarbakır, Erzincan’da petrol araştırmalarında çalıştım. Bunların en ilginci de, 1980 yılı başlarında gittiğim Erzincan/ Çayırlı petrol araştırmaları sismik etüdüydü. Dört yıllık kara kamplarındaki yaşadıklarından çıkan tek öyküm ‘Tabanca’, Çayırlı’da geçirdiğim günlerin ürünüdür.”

Kitapta Cemil Kavukçu sadece yaşadıklarından, bunların onu ne kadar ve nasıl beslediğinden değil, sevdiği yazarlardan, üstü kapalı da olsa bir anlamda okunması gerektiğini düşündüğü yazarlardan da bahsediyor.  Bunların içinde bildiğim yazarlar olduğu gibi, adını ilk kez duyduğum yazarlar da var. Andre Gide, Hemingway ve bundan kısa bir süre önce 2013 Nobel Edebiyat Ödülü’nün verildiği Kanadalı öykü yazarı Alice Munro’ya dair kitapta birer bölüm bulunuyor.  Cemil Kavukçu’nun özellikle Alice Munro’yu anlattığı “Yazmayı Bırakabilmek” bölümünü çok beğendiğimi söylemeden geçemeyeceğim.


Yazarların yazdıkları ile hayatları arasındaki bağı çözmekten keyif alanlar ve Cemil Kavukçu’yu daha iyi tanımak isteyenler için "Örümcek Kapanı" oldukça keyifli bir kitap.  Ama her şeyden önemlisi bir öykü yazarı iseniz, Örümcek Kapanı’nın başucu kitaplarınızdan biri olacağını iddia edebilirim. Aradığınız birçok soruya cevap bulacaksınız. “Yaşanılan her şey öyküleştirilebilir mi?”, “Öykü nasıl doğar?”, “Öykü nasıl gelişir?” ve aklınıza takılmış daha birçok sorunun cevabını bu kitapta bulabilirsiniz. Hem de Cemil Kavukçu’nun aynı öykülerinde olduğu gibi sürükleyici diliyle… Bence en kısa sürede bu kitabı edinin.

Kitabın en sevdiğim bölümünden bir kısım.

“Yazma Sıkıntısı”

Yazınsal türlerde yazmak, bir huzursuzluğun, iç çatışmanın sonucu olduğundan,, bu türden yazmanın özünde sıkıntı vardır. Seni arkadaşlarından, günlük yaşamdan koparıp onunla baş başa kalmaya zorlayan, içinde büyüttüğün sana çok benzeyen aynı zamanda çok yabancı biridir bu. Dost mudur, düşman mıdır bilemezsin ama onsuz da yapamazsın. Bir gün seni terk edeceğinden korkarsın. En iyisi onunla hiç tanışmamaktır. Beyninin rahmine o tohum düştüğünde hiçbir şeyin farkında değilsindir daha. Kişiden kişiye değişen hamilelik sürecinden sonra canavar doğar. Artık kurtulman mümkün değildir. Seni kanatmak için vardır. Onunla baş başa kaldığında seni içdenizinin derinliklerine çeker. Girmek istemediğin odaların anahtarlarını uzatırken kışkırtıcıdır. Hatta dayatıcıdır. Unutmak istediklerini, karga sürüleri gibi başının üstünde toplayan odur. Öylesine köşeye sıkışırsın ki, “Tamam,” dersin, “teslim oluyorum.” O zaman içindeki canavar senin yerine geçer, sen olur ve tepende dönüp duran kargaları dağıtmak için şehvetle yazar. Bu buluşma “muhteşem bir tufan”dır.

Yazmak kendi sesini aramanın serüvenidir. Önceleri, kafanın içinde dönüp duran seslerin çoğu başkalarınındır.Sevdiğin, etkilendiğin yazarların gölgesi ister istemez yazdıklarının üzerine düşer. Okuma alanının genişledikçe bütün bunların sentezinden yavaş yavaş kendi sesini fark edersin. Arayış başlamıştır. Rüyalardakine benzer bir durumla karşı karşıyasındır. Kendi sesine yaklaştığını sandığın anda onun ne kadar uzağa kaçtığını hissedersin. İşte bu noktada rakiplerinin başka yazarlar değil, kendin olduğunu anlaman için bir fırsat çıkmıştır önüne. Bunu değerlendirebilirsen sesinin peşine takılıp yeni ülkeler keşfeden bir gezgin gibi keyifli bir yolculuğa çıkarsın. Fark edemezsen, sürekli kendini başkaları ile kıyaslayıp kıskanarak yaşamını cehenneme çeviririsin. Çok sevdiğin yazarlardan ayrılıyorsan, onlar gibi kendi sesinin peşine düştüğün içindir; hala birilerine benziyorsan bu yolculuk henüz başlamamış demektir.

Yazma eylemim ile haytalık arasında sıkı bir bağ var. Kendime ait dünyadaki disiplinsizliğe bayılıyorum; bir amirim yok ve zamana karşı yarışmıyorum. Yine de, bir öykünün oluşma aşamasında gergin ve huysuz olurum. Yalnız kalmam gereken anlarda, yani içimdeki ikinci kişi yerime geçmek için sabırsızlanırken yalnız kalamıyorsam huzursuzluğum iyice dışa vurur. Gözümün önünde yinelenen görüntüleri, yüzleri, konuşmaları bir an önce yazmak isterim. Bunlar, derli toplu bir öyküden çok, onu var edecek dağınık parçalardır. Burada söz konusu olan sıkıntı değil, huzursuzluktur.

Ona dönüştüğünde başka biri olursun. Bunu bir tek sen bilirsin. Çalışırken görseler belki aradaki farkı anlarlar. Ama bu mümkün değildir, çünkü kimlik değişiminin tek koşulu yalnız olmaktır.

Kağıt, kalem ve ben, çok sık bir araya gelen dostlar değiliz. Her gün iç disiplinin getirdiği kararlılıkla masanın başına oturup çalışan yazarları hep kıskanmışımdır. Kafasında bir romanı ya da öyküyü taşıyan ama uygun ortamı, koşulları, zamanı bulamamaktan yakınan yazarları da kıskanmışımdır.

Boş beyaz bir kağıt, ressamın tuvali gibidir benim için; hiçbir köşesi boş bırakılmayacak biçimde doldurulması gereken kutsal, davetkar bir alan. Bilinçaltında süren hazırlıklar, günlük yaşamdaki etkilenmeler, çağrışımlar dışa vuracağı zaman, mekan dışında ilk gereksinim duyacağım nesneler, kağıt ve kalemdir. Ne zaman geleceği belli olmayan, yazılmadığında unutulabilecek izlenimlerimi not ettiğim küçük bir defter ve kalemi yanımdan hiç eksik etmem.* syf 33

Keyifli okumalar,

27.10.2013

Ruhi Mücerret

"Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Çünkü hiçbir şey görüntüden ibaret değildir. Bu kadim kaide, benim hikayemde de geçerli, yalan insanı aptallaştırır, hakikat ise delirtir."

Kitap tanıtımlarımım olmazsa olmazı, ‘kitapla nasıl karşılaştık ve tanıştık’ kısmı ile başlayacağım elbette yine.

 “Bugün ölebileceğinizi düşündünüz mü biricik okur? Hatta şu anda, şimdi, şuracıkta ruhunuzu teslim edebileceğinizi? Ben düşündüm.”*

Ruhi Mücerret ile tanışmamız hiç zor olmadı. Kendisi ile karşılaşmamız kitapçıda her zamanki yerinde, “En Çok Satanlar” köşesinde sürekli buluşmak gibiydi.  Benim gibi haftada iki üç kez kitap, dergi almak için kitapçılara uğrayan ya da kitapçılara uğramak için bahane yaratan biri için bu karşılaşma bol tekrarlı oldu. Tanışma safhasına geçmekte biraz zorlandık. Bu benden kaynaklanıyor. Uzun süre pas vermedim kitaba. Birçok nedenim vardı bunun için. Önce her gittiğimde aynı yerde “En Çok Satanlar” köşesinde oturması beni rahatsız etti.  Ben “En Çok Satanlar” köşesine oturtulan kitaplara karşı biraz mesafeliyimdir. Belki bir pazarlama iletişimcisi olmamdan, bilemiyorum ama, bana bu köşe, hep satılmayan bir kitap daha çok satsın diye uygulanan bir pazarlama kampanyası gibi gelir. Bir ikinci neden, Türkiye’de gerçekten iyi okur olan çok az bir kitle var. Bu yüzden de bir kitap o kadar çok sattıysa düşündürecek,  edebi bir kitap değil de biraz “lay lay lom”  olduğuna inanıyorum. Bu yargılarımda beni haklı çıkaran kitaplar olduğu gibi, haksız çıkaranlar da var elbette. D&R’da en çok satanlar köşesinde aylardır -belki seneyi bulmuştur- Sabahattin Ali’nin Kürt Mantolu Madonna’sının, bir süredir de Yaşar Kemal’in Tek Kanatlı Bir Kuş kitabının olması haksız çıkaran kitaplardan.

Neyse,  sonunda ben, birçok kişinin kitaptan bahsetmesine, sosyal medyada paylaşılan kitapta geçen cümlelere ve çok beğendiğim benzetmelere kayıtsız kalamadım. Kitabı aldım. Çok renkli kitap kapaklarını sevmememe rağmen aldım. Amanın!

İlk sayfa “Coca-Cola treni, Pepsi gemisine tosluyor!” diye başlıyor. Şaşırdım. Reklam kokan hareketler mi bunlar diye iyice meraklandım.  Bu arada kitabı almadan önce kitabın konusunun ne olduğu ile ilgili bir araştırma yapmamıştım. (Bu kitaba özel değil, genelde de yapmam zaten.) Sonra kitabın ilk cümleleri;

“Hayat nasıl gidiyor?”
“Yaşayan birine sor.”
“Dün görüşemedik, nerelerdeydiniz?”
“30 sene evvel bana ‘3 ay ömrünüz kaldı’ diyen doktorun cenaze merasimindeydim.”
“Toprağı bol olsun.”

Evet bu giriş beni yakaladı. Tebessüm ettim. Bir yandan da “30 sene evvel bana ‘3 ay ömrünüz kaldı’ diyen doktorun cenaze merasimindeydim” cümlesi altındaki  “Ölüme acaba hangimiz daha yakınız?” gerçeği ile irkildim. Kitap boyunca birçok cümlenin alt metnini çözmeye, okumaya çalışırken buldum kendimi. Bir de gülerken…

Sonra “Azrail’in Penaltıları” başlıklı ikinci bölüme geçince, artık kitap içinde kaybolmaya hazırdım.

“100 yaş bunalımı nedir bilir misiniz? Ergenlik sorunlarına benzemez. Hoplayıp zıplayarak yatıştırılamaz. 30 yaş depresyonundan tamamıyla farklıdır. Muğlak bir iltifatla “Kilo mu verdin?” dağılmaz. Orta yaş kriziyle karıştırılmamalıdır. ‘İkinci bahar’ tesellilerinden yoksundur. Zaman daima aleyhimize işler. Fakat benim yaşımdaysanız, her nefes bir muharebe tadı verir. Gençlerin tabiriyle ‘uzatmaları oynuyorum’: Azrail’in penaltılarından kaçını daha kurtarabilirim? Yine de, geleceği değiştirmeye çalışmam. Onun şimdiki halini seviyorum.”

Kitabın neyi anlattığı kısmına gelirsek;

Ruhi Mücerret, İstiklal Savaşı Gazisidir. Kitapta kendini tanıttığı şekli ile;

“Bendeniz, Ruhi Mücerret. Yaşayan son İstiklal Harbi gazisiyim. Tarih-in dikiz aynasındaki canlı tek siluet. Tam 100 yaşındayım. Yani, elinizdeki kitap bitmeden kozalak mahallesine taşınmış olacağım. Ve mezar taşıma “Sizi ayakta karşılayamadığım için özür dilerim” yazdıracağım.

Ve 100 yaşında bu adam 1985 yılından beri Türkiye’nin bin bir köşesindeki kurtuluş günü törenlerine katılıyor. O kadar ki, üstünden çıkarmadığı üniformaları yüzünden “İstiklal harbi benim için devam ediyor.” diyor, hatta rüyalarında bile düşmanla savaştığını söylüyor. 

Ruhi Mücerret adı gibi ilginç bir karakter. Ölümle bir anlamda dalga geçiyor. Son nefesinde Kelime-i Şahadet getirmek isteyen, Azrail’in peşinde olduğunu bilen ve ona teslim olmaktan korkmayan hatta bunu eğlenerek anlatan bir adam. Bir de arkadaşı Avni Vav var ki, o da fazlasıyla şahsına münsahır bir kişilik.

“Yıllar bana plakasını almadığım bir Ferrari gibi çarpıp vınladı…” *

Kitapta hareketli sahneler Ruhi Mücerret’in ölmek üzere olan yakın arkadaşı Zülfikar Zarifoğlu’nun kendisinden “Masum Cici” adında bir adamı öldürmesini istemesiyle başlıyor.  Hareketli sahneler diyorum çünkü kitabın ana karakteri 100 yaşında olmasına rağmen aksiyonu oldukça fazla. Kitapta olaylar Avni Vav’ın, sonra Ruhi Mücerret’in, sonra da, kitabın bir yerine kadar tesadüfen tanıştıklarını düşündüğümüz genç öğretmen Civan Kazanova’nın anlatımıyla karşımıza çıkıyor. Aynı olayları önce Ruhi Mücerret sonra Civan Kazanova’nın anlatımıyla okurken, birinin anlattığında eksik kalan yerleri bir diğerinin doldurması ya da birinin bıraktığı soru işaretlerini diğerinin gidermesi benim açımdan kitabı keyifli kılan unsurlardan biriyken, Ruhi Mücerret’in konuşmalarında bol bol marka isimleri geçmesi ise beni rahatsız eden tek unsurdu.  Ne yalan söyleyeyim, kitabın Civan Kazanova’nın anlatmaya başladığı kısmına gelene kadar konuşmalarda sürekli geçen marka isimlerinin kitabın konusunun neredeyse temelini oluşturabileceğini ve haklı bir nedeni olduğunu düşünememiştim.

“Umut gerçeklerle; umutsuzluk ise hayatla bağını gevşetiyor insanın.”*

Meğerse “Masum Cici” insanların beynini matkapla delip, taktığı küçük bir çiple, kendi iradeleri dışında konuşmalarında marka isimlerini geçirmelerini sağlayan bir adammış! Şaşırdınız değil mi? İstiklal Gazisi, 100 yaşında, kendisinden 70 yaş küçük birine aşık olan, ölmeye niyetli ama bir türlü Azrail ile buluşamamaktan şikayetçi birinden, konu birden günümüzün tartışılası konusu reklama geliyor. Bir roman değil de, sanki 2030’larda geçen bilim kurgu filmi izliyor gibi oluyorsunuz.  

Kitabı daha fazla anlatmak istemiyorum. Çünkü o zaman kitabı okudukça benim verdiğim “Yahu kitap nereden nereye geldi?” tepkisini veremeyeceksiniz. Bu da kitabın büyüsünü, eğlencesini azaltacak.

Ruhi Mücerret’in kitap boyunca “ölünce mezar taşıma yazdırmayı planlıyorum” şeklinde ifade ettiği cümleler neredeyse en güldüğüm cümlelerdi. Bunları paylaşmadan edemeyeceğim:
  •          Mezar taşıma “2005’te öldüm. Bu durumda kaç yıldır sigara içmiyorum?” yazdıracağım.
  •          Mezar taşıma yaldızlı harflerle ‘Nutella’nın tadı hala damağımda’ yazdıracağım!
  •          Mezar taşıma belki şöyle yazdırmalıyım: “Benim için de dua et Barbie.”
  •          Mezar taşıma “Barbaros Hayrettin Paşa’nın ne hissettiğini şimdi daha iyi anlıyorum” yazdırmak belki en iyisi.
  •          Nazlı Hilal’le tokalaşırken, mezar taşıma ne yazdıracağımı buldum: “Yaşamak ölülerin de hakkı.”

Kitabın en keyif aldığım bölümü ise Ruhi Mücerret’in anlattığı “Ölmeden cennete gitmek ister misin? Başlıklı bölümü olduğunu söylemeden de edemeyeceğim. O bölümden kısa bir parça;

“Velhasıl dünyada bir cennet inşa edersen, ölümle cennete yatay geçiş yaparsın. Asıl hayat cennettedir. Demek ki dünyada mümkün olduğunca yaşatmaya bakmak gerek. Fidan dik, kuş besle, evlat büyüt, umut ve sevinç aşıla… İnsanlar senin yanındayken kendilerini cennette gibi kınanmayan, yadırganmayan, dışlanmayan aksine ödüllendirilen, yüceltilen, hoşnut edilen, ikramda bulunulan konumda, özgür hissederlerse sen, bulunduğun yeri cennete benzetmişsin demektir. Cennetin inşaatında bir mühendis, bir mimar, bir usta, kalfa ya da işçi olarak çalışıyorsun demektir."

Özetle kitap bugüne kadar okuduklarımdan hayli farklı ve ilginç konusu, eğlenceli karakterleri, çok keyif aldığım diyalogları, tasvirleri ve teşbihleriyle beni hem edebi açıdan hem de eğlence açısından fazlasıyla tatmin etti. Ruhi Mücerret Murat Menteş’in okuduğum ilk kitabı. Açıkçası bu kitap Menteş'in önceki iki kitabı olan Dublörün Dilemması ve Korkma Ben Varım isimli kitaplarını merak etmeme sebep oldu. Onları da okumak istediğim yüzlerce kitap listeme şimdiden ekledim. Ne zaman sıra gelir bilmiyorum ama okuyunca onları da sizlerle paylaşacağım.

Ve son olarak yine kitaptan güzel bir bölümle bitirelim.

“Dünya böyledir. Sinsiler zorbaları yüceltir, üçkağıtçılar hırsızlara cömert davranır,yalancılar sapıklar için duygusal şarkılar söyler. Buna karşılık çulsuzlar garibanları dolandırır, dindarlar inançlıları lanetler, mazbutlar iffetlileri iğfal eder. Kötülük, kendini ilkesel ve pratik iyilikle ikame eder. İyilik ise sınayıcı ve bedel ödetici bir örüntü içinde kendi ideallerini yakarak yol alır. Şeytan, kutsal kitaplardan alıntı yapmayı sever. Meleklerse daima görmezden gelinir.”*

Keyifli okumalar,

*Kitaptan alıntılar



21.10.2013

Bir Filmekimi daha ne yazık ki bitti


Ve bir Filmekimi daha bitti. Filmekimi son üç yıldır hayatıma farklı bir heyecan katar oldu.Hangi filmler gelecek merakı, eleştirmenlerin “bunları izleyin” dediği filmlerin incelenmesi, sonra izlenmesi gerekenlerin seçimi ve son olarak bilet bulma telaşesi… Telaşe diyorum çünkü en zor kısım bu. Şanslıysanız film seanslarından önce oluşan o upuzun kuyruğa girmek zorunda kalmadan ve bazen saatlerce ayakta beklemeden elinizde biletleriniz filminizi izlemeye gidebiliyorsunuz.

Her Filmekimi sonrası Hollywood filmlerine biraz daha mesafeli durur hale geliyorum. Elbette Hollywood’da da iyi filmler var ama Filmekimi’nde ya da İstanbul Film Festivali’nde izlediğim ve çok beğendiğim filmlerin 'vizyondakiler' diye sürekli reklamı yapılan, büyük salonlarda gösterilen filmler arasında kendilerine yer bulamaması nedense beni fazlasıyla üzüyor. Neyse gelelim bu sene izlediklerime ...


Blue is The Warmest Color - Mavi En Sıcak Renktir

Mavi En Sıcak Renktir, Filmekimi’nin merakla beklenen filmlerinin başında geliyordu. Biletleri en kısa sürede tükenen filmlerden biriydi ki, ek seans koydular ve ben de o ek seansta kendine bilet bulabilenlerdenim. İzleyicilerin filmi bu kadar sabırsızlıkla beklemesinin sebebi  Cannes Film Festivali’nden Altın Palmiye dönmüş olması mı yoksa iki lezbiyenin hayatını anlatmasının yanı sıra uzun süre herkes tarafından konuşulan sevişme sahneleri mi bilemiyorum. Abdellatif Kechiche’in yönetmenliğini yaptığı filmin ses getirdiği çok açık. Kendi adıma konusunu da çok beğendiğimi söyleyebilirim. Eşcinsellerin dışlandığı bir dünyada birbirini her açıdan tamamlayan iki kadın Adele ve Emma’nın aşkını, farklı aile yapılarından geldikleri için ailelerinin tavrını, bir anlamda bugün de birçok eşcinselin yaşadığı zorlukları anlatıyor film. Buraya kadar her şey tamam. Ama ben kendi adıma filmdeki yoğun  ve oldukça uzun sevişme sahnelerinin, filmin konusunu ve misyonunu arka planda bıraktığını düşünüyorum. Tabi yönetmenin filmi çekerken ne planladığını bilmiyorum. Belki bir misyon yüklemek istememiştir filme.

İzlenebilir mi? Evet.
İzlemezseniz ne kaybederseniz? Bilmiyorum.
Denk gelirseniz izlemeli misiniz? İzleyin bari.


Metro Manila

Metro Manila Filmekimi’nin beni en çok etkileyen filmlerinden biriydi. İngiltere’nin bu yıl Yabancı Dilde En İyi Film Oscar adayı da olan film bugünü, küçük köylerden, kasabalardan büyük şehirlere göç eden bir ailenin bizim farkında olmadığımız, farkında olduğumuz ya da umursamadığımız dramını anlatıyor. Film belki Urfa’nın bir köyünden İstanbul’a göçen bir aileyi anlatmıyor ama biliyorsunuz ki, burada da benzer hikayeler yaşanıyor.

Sean Ellis’in yönetmenliğini yaptığı film Sundance Film Festivali’nden de Dünya Sineması İzleyici Ödülü ile döndü. Filmde Filipinler'de küçük bir köyde yaşayan ve tarım ile artık geçinemeyen Oscar ve ailesi, büyük şehre Manila’ya göç ediyorlar. Ellerinde bavulları, iki ufak hatta biri kundakta bir çocuk, bir kamyonetin arkasında… Sahip oldukları en büyük şey inançları ve dürüstlükleri... Filmde birkaç kez o meşhur  “In God We Trust” sözünü duyuyorsunuz. Hatta filmde bir yerde Manila’da, şehirdeki bir panoda büyükçe yazılmış halini de görüyorsunuz. Bir adam düşünün, koca bir şehirde dürüst bir şekilde para kazanmak istiyor. Sıfırdan başlayarak. İnsanlara güveniyor. Dolandırılıyor. Ailesi tuttukları sandığı evin kapısının önüne konuluyor. Kızının dişi ağrıyor ama dişçiye götürecek parası olmadığı için bunun altında eziliyor. Çaresizce her işi yapmaya ama tarım ile geçindiği günlerde olduğu gibi dürüst bir şekilde para kazanmaya baş koymuş  bir adam. Ve bir gün, bir güvenlik şirketinde iş buluyor. İş görüşmesinde kendisi ile görüşen yetkili, Oscar’a, işin çok tehlikeli olduğunu, ölebileceğini söyleyip bu işi yapmaya hazır mısın diye sorduğunda “scar’ın verdiği “Evet, çünkü kızımın dişi ağrıyor” cümlesi bile bu filmi izlemek için tek başına bir sebep bence. Bu filmin son yıllarda izlediğim, var olma savaşına, yaşam mücadelesine ve ailenin kutsallığına değinen en iyi film olduğunu söyleyebilirim.

İzlenebilir mi? Kesinlikle evet.
İzlemezseniz ne kaybederseniz? Çok şey
Denk gelirseniz izlemeli misiniz? Denk gelmek ne demek, bir yerden bulup izleyin J


Soshite Chichi Ni Naru - Benim Babam, Benim Oğlum 

Ben isim aklımda tutamam. Hemen hemen her şeyi yazarım. Yani yazmam ve unutmamam gerektiğine inandığım şeyleri... O yüzden izlediğim filmlerin isimleri, yönetmenleri, oyuncuları aklımdan silinir gider. Hani birileri “x yönetmenin yeni filmiymiş, kesin izlemem gerek.” falan diye konuştuğunda, onlara özenirim. Bana filmin konusunu anlatacaksın ki ben izledim mi, izlemedim mi hatırlayayım. İzlediğim filmlerin yönetmenlerini de hatırlamadığım için filmi seçerken yönetmenine değil, sadece konusuna bakarım.  ( Adını asla unutmayacağım filmler de var tabi J) Neyse bunu neden anlattım; çünkü, 'Benim Babam, Benim Oğlum'u izleyip eve geldikten sonra filmin yönetmeni Hirokazu’nun diğer filmlerini izlemek istedim. Hani kimmiş bu yönetmen merakıyla biraz bakındım. Ve karşıma, zamanında izlediğimde inanılmaz etkilendiğim 98 yapımı Yaşamdan Sonra ( Wandafuru Raifu) çıktı. Yani siz bu iki filmi de izleyin. Peki, film neyi anlatıyor?

Kan bağı her şey midir? İşte “Benim Babam, Benim Oğlum” bunu anlatıyor. İki ailenin bebekleri zamanında hastanede karışıyor. Bu durum çocuklar altı yaşına geldiğinde ortaya çıkıyor. Hastane yetkilileri aileleri bilgilendirdikten sonra çocukların asıl ailelerine alışması için görüşmelerini, beraber vakit geçirmelerini öneriyor. Ailelerden en sonunda çocukları değiştirip, değiştirmeyecekleri yönünde bir tercih yapmaları bekleniyor. Yıllarca alıştıkları, kucakladıkları çocuklarını bir başka aileye verip, yerine biyolojik olarak kendi çocukları olan ve diğer ailenin büyüttüğü çocuğu almak… Düşüncesi bile korkunç. Filmin bir yerinde “Bunlar evcil hayvan değil ki nasıl değiştirelim? tepkisine karşılık bir anne “Ben evcil hayvanımı bile değiştiremem.” anlamında bir cümle kuruyor. Film bu temel üzerinde şekillenirken kan bağının önemsizliğini, sevgiyi, bağlılığı ve en önemlisi de farklı ekonomik yaşayışlardaki iki ailede “baba ve çocuk” ilişkisini irdeliyor.

İzlenebilir mi? Evet.
İzlemezseniz ne kaybederseniz? İzleyip siz karar verin. 
Denk gelirseniz izlemeli misiniz? Bence denk getirmeye bakın. Bak gerçekten beğeneceksiniz J

  



Michael Kohlhaas – Adalet İçin 

Bu filmi seçerken aklımda iki şey vardı. Birincisi The Hunt ve A Royal Affair filmleriyle keşfettiğim ve  oyunculuğunu çok beğendiğim Mads Mikkelsen’i bir başka filmde daha izleme isteği, ikincisi ise sinemaya uyarlanmış,  bir edebi esere daha nasıl  yazık edildiğine şahitlik etmekti. Malum Michael Kohlhass 19 yüzyıl Alman edebiyatının önemli isimlerinden Heinrich von Kleist’in 16. yüzyılda yaşanmış bir olaydan esinlenerek kaleme aldığı bir kitap. Ben edebi eserlerin sinemaya uyarlanmasından pek hoşlanmıyorum. Okurken zihninizde canlandırdığınız dünyaya bir gün bir yönetmen çıkıp müdahale ediyor gibi geliyor. Onu da geçtim bir yazarın yazmak için aylarını, yıllarını verdiği bir kitabı bir iki saatlik bir filme sıkıştırmak hem yazara hem de verdiği emeğe haksızlık gibi geliyor. Ama…

Yıllar önce okuduğum bu kitabın sinemaya uyarlanmasını çok beğendim. Sanırım bu, okurken benim de kafamda benzer görüntüler canlandırmış olmamdan kaynaklanıyor. Siz kitabı okuduysanız ve zihninizde bambaşka kareler canlandırdıysanız belki de beğenmeyeceksiniz. Bilemiyorum. Ama konunun işlenişi, sahneler ve oyuncuların performansı muhteşem. Eğer ismini aklımda tutabilirsem Mads Mikkelsen’in filmlerini kaçırmam artık.

Ortaçağ’da geçen filmin konusuna gelince; at tüccarı olan Micheal Kohlhaas bir barona ayakbastı parası olarak atlarını rehin bırakır. Döndüğünde atların sağlık durumu ile ilgili karşılaştığı manzara ve atların yanında bıraktığı uşağının işkence edilmiş durumu Kohlhaas’ı, inançlı, sakin, mutlu bir aile babasından adalet aramak için ölümü göze alan bir isyancıya dönüştürür. Bu uğurda her şeyini, ailesini ve kendi hayatını kaybetmeyi göze alır. İnançlı bir adam olan Kohlhaas, papazın “Kimse kendi davasının yargıcı olamaz. Vazgeç ve affet.” uyarısına rağmen kendisine haksızlık eden baron için “Herkesi affederim ama Baron’u affedersem Tanrı beni affetmesin.” yeminiyle, adalet ve ölüm yolculuğuna başlayacak.

İzlenebilir mi? Evet.
İzlemezseniz ne kaybederseniz? Hiçbir şey olmasa müthiş güzellikteki atların olduğu sahneleri görmemiş olacaksınız, yani daha ne diyeyim. 
Denk gelirseniz izlemeli misiniz? Düşünme bile, kahveni yap, battaniyeye sarın, mendilini de al yanına otur izle J


Omar – Ömer

Konu Filistin olacak ve ben o filmi izlemeyeceğim, böyle bir şey mümkün mü? Hayır elbette. Sabırsızlıkla bekliyordum filmi. Filmin Cannes Film Festivali’nden bu yıl Jüri Ödülü ile dönmüş olması benim için hiç önemli değildi. Önemli olan Filistin’de çekilmiş olması, insanların yaşadıklarını bir aşk öyküsü temelinde de olsa anlatıyor olmasıydı. Filmi çok beğendim hem de çok…

Yıllardır kanayan ve görünen o ki, asla kabuk bağlamayacak bir yara Filistin. Yıllardır kendi topraklarında işgal altında yaşayan insanların neler yaşadıklarını cenazelerin ve ağıtların yükseldiği bir haberde değil de, sinema perdesinde görmek, anlamaya, hissetmeye çalışmak benim için çok önemliydi. Bu yüzden çok önemsiyordum Omar’ı… Ben aradığımı buldum. Filmi burada uzun uzun anlatmayacağım. Dostluğun, insanlığın, ihanetin, zulmün, aşkın, vazgeçişin, güvenin, sadakatin özetle her şeyin olduğu bir film. Üç çocukluk arkadaşının İsrail’e karşı verdikleri savaştan daha fazlasını birbirlerine karşı veriyor olmalarını çok güzel anlatıyor Omar…

İzlenebilir mi? Kesinlikle evet.
İzlemezseniz ne kaybederseniz? Ne kaybedersiniz bilmiyorum ama Filistin’i, Filistin insanını belki biraz daha anlarsınız.
Denk gelirseniz izlemeli misiniz? Denk gelmesini beklemeyin, filmi bulup izlemekte tereddüt etmeyin


Bu filmlere ek olarak Sefer Tası ve Son Durak filmlerini de izledim. Onları genel olarak geçeceğim, neden, çünkü yazı uzun oldu ve ben yoruldum. Yalan söyleyecek halim yok. Yani aklınızda bu filmleri yazmaya değer bulmadım gibi bir düşünce oluşmasın. Konularından bahsetmeyeceğim ama Sefer Tası'ının festivalde benim izlediklerim arasında güldüğüm tek film olduğunu söylemeliyim. Hayır, salondaki birçok kişi gibi sürekli kahkaha atmadım ama güldüm. 

İzlenebilir mi? Evet.
İzlemezseniz ne kaybederseniz? Gülebileceğiniz, keyifli bir filmi kaçırmış olursunuz. O kadar.
Denk gelirseniz izlemeli misiniz? İzleyin tabi, bence pişman olmazsınız.


Son Durak mı? Şu kadarını söylemeliyim, festivalde beni hüngür hüngür ağlatan tek filmdi. Şimdi diyeceksiniz ki, "Ne yani, senin ağlaman bir kıstas mı? Neyin göstergesi?" Doğru haklısınız. Belki Gezi olaylarında ölen onca genci hatırladığımdan, belki son dönemlerde polis şiddeti yüzünden sinirlerim biraz zayıfladığından filmde bolca ağladım. Hatta film bittiğinde yanımda oturan kadın ile göz göze geldik ve bana "Rahat ağla, ben de eve gidince ağlayacağım." dedi. Filmle ilgili belirtmem gereken en önemli şey ise, filmin gerçek bir hikayeden uyarlanmış olması.

İzlenebilir mi? Kesinlikle evet.
İzlemezseniz ne kaybederseniz? Offff, offff....
Denk gelirseniz izlemeli misiniz? Bir of çeksem karşı ki dağlar.... Anladınız siz onu :I

Bu arada yazı biraz geç kaldı, kusura bakmayın :)

Keyifli seyirler,

Sevgiler,


18.10.2013

Yol ayrımında...



"Ve saatlerce yol ayrımında bekledi o kuş, sessizce. Hangi yoldan gideceğini kestiremedi. Bir yol ayrımındaydı artık. Kararını verdi, yürümek ona göre değildi. Kanatlarını hatırladı, çatallı yolları bırakıp uçmaya karar verdi. İnsanoğluna o gün acımaya başladı."



*Üstüne öykü yazabileceğim bir fotoğraf çektiğimde mutlu oluyorum demiş miydim? :)




17.10.2013

Baba ve kızı



17 Ekim anısına,
Her zaman hep özlenecek ve çok sevilecek olana...
Babama...




6.10.2013

Gracias a la Vida - Teşekkürler Hayat

Çok severim bu şarkıyı, 
hayata böylesi güzel teşekkür ettiği için,
teşekkür edecek ne kadar çok şey olduğunu böylesi güzel hatırlattığı için...

Teşekkürler Hayat

Bana çok şey vermiş hayata teşekkürler
İki göz vermiş ki onları açtığımda
Mükemmel ayırıyorum beyazı ve siyahı
Derinlikli gökyüzünün yıldızlı arkasını
Ve kalabalığın içinde sevdiğim adamı

Bana cömert olan hayata teşekkürler
Bir kulak verdi ki bütün genişliğiyle
Gece gündüz ağustos böceği ve kanaryalar
Çekiç, motor sesleri ve havlamalar, fırtınalar
Ve sevdiğimin narin sesini yakalar

Hayatın cömertliğine teşekkürler
Bana yorgun ayaklarımla yürümeyi verdi
Onlarla göletler ve şehirler geçtim
Plajlar, çöller, dağlar ve düzlükler
Ve senin evini, caddeni, bahçeni gezdim

Cömertliğine teşekkürler hayatın
Bana senin için çarpan yüreği verdi
Baktığımda görüyorum meyvesini insan aklının
İyiyle kötünün aşılmaz uzaklığını
Ve aydınlık gözlerinin arkasını

Bana çok şey veren hayata teşekkürler
Gülmeyi verdi ve gözyaşlarını
Böyle ayırıyorum yıkılmakla mutluluğun farkını
O iki şey ki ortaya çıkarıyor şarkımı
O şarkı ki sizin şarkınızla aynı
Ki her şeyden çok benim olan o şarkı



26.09.2013

Pollyanna'yı da vurdular!


Sana anlatacak renkli öykülerim yok artık çocuk!
Pollyanna’yı da vurdular.
Ellerini Filistin’de, 
gözlerini Suriye’de, 
gözyaşlarını Rojawa’da buldular.
Kaç zaman önceydi,  ruhunu mermi kovanlarına doldurdular.
Yıllardır şarjörü yüreğime boşaltıyorlar.
Ruhun, ruhumda yaşıyor çocuk!
Gözyaşların yaralarımı taze tutuyor
Bilmiyorsun çocuk  
Kanıyorum!
Sözler tükenince mühürledim sabahları
Sen kan damlayan günlere uyanırken,
ben bekleyemem umutla yarını
Milyonlarca duayı da dizsem yan yana,
bilirim olmaz deva, sürgün edildiğin karanlıklara.
Oysa söz vermiştim,
renkli çiçeklerle bezenmiş,
sonsuz bir öykü vaat etmiştim sana. 
Tenine sadece rüzgarın eli değecek demiştim, 
serin pınarlardan kana kana su içecektin,
öykünün prensi de sendin, prensesi de…
En fazla, uçurtmanın ipi koptuğu için üzülecektin.
Olmadı
Seni aldattım.
Affet beni çocuk!
Elde avuçta üstüne serpecek umut bırakmadılar,
Olmadı. 
Seni koruyamadım.
Pollyanna’yı da kana buladılar.
Umut tedavülden kalktı,
bize çifte kavrulmuş ağıtlar kaldı
Yalan bir öykü anlatmaya artık dilim varmazdı
Çektim elimi eteğimi öykülerden,
harfler eksik kalıyor, 
gerekçesiz bu zalim cinayetler yüzünden.
Cümleler tamamlanmıyor
çıkınımda tecavüzler, 
senin gözyaşların üstüne çevrilmiş sayfalar varken.
Sana rengârenk resimler yapamam artık çocuk!
Annen toprak olmuş başında ağlarken sen,
kardeşini kucaklayıp yaralarını sararken
bir tek kan kırmızısı kalıyor fırçanın ucunda,
o da gözyaşı olup,
karışıyor katran karası dünyaya
Kalpleri kurdum vicdana,
çalmasını bekliyorum.
Umut dolu öyküler abluka altında
Bizi hala ‘insan’ diye çağırıyorlar ya!
Bunun için senden özür diliyorum

Bağışla bizi çocuk!


18.09.2013

15.09.2013

Nisyan


“Tüm sesler çekildikten sonra başlıyor korku. Pencerenin önünde oturmuş zamanı ören biri var; başımı ondan yana çevirmeden de varlığını hissedebiliyorum.”*

Üniversite birinci sınıftayım. Sosyoloji öğrencisiyim.  Derse giren her hoca dersin başında ya da sonunda uzun uzun “Bu kitapları okusanız iyi olur.” diye birçok kitap ismi sıralıyor. Saint Simon, Auguste Comte, Marx, Durkheim, Weber ve daha birçoklarının adı hepimizin hayatında Kurukahveci Mehmet Efendi gibi olağan bir isimdi artık. Başlanıp bitirilemeyen, bitirilse de tamamı anlaşılmayan hatta her on cümleden bir tanesini anlamayı kar saydığımız kalın kalın kitaplarla dost olmuştuk. Bu arada hocalarımın hakkını vermeliyim, anlamadığımız her cümleyi saatlerce anlatmaya istekli, kolay ulaşılabilir ve yaklaşılabilir hocalarım vardı. Neyse, bir gün Doç Dr. Yücel Bulut, ödev olarak bir kitabı okuyup özet çıkarmamızı istedi. İlk özet çıkarma ödevimiz değildi. Onun ödev olarak verdiği kitaplar da oldukça uzun “Bugün başlasam ne zaman bitiririm de özet çıkarırım acaba?” hesabı yaptığımız kitaplardı. Bu sefer ödev olarak Metis yayınlarından Gulbenkıan Komisyonu “Sosyal Bilimleri Açın” isimli doksan yedi sayfalık bir kitabı ödev vermişti. Herkeste bir rahatlama, bir mutluluk, kitabı satın alanların dilinde “Ay doksan yedi sayfalık bir kitap, bir gecede okur, bir gecede de ödevi yazarız.” nağmeleri…  İşini asla son güne bırakanlardan olmadım ama hayatımda belki de ilk kez bu ödev zamanı rehavet çökmüştü. Ama yine de son güne bırakmadım. Ödev teslimine dört gün kala kitabı okudum. Sadece okudum. Okuma-yazma bilen herkesin yapabileceği gibi. Anlamadım. Ertesi gün okula gittim. Kitabı okuyanlar üçe ayrılıyordu: “Kitabı anladınız mı?” diye soran, anlamamış olmayı gurur yapmayanlar, “Anladım ama tam içselleştiremedim.”  diye ben her şeyi anlarım da bu kitapta bir sorun varcılar, “Kitap galiba anlaşılmamak için yazılmış.” şeklinde işi dalgaya vuranlar... Ödev teslim günü geldiğinde hatırladığım kadarıyla birkaç kişi ödevi verdi. Hocadan bir hafta daha süre istendi. Tekrar tekrar okudum. Aslında birçok şeyin çok güzel bir özetiydi. Öyle hatırlıyorum. Bir gecede okunacak değil, yavaş yavaş sindirilecek, birkaç sayfa okuduktan sonra kapatılıp kenara bırakılacak ve ertesi gün tekrar ele alınacak bir kitaptı. Kitabın derinliğinin uzunluğu ile doğru orantılı olmadığını ilk o zaman anlamıştım.

“Saate bakıyorum. Bileğimde acı bir bilezik. Zamanın tasması. Acıtıyor. Akrep değil şeytanın kirpiği, yelkovan desen kesip attığı tırnak. Etime geçirmiş dişlerini tik tak kemiriyor.”*

Peki, tüm bunları neden anlattım? Yıllar önce yaşadığım bu duyguyu Murat Gülsoy’un “Nisyan” isimli kitabında tekrar yaşadım. Beni tanıyanlar Murat Gülsoy’u ne kadar severek okuduğumu bilir. Kitap çıkar çıkmaz bir arkadaşım “Hey haberin var mı? Gülsoy’un yeni kitabı çıkmış.” diye mesaj attı. Haberim vardı. Satın almıştım bile. Ama okumaya başlamamıştım. Ne de olsa yüz on iki sayfalık, kısa kısa paragraflardan oluşan, bir gecede bitirilebilecek bir kitaptı. "Bir pazar elime alır, şipşak okurum." dedim. Yaptım da, bir pazar günü bitirdim kitabı. Kitap bittiğinde aklımda, kalbimde tamamlanmamış bir yapbozun eksik parçalarının bıraktığı huzursuzluk vardı. Üniversitede okuduğum kitabın aksine bu kitabı anlamıştım ama hissedememiştim. Çünkü anlatılan hikâyenin hüznünü, gerçekliğini yok saymıştım. Son yıllarda gazetelerin üçüncü sayfalarında herkesin kanıksadığı “kadın cinayeti” haberlerini okur gibi okumuştum. Oysa kanıksamak lügatımda sadece bir kelimeydi. Okuduğum her habere dahi canım yanarken,  kitapta ölüm döşeğindeki yazar adam için üzülememiştim. Tekrar okumak üzere kaldırıp kenara koydum. Ve hazır olduğumda tekrar elime alıp, birkaç sayfa okuduktan sonra kitabı kenara bıraktım. Her gün sadece birkaç sayfa… Çünkü ölümün bu kadar “gerçek ve sarsıcı” anlatıldığı bir kitabı belli bir dozdan fazla ruha zerk etmek iyi gelmiyordu.


Murat Gülsoy Nisyan’da bir yazarın yavaş yavaş ölümünü anlatıyor. Kelimelerin yazarın zihnindeki dünyalar arası yolculuğunu, varken yok olmayı, yok olmaya alışmayı, var olanı yokmuş sanmayı, hatırlamamayı, incecik bir çizgi üzerinde siyah ile beyaz arasında verilen mücadeleyi…

Kitap kısa kısa paragraflardan oluşuyor. Yazarın ölüme doğru yaptığı yolculuğa şahit oluyorsunuz. Hatta yazarın kendisi olup, onun yerine yatağa giriyorsunuz. Koluna giren iğnenin acısını, hatırlayamadıklarının hüznünü,  kafasındaki soru işaretlerinin bıraktığı yorgunluğu, yazmak istediklerinin sorumluluğunu,  en çok da güçsüzlüğünü, yorgunluğunu hissediyorsunuz. Onun gözünden bakıyorsunuz her şeye. Oda, eş, hemşire, kalem, sarı kağıtlar, koridor, tünel kazıcılar, işçiler, baba, oğul, boşluk, gece, mürekkep, harfler, dümen, kan, kuytu, takvim, sözcükler, ölü, yalnız, zaman, yazar… 

Bir yazarın ölümünden sebep, kendi ölümünüzü düşünüyorsunuz. “Ben neler sayıklayacağım acaba?” diye bir not düşüyorsunuz hayatınıza. Eğer bir de yazan bir insansanız, yazamadıklarım ölüm döşeğinde benim de canımı bu kadar yakacak mı merakı içinizde büyüyor. ‘Bu aslında sadece bir roman!’ diye kendi kendinizi telkine başlıyorsunuz. Ölüm ne kadar gerçekse, işte bu kitap da o kadar gerçek.

“Metrelerce derinlikte çalışan işçilere sesleniyorum, yeter artık, yazmayın, diyorum.”*

Bu arada “Nisyan” ne demek merak edenler için anlamının “unutmak, önceden öğrenilmiş, görülmüş olan her hangi bir şeyi anımsayamama ya da tanıyamama” olduğunu belirtmekte fayda var. Yani kitabın ismi, tüm hikâyeyi kucaklıyor. Kitabın kahramanı unuttukça eksilen insanın, hatırladıkça hüzünlendiren bir örneği olarak karşımıza dikiliyor. Ve neredeyse her cümlesinde, ölürken bile yazarak ölümsüzlüğe ulaşmanın mücadelesini veriyor. Zihninin her köşesinde kelimeler, odanın her köşesinde küçük sarı kağıtlara alınmış notlar... Onun için hayat yavaş yavaş dağılıp parçalanırken, yazar ölüm döşeğinde son romanını birleştirerek yeni ve ölümsüz bir hayat inşaa etmeyi hayal ediyor.

Her şey kelimelerden ibaret. Zaman zaman kaybediyorum onları. Yayın kesiliyor. Devrelerim karanlığa gömülü bir hayalet şehir. Suskun iç karanlık. Kelimeler dilimin ucundan kayıp gitmişler. Benjamin karşısında durup düşünüyorum. Bu incecik dallar, bu narin yeşil yapraklar, yerlere dökülmüş bir- iki tane sarı. Sonbaharın evcilleşmiş hali. Ayrıntılarını tek tek zihnime yerleştirsem bütünleşip kelimesini bulacakmışım gibi. Bazen olmuyor. İyi ki bu küçük kâğıtlar var. Adlarını yazıp nesnelerin üzerine yapıştırıyorum. Dünya artık sesli sözlük.”*

Ölmeden ölümü deneyimlemek, ölürken ne hissedeceğini bilmek mümkün değilken “Nisyan” ölümü deneyimlemiş bir yazarın sanki ölümden sonra dirilip, yaşadıklarını anlatması gibi  “gerçek bir roman” olarak dikiliyor karşımıza. Özellikle ölümle ilgili öyküler yazdığım şu son birkaç yılda ölüme yaklaşamadığımı, Murat Gülsoy’un kitabını okurken anladım. Belki ilk seferde kitabı bu kadar hissedemememin -hissetmek istemememin- altında ölümü böylesi güzel anlatamayacak olmamın verdiği huzursuzluk yatıyordu, bilemiyorum. Ama şu anda her sayfasını notlarla doldurduğum kitabın beni ruhen ne kadar beslediğini anlatmam mümkün değil.  Özetle bu kitabı sadece okuyun demiyorum, bu kitabı deneyimleyin. 

Sevgiyle kalın,

*Kitaptan alıntılar.