11.11.2015

İyilik Peşinde Koşuyorum



Herkese merhaba,

Son 3 senedir koşuyorum. Büyük bir tutkuyla. Ama bu sefer başka. 15 Kasım Pazar günü hayatımın en anlamlı koşusunu yapacağım. Avrasya Maratonunda  42 kilometreyi  “Benim Adım Türkiye” projesi kapsamında Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı için bağış toplamak üzere koşacağım.

Benim Adım Türkiye Projesi, 6-14 yaş aralığında ilköğretim çağındaki 17.000 çocuğumuza, 2 yıl süre ile eğitim desteğini sağlamaya yöneliktir. Onların bu amacına hayal ortağı olmak ve bu ülkenin çocukları için koşmak finish çizgisine ulaşmak için en büyük motivasyonum olacak.

Şimdi sizin desteğinizle bu çabamı güzel bir sona bağlamak istiyorum. Eminim birçoğunuz ihtiyacı olan birçok kişiye, birçok STK’ya destek oluyorsunuz ama ben ufak bir vesile olup bu sefer desteğinizi  “çocukların eğitimi” için istiyorum. Bir çocuğun eğitimi, geleceği için küçük bir adım attığımızda dahi, bu adımın, bu ülkenin geleceği için çok büyük adım olduğuna gönülden inanıyorum.

Tam 1 senedir ben çok çalıştım. Tendonlarım iltihaplandı, acılar içinde kıvrandım, ayaklarım hasar aldı, ama ne olursa olsun kışın ayazında, yazın nefes alınamaz sıcağında işe gelmeden önce sabah 05.30’da uyanıp koşmaktan, antrenmanlarımı yapmaktan vazgeçmedim.
Ben iyilik peşinde koşarken beni, bu ülkenin çocuklarını yalnız bırakmayın lütfen. Ve sesimi bağış yapacağını düşündüğünüz başkalarına da duyurursanız nasıl da mutlu olurum.

Bağış yapmak çok kolay. Az çok demeyin lütfen, inanıyorum ki damlaya damlaya göl olacak.

Desteklemek aşağıdaki linkten bağış yapabilirsiniz:
Kampanyamın son durumunu merak ediyorsanız:

Sevgiler,  


4.11.2015

Yarım Kaldık...


Beni rahat bırakın diye mesaj attı. Aramadım günlerce. Birkaç kez ofisten aradım, gitmemişti tüm hafta işe. Bir şeye ihtiyacın olursa haber verirsin olur mu, yazdım çekinerek. Öyleydi, biraz çekinirdik hepimiz ondan, sessizliğe gömüldüğü günlerde. 

Her kış, o sırtından düşürmediği kırmızı yün şalına sarılmış, salonda simsiyah, kocaman koltuğunda, kağıtları, kalemleri arasında büyük yara aldığı, son ve garip aşk savaşı sonrası yaralarını temizliyor olmalıydı şimdi. Yaralarına mürekkep damlamadan tekrar nefes alamazdı. Elinde, vazgeçemediği yaseminli yeşil çayı, kulağında her dinlediğinde salya sümük ağladığı Laura Pausini'nin “Its Not Goodbye”ı çalıyor olmalıydı. Ve sol yanında sehpanın üstünde birikmiş mendiller… Birkaç gün yemek yemeyecek, bolca kahve içecek, uykusuzluktan gözleri yerin milyonlarca kat altına gömülecek, ta ki ülseri azana, ağrıya, acıya dayanamayacak raddeye gelinceye kadar bekleyip beni arayacak diye bekledim.
 
Bu sefer farklıydı. Mesaj attığımın ertesi günü cevap yazdı. “Biraz çimento, biraz da tuğlaya ihtiyacım var.” dedi. Anlamadım. Ekim ayının o alışkın olmadığım ayazında, üstümde tişört ve incecik bir eşofmanla evden fırladım. Evinin kapısı açıktı, içeri daldım. Omzunda kırmızı şalı, bir elinde mala, üstü başı çimento içinde salonda karşımda duruyordu. Küçük bir çocuğun masum ifadesi, kırıldığı zaman üstüne giyindiği sessizliği ile öylece karşımdaydı. Siyah koltuk yoktu. Defterleri, kalemleri de… Salonun orta yerinde üç tarafı örülmüş koca bir duvar ve o tüm sakinliğiyle duvarın ortasında duruyordu. Çimento nerede deyince yanına yaklaşıp "İyi misin, bu ne hal?" dedim. Biraz tedirgin, dakikalarca konuşmasını bekledim.

“Duvar örüyorum. Duvarlar güzeldir. Duvar örüyorum ben. Yüreğimin çevresine en yüksek duvarı öreceğim. Yangın yerine dönmeyeceğim artık. Yeni bir gökyüzü inşa ediyorum kendime bugün. Kimse vuramayacak yüreğimden uçan kuşları, kimse koparıp alamayacak bana ait yıldızları ve kimse yok sayamayacak aşkı… Ve adı aşk olan hiçbir savaşta bundan sonra kaybetmeyeceğim. Aşksız bir dünya ile arama duvar örüyorum. Beni yarım bırakacak her savaştan artık kaçıyorum!”

 
Sustum, ağladım. O günü ne zaman hatırlasam ağlarım.


31.10.2015


19.10.2015

Sitem


Ben ona sıkıntılı güz günlerinde
Yedi renkli yaz yağmurları dilemiştim
Kırmak istememiştim duygu filizlerini
Büyük bir ustalıkla susturup içimdeki uğultuyu
Rüzgarımı olanca yumuşaklığıyla salmıştım üzerine
İncinmesin diye tek
Acıyı bile ters yüz eden
İncelikli bir gülümsemeyle yüzümde

Ben ona gittikçe soğuyan zamanlarda
Sıcacık bir sığınak olayım istemiştim
İnsanlar içinde üşüdükçe
Güvenle gelebileceği

Kuşların kanatları neden vardır?
Bir insan neden ağlar yarı yaşına gelince?
Bulutlar gökyüzünün yükü müdür, süsü müdür?
Tutsağı mıdır rüzgarın, sevgilisi midir?
Konuşayım istemiştim bir yüreğin dilince
Yanıtı olmayan sorularda boğmak istememiştim

Ben ona sabah olamasam da
Dingin bir ikindi olayım istemişimdir
Herşeyin usul usul durulduğu saatlerde gelsin
Yüzünde uçuk bir gülümsemeyle
Yaslasın yorgunluğunu gövdemin yaşlı çınarına
Serip üzerine yapraklarımın ağırlıksız yorganını
Dinlendireyim istemiştim
Üşütmek istememiştim.

Ben ona ne istemişsem bu yalnızlık aylarında
Gecikmiş... İnce... Güzel ve uzak...
Biraz da kendime istemiştim
Sevgi adına


Şükrü Erbaş


Gerçek bir şairin, bir şiirin anlattığı gibi anlatamıyor insan bazen hiçbir şeyi...
Şükrü Erbaş... Bu aralar okumayı en sevdiğim
Mısralarını aklımın, kalbimin derinliklerine not ettiğim
Okudukça, ah be ahhh, dediğim şair...
Öyle işte...
Sonbahar gelmeseydi keşke, iyiydi, güzeldi, muhteşemdi Ağustos, hatta Eylül bile...
Sevgiyle, her ne olursa olsun sevgiyle...

17.10.2015 / Kübra

17.10.2015

15 Sene...


Dile kolay 15 sene... O günü dün gibi hatırlıyorum. Ama bugün hatırlamak 
istediğim daha başka şeyler, farkında olduklarım da daha başka...
 
Elbette özlüyorum. Mesela senin mavi gömleklerini giymeyi çok özlüyorum baba. Gardırobunda bulamadığın her mavi gömleğin sonrası, benim mavi gömleklerimde yine eksikler var sanki, derken o bıyık altı gülüşünü özlüyorum. "Kızım kendine gidip, bedenine uygun gömlek alsan ya" deyişini özlüyorum, dolabımı açıp "Aradığın bu gömlek mi baba?" derken muzipçe gülmeyi özlüyorum. Seviyordum üstüme gecelik gibi olan gömleklerini evde, hatta kotumun içine tıkıştıra tıkıştıra dışarıda giymeyi... O gömleklerin üstüne sinmiş kokunu içime çekmeyi...

Elbette özlüyorum. Ahh o hep mis gibi kokan sakalların... Tüm parfümlerine ortak olmayı özlüyorum. Pino ve Fahrenheit... Habire sıkınırdım, hep sıkınırdım. Her şeyine ortaktım işte. İlk parfümümü alıp, sen bunu kullan istersen derken ki gülüşünü hatırlıyorum. Parfümlerimi de hep sen alırdın. Ve sevebileceğimi düşünüp aldığın kokularda hiç yanılmadın.

Elbette özlüyorum. Pazar sabahları erkenden uyanıp, odama girip "Karabücük kahvaltı hazırlayacak mı? diye sormanı ya da sabahın kör vaktinde kalkın Tekirdağa köfte yemeye gidelim demeni özlüyorum. Bir köfte, bir çorba, bir kebap için taaa bir yerlere gidiyor olmayı sevmezdim. Çok sonra anladım, o uzun yollar bizimle geçirebildiğin en uzun zamanlardı, sen belki de deli gibi sevdiğin ailenle köfte bahanesiyle uzayıp giden yollarda birlikte olmayı severdin...

Sana dair anlatacak çok şey var. Bugün seni sadece bir baba özlemiyle değil, şu hayatta tanıma şansı elde ettiğim en mükemmel adamı erken kaybetmiş olma duygusuyla özlüyorum.
Senin kadar insan halinden anlayan, senin kadar dürüst, senin kadar insanları incitmekten korkan, karşısındaki adam küfür etse "aman sesinizi yükseltmeyin, insanlar rahatsız olmasın." Diyecek kadar sakin, senin kadar yüce gönüllü, senin kadar güzel seven, senin kadar salon adamı, senin kadar güzel dans eden, senin kadar sesi güzel, senin kadar sabırlı bir adam tanımadım ben.

Biliyorum, ben bu dünyaya senin kızın olma şansını elde ederek geldiğim için hayata 10-0 önde başladım. Bugün hala beni tanımayan, uzun yıllar sonra anımsamayan insanlara Mecit Bey'in kızı diye tanıştırıldığımda insanlar "Ah o ne güzel bir adamdı." , "Senin baban gibi güzel bir adam tanımadım." diyorlarsa ya da tanımadığım insanlar senin kızın olduğumu öğrendiğinde boynuma sarılıp hala göz yaşı döküyorsa bu hep senin güzelliğinden...

Özlüyorum elbette, kucakladığında tüm kaburgalarımı kıracak kadar sıkmanı, babaaaa acıyor yaaa, diye bağırmayı, o hep mis kokan sakallarını öpmeyi, futbol maçlarını izlerken oturduğun yerden kaleye hep gol atan hallerini, arka arkaya içtiğin 100 bardak çayı ve bardağını sürekli tazelemeyi, sana meyve soymayı, benim pişirdiğim yemekleri yedikten sonra hep güzel sözler söyleyişini ve sanırım en çok da  o güzel sesinle, yüzünden hiç eksilmeyen tebessümünle söylediğin " Akşam oldu hüzünlendim ben yine " şarkısını senden dinlemeyi özlüyorum.

Sen hayatta her şey için şükrederdin, Allah büyük yarın ola hayrola, derdin.
Ben de hep ve en çok senin gibi bir babanın kızı olduğum için şükrediyorum baba

Sensiz, ama hep seninle... Sana layık bir evlat olma gayretiyle...


Sevgiyle...
Özlemle...


13.10.2015

Bize Ne Oldu Böyle...


Milyonlarca cenaze kalkıyor yüreğimden.
Ne kefen, ne tabut, ne toprak yetiyor yüreğimden taşanları gömmeye.
Bu öyle bir ölmek ki, sandık sandık acı biriktiriyorum geleceğe
Yok olmuyor, hayat devam ediyor, sözü rahatsız ediyor
Biliyorum ya, bu ülkenin bazı evlerinde yas tutuluyor, insan gülmeye utanıyor.
Ölüm acısını biliyorum…
Herkes hayatına devam edince, taziyeye gelenler azalıp, en sonunda sen evde yitirdiğin annenin, babanın, kardeşinin, evladının, eşinin, sevgilinin yokluğuyla yüzleşince dokunuyor cana.
Hele bu öylesi bir yitirmek ki, insan tek parça mezara koyduğu sevdikleri için şükrediyor
Öyle günlerden geçiyoruz işte. En azından, sevdiklerimi tek parça gömebildik diye şükrettim ben dün.
Ölü de bir şekilde gömülüyor da nefreti gömemiyoruz hiçbir yere. Ne paramparça, ne tek parça!
Ne hale geldi bu ülke? Biz ne zaman ölülerin arkasından böylesi nefret kusar olduk? Biz ne zaman insanlığımızı unuttuk. Aylardır ülkenin her yanından ağıt yükseliyor. Evine ateş düşmeyen kaç aile kaldı? Ama öyle bir haldeyiz ki, kimse kendi acısı haricinde hiçbir şeyi umursamıyor. Olmuyor. Ben yapamıyorum. Sağlıklı düşünemiyorum bugünlerde belki ama gün içinde gülsem o insanların yasına saygısızlık etmiş sayıyorum kendimi. İki gün ağlasak üçüncü gün herkes yine kendi derdinde. Ben ne yapabilirim ya da ben ne yapmadım diye düşünen kaç kişiyiz?
Çocuklarımıza sevmeyi öğretmiyoruz biz. Kimleri sevmemeleri gerektiğini öğretiyoruz. İlk tanıştığımız insana nerelisin diye sormayı marifet biliyoruz. Nereli olduğuna göre nasıl biri olduğuna karar veriyoruz. Kişisel devrimini tamamlamamış insanların olduğu bir ülkede, ülkeyi, insanların kafasını değiştirmekten bahsediyoruz. Kişisel devrim bunu hiç düşündük mü? Ailelerinin öğrettiği şeylerden farklı düşünen, düşünebilen birey olabilmiş kaç kişi var bu ülke? Ailesinden öğrendiklerini, toplumdan gördüğünü sorgulayan, kendi bildiğini dahi doğru kabul etmeyip bildiklerini sorgulayarak kendi gerçeğine kavuşmuş kaç birey var bu ülkede? Kaçımız kendi  doğrularımızı bulmak üzere yetiştirildik? Kişi olarak kalmamış, kendi özgür iradesi ve düşüncesiyle birey olabilmiş kaç kişi var bu ülkede?
 Yıllar önce İngiltere’de yanında kaldığım ailenin 12 yaşındaki oğlu eve gelip de, parkta bir çocuk tarafından tartaklandığını söylediğinde apar topar parka gidip çocuğa kızıvermiştim. Akşam olayı öğrenen aile uyarmıştı beni “Sakın bir daha müdahale etme lütfen!” diye. Ama ben, diye girmiştim cümleye. Hayır demişti kadın, “Max 12 yaşında, biri ona şiddet kullandığında ne yapması gerektiğine kendi karar vermeli ve aldığı kararın sonucu ne olursa olsun onla yüzleşmeli!” Hiç unutmadım o günü. Ya bu ülkede, oğul babasından farklı bir futbol kulübünü desteklese bile mesele. Kendimiz hiç özgür olamadığımız için özgürce sevemiyoruz da insanları işte. Her konuda konulmuş kurallarla büyüyen, çocukluğu boyunca beyni yıkanmış insanlar… O şehirden kız alınmaz, bu şehre kız verilmez, o şehrin erkekleri tembel, farklı mezhepten insanlar evlenemez, aman şuralı mı onlarla ticaret yapılmaz, hep bir genelleme hep bir genelleme… Doğduğu yeri, mezhebini, kimlerden olduğunu bilmeden sevmeyi kaçımız öğrendi ki!
 Sevmeyi bilmediğimiz ve gerçekten insanı insan olduğu için sevmek gerektiğini öğretmediğimiz için, bu ülkede ölen her insandan hepimiz sorumluyuz. Biri öldüğünde, kim olduğuna göre yas tutan insanların olduğu bir ülkede çocuklarına aslolanın “insan” olduğunu öğretmeyen her anne baba bu ülkede ölen her insandan sorumlu! Ne yani mesele bu kadar basit mi deme. Değil belki, benim kafam bu kadarına basıyor. Gerçekten sevseydik, sevebilseydik birbirimizi,  ne bölmeye, ne öldürmeye kimsenin gücü yetmezdi bizi. Güçlü olmak birlik olmaktan geçiyor. Sevmediğinle yan yana durmaya tahammül edemediğinle, oh iyi ki ölmüş onlar diyebildiğin canice katledilmiş insanların ailelerine baş sağlığı daha vermeye imtina ettiğinle nasıl birlik olursun? Güçlü olmak sorgulamaktan geçiyor? Kaç kişi gerçekten neyi sorguluyor. Kişisel devrimini gerçekleştirmemiş birey olamamış insanlar sorgulamaz. Kişileri yönlendirsin çoğu zaman istediğin gibi, gerçek bir birey için bu mümkün değildir. O yüzden bu ülkenin geleceği için  önce sevmek öğretilmeli, nedensiz sevmek ve birey olabilmiş gençler yetiştirilmeli. Yani klişe olacak ama eğitim şart! Kafam çok dolu. Tam toparladığımdan bile emin değilim ne söylemek istediğimi. Aklımda 9 yaşındaki Veysel’in maviş gözleri, Dilan’ın gülümseyişi doluya koyuyorum almıyor, boşa koyuyorum dolmuyor. 
Sevgiyle kalın...

11.10.2015

Yas...



İyi değilim, iyi olmayacağım, iyi olmayın... 

Dün geceden beri ölenlerin fotoğrafları düşüyor ekranıma. Ah bu gülüşe, bu umut ve barış dolu gülüşe, bu yüreklere nasıl kıydılar diyorum. 

 En acısı da, bu da geçecek, bu ülke insanı, acımasızca kıyılan bu canların da hesabını sormadan unutacak diye korkuyorum. 3 gün değil, 3333 gün yas tutsan nafile... 

"Ölen kimden diye sormadığımızda barış gelecek!"


#hemenşimdibarış #anKara #inadınabarış 


8.10.2015

Güçlü Kızlar Güçlü Yarınlar


11 Ekim Pazar, Dünya Kız Çocukları Günü. Bugün ise İstanbul'da Güçlü Kızlar Güçlü Yarınlar konu başlığı altında "Eğitim Yoluyla Kız Çocuklarının Güçlendirilmesi Konferansı" gerçekleşiyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması, kız çocuklarına karşı ayrımcılığın önlenmesi, sürdürülebilir eğitim ile kız çocuklarının dünyanın her yerinde hayata daha fazla dahil olması için çaba harcanıyor. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde kız çocuklarının eğitiminin daha önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Keza Birleşmiş Milletler Global Cinsiyet ayrımı endeksinde Türkiye 142 ülke arasında 125. sırada!

Peki, biz ne yapıyoruz? Sürekli yakınmaktan, hayat herkes için adil değil demekten başka... Kaçımız taşın altına elimizi değil, bir parmağımızı koyuyoruz. Bir çocuğun eğitimine destek olmak çok da zor değil aslında. Koca sene bir ayakkabı daha az aldığında, dışarıda birkaç kere daha az yemek yediğinde, tatilini iki gün daha kısa tuttuğunda vs. bir çocuğun eğitiminin devamı için kolayca destek olabiliyorsun. Biz, büyük şehirlerde yaşayan, belli bir eğitim almış, hayatın her alanında kadın olmanın zorlukları ile karşılaşmış, belli bir iş ve hayat deneyimine sahip kaç kadınız? 1 milyon, 2 milyon? Hadi diyelim sadece 1 milyon. 1 milyon kadın, hayatının daha çok başında 1 milyon kızın elinden tutsa, hayata atıldığı o güne kadar ablalık yapsa, deneyimlerini paylaşsa bu ülkede neler değişir hiç düşündün mü?

Hayata bakış açımı değiştiren Halfeti'nin kızlarına selam olsun. 

#DünyaKızÇocuklarıGünü
#güçlükızlargüçlüyarınlar
#BabaBeniOkulaGönder
#bizbirliktegüçlüyüz


7.10.2015

Masal

Kaç kelime gerekiyor içimdeki boşluğu doldurmaya?
Kaç sözü idam etmeli insan içinde kopan fırtınayı dindirmeye?
Kaç mısralık bir şiir yeter yürekten kaçıp sele kapılanları kurtarmaya?
Kaç masalı baştan yazmalı gerçeğe kavuşmaya?
Doldurdum bu gece dolma kalemimi kurşunla. Boşaltacağım tüm şarjörü kâğıda. Akıtma vakti gelmiş masalların kanını gerçeğe…
Çek tetiği.  Çek ki ellerin kelimelere bulansın. Boylu boyunca uzansın bedenin gökyüzünde...
Son nefeste, başın yana düştüğünde ellerinden yeryüzüne avucunda kalan son umut, aşk ve gözyaşı yağsın.
Külkedisinin ayakkabısını bıraktığı, Pamuk Prensesin elmayı yediği yerde masalın son bulduğunu artık herkes anlasın.
Nicedir kendi gerçeğini yazmamıştı bir masal…

6.10.2015

4.09.2015

Sesin Gökyüzüm...


Sustum. Martıların sesini duyunca… 
Tablolarla dolu koridorun sonuna yürüdüm.
Martılar vardı ama ya gökyüzü…
Çekildi içimden tüm maviler. Geceyi öptüm.
Benim için mi bırakmışlardı o bankı oraya… Oturdum.
Benim için miydi o koskocaman, gökyüzünü, maviyi saklayan camdan kafes… 
Uzayıp giden sonsuz karanlığı gördüm.
Dışarı baktım. Aşk yoktu. Martılar vardı, İstanbul vardı, gökyüzü yoktu.
Zaten son duyduğumda sesi de biraz yorgundu.
Sonbahar geldi diye... Biraz hüzünlüdür geceler.
Ve ayrılık getirir derdi büyükler…
Tüm saçma düşünceleri en derinimde sakladığım, aptalca korkular çöplüğüne gömdüm.
Duruldum. Kalabalıklar içindeydim birkaç dakika öncesinde…
Korkularımın rüzgarında boşluğa savruldum
Ellerinde içkileriyle, şen kahkahalarıyla, dünyanın dört bir yanından kadınlar vardı çevremde.
Ellerinde içkileriyle, dikkatli bakışlarıyla, dünyanın dört bir yanından adamlar vardı çevremde.
Yutkundum.  Aklım bulanınca tüm insanları midesine indiren bir canavar oluyordum.
Kaybolurdu herkes. Dünya sessizleşirdi kalabalıklar cehenneminde bile. 
Yuttum. Herkesi, her şeyi ama ya… Ya neden yutamıyordum karanlığı, ya neredeydi benim gökyüzüm…
Zaten son duyduğumda sesi de biraz durgundu.
Kafamı sola çevirdiğimde Nuri Bilge’nin çektiği o hüzünlü İstanbul fotoğrafını gördüm.
İstanbul, kar, dar bir sokak, eski ahşap evler, sokakta yalnız bir çocuk… Sırtını taştan bir duvara yaslamış, üstünde ince bir ceket,  gözlerini bana dikmiş...
Beyazların içinde siyaha bürünmüş bana.
Sorsan hava 34 dereceymiş, çok nemliymiş İstanbul, öyle diyorlar dışarıda…
Üşüyorum ben. Aklım, fikrim, kelimelerim beni terk ettiğinde üşürüm ben.
Karanlığımı örtmez beyazlar. Ve kar… Bakma bana öyle çocuk! Senin kadar yalnız değilim ben. Sadece son duyduğumda sesi çabuk terk etti beni, birkaç dakikada gitti.
 O kadar, sadece o kadar.
Enis Batur çalıyordu içimde, martı seslerini duyduğumdan beri hep aynı mısralarla…
“Yordu bütün yıl bizi işler
ve ilişkiler: Buraya ondan geldik.
Korkmuştuk korkularımızdan,
coşkularımızdan bıkmıştık,
ne yavaşlıyor ne de hızlanıyordu
çarklar, kimseye rastlamıyorduk,
kendimize bile: Buraya ondan
gelmiştik.”

Buraya neden gelmiştim ben? Bu camdan kafesin içinde kaybolmaya mı?
Bu martı sesleriyle çıldırmaya mı? Çevremdeki tüm renkleri yok sayıp, tabloların mavisine kanmayıp, göremediğim gökyüzü için ağıt yakmaya mı?
Orada gökyüzüm, o koskoca camın arkasında, biliyordum. Sonra birkaç yorgun şiir, birkaç efkârlı düşünce sonrası onu gördüm.
Aydınlık kalbimi. Korkulara bulanmış ruhumu aydınlatmaya çalışan kalbimi…
Tek başına karanlığıma nasıl direndiğini gördüm, seviyorum deyişini duydum. Seviyordum.
Sesi yorgundu, durgundu ama aydınlatıyordu.
Gökyüzü karşımda yoktu. Gökyüzü kalbimde yaşıyordu.
Derin bir nefes aldım zamandan. Ciğerlerimi mavilerle doldurdum. 

Sonsuz olacak koskocaman bir maviyle yoğruldum. 

Olduğum yerde doğruldum.
Çalan telefon…
Yorgun muydu yine sesi?
Durgun muydu yine sesi?
Belki aynı anda her ikisi…
Seviyorum dedim, yorgun sesini, durgun halini, seviyorum seni…
Yeter ki bu çılgın martılara kanıp bırakma beni.
İzin verme havalanmasından ruhumdan kargalar, karanlıklar…

Kübra 

02.09.2015 İstanbul Modern...

26.08.2015

Gökyüzü Kırmızıdır, Kan Kırmızısı…



-      Gökyüzünden gelenler yine gökyüzüne mi dönerler?
-      Nasıl?
-      Gökyüzü ile yeryüzünü alt üst etsek belki de dönüp gelirler.

Zeynep…  Ondan duyduğum son sözlerdi. Nasıl, diyebilmiştim sadece. O, elinde sıkı sıkıya tuttuğu uçaklarıyla pencereden dışarı bakarken, gözlerinin aradığı şeyi bilememenin verdiği acıyla ezilmiştim. Bugün olsa omuzlarından tutar, sarsardım onu. Kendine gel, diye bağırırdım. Nasıl değil, ne oldu sana, diye sorardım. Yüzüne bir tokat atardım. Sonra sarılırdım ona. Yüzünü ellerimin arasına alıp severdim son bir kez. Kan kardeşimdi o benim. Şu hayatta belki de en sevdiğim… Nereye uçtun sen Zeynep? Böyle neden uçtun?

En son Serra’nın doğum gününde gördüm onu. Hepimiz en son orada gördük. Neşeliydi. Hiç olmadığı kadar… Gülüyordu hep, kocaman kocaman gülüyordu. Doğum gününde ilk kez gördüğüm bir kızla arada fısır fısır bir şeyler konuşuyorlardı. Anlattıkça yüzünde bir ışık dağılıyordu. Tuvaletten dönerken kolundan tuttum. “Sende bir şeyler var hayırdır karabücüğüm,” dedim, göz kırptım, anlatmasını bekledim. “Yok bir şey ya, mutluyum işte, hem de çok!” dedi, omzunu silkip gitti. Anlatacaksın diye bağırdım arkasından. Dönüp gülümsedi, zamanı geldiğinde ilk sana, dedi.

İki gün sonra telefon çaldı. Serra’ydı.

“İnanamıyorum, bu bir şaka olmalı, bu nasıl bir saçmalık ya, öyle şey olur mu? Mert aklım almıyor, yok aklım almıyor.”

“Neden bahsediyorsun kızım ya, önce ne olduğunu söylesen sonra aklının almadığı kısma baksak!”

“Zeynep’i akıl hastanesine yatırmışlar!” dedi. Akıl hastanesi… Akıl, hastane, akıl, hastane, akıl hastanesi, hastanenin aklı, aklı kaçanların hastanesi, aklını kaçıranların hastanesi…

 Doğum gününün ertesi sabahı uyanamadığını düşünmüş annesi. Uyandırmak için odasına gitmiş.

“Yatakta yoktu. Çantası, telefonu çalışma masasının üstündeydi. Balkondan ses duydum. Bir hışırtı geldi. Balkona çıkınca inanamadım. Kâğıtlardan onlarca uçak yapmıştı. Balkondan aşağıya atıyordu. Zeynep, diye seslendim. Bakmadı önce. Zeynep deli misin kızım ne yapıyorsun, diye bağırdım. Sesime döndü. Bana dönen gözler, Zeynep’in gözleri değildi. Annecim korkutma beni, bir şey mi oldu, dedim. Güldü. Elindeki uçağı gösterip, bak uçak, dedi. Üç yaşında bir çocuk sesiyle, tonlamasıyla, saflığıyla, bak uçak, dedi.”

Babası gelmiş hemen eve. Sonra apar topar… Elinden bırakmamış uçakları. Alamadık elinden, dedi annesi. Yol boyunca arabanın arka camından dışarı uçurmuş hepsini. Arabalardan garip garip bakan insanlara aldırmadan fırlatmış. Aklı giden önemser mi ki kimin ne düşündüğünü... Aklı giden artık biraz da özgür olan değil midir? Öyledir. O hep öyleydi. O hep biraz deliydi. Uçuş uçuştu yüreği. Kötülüğüne bakmadan hayatın en çok sevmeyi severdi. Deli severdi, deli gibi sarardı sevdiğini. Birinin, birileri hakkında ne dediğini önemsemeden, severdi. Hayatta sevmekten daha güzel ne var, gerçekten sevemiyorsan yaşama be dostum, derdi. Niye gelmiştik ki dünyaya biz? Kızardı kalp kırana, yürek harcayana, hayatları sağa sola savurana… Çok kızardı.

Aldatmıştı son kız arkadaşım. İşten bir hafta izin almıştım. Elimde bira içip içip, işeyip zıbarıyordum. Kimsenin aramalarına çıkmıyordum. Kapıyı kimseye açmıyordum. Bir tek Zeynep’in mesajına, “İçiyorum, ölene kadar içeceğim.” diye cevap yazdım, sonra sızmışım. Birkaç saat sonra evde, uyuyakaldığım koltuğun karşısında, sandalyede oturuyordu.  İçeri nasıl girdin diye sordum. “Çilingirciliğe başlayacağım sıkı para var bu işte.” dedi. Kahkaha atarken düşmesin diye sıkı sıkıya tuttuğu kucağındaki kocaman kutuya takıldı gözüm.

“Heh, bunu sana getirdim. Bence seveceksin. Sevmek zorundasın çünkü ben getirdim. Ben yaptım hatta. Kör oldum, beynimi yedim olm yaparken, ona göre yani.”

Kutuyu elime verdi. Açtım. Legodan yapılmış kocaman bir kalp. Kıpkırmızı. Üç boyutlu. Uğraşmıştı. Belli ki deli gibi uğraşmıştı. Sevdikleri için deliren bir kızın, bu deli işi şeyle uğraşması şaşırtmamıştı.

“Güzelmiş. Eline sağlık. İyi de ne yapacağım ben bununla?”

Bir sessizlik indi odaya. Gözleri dolu dolu baktı bana. Elleriyle saçlarını iyice arkaya attı. Derin bir nefes çekti zamandan. Dondurdu ikimizi orada.  Bu bakışları biliyordum. O böyle bakarken konuşamazdın karşısında. Bilirdin, birazdan konuşmaya başlayacak. Sarsacak. Ve o sözler hiçbir zaman unutulmayacak. Bildim.

“Mert… Defalarca kırılsan sen sev yine. Baktın hep aynı yerden kırılmış, yapışmıyor, yorulmuş kalbin, çıkar at onu, yenisi tak yerine. Kaldığın, inandığın yerden devam et sevmeye aşkla, tutkuyla. Doğduğun an seni kucağına alan annenin sevgisi kadar katıksız, saf, gerçek ve ömür boyu sürecekmiş gibi sev. Bir daha hiç kırılmayacakmışsın gibi. Şu gökyüzünün altında, bir ağacın gölgesinde sevmeden nasıl yaşar insan! Kalbin çıldırsa aklınla sev, aklın çıldırsa kalbinle… Her ikisi de mi çıldırdı, gözlerinle sev, sözlerinle, ellerinle…  Zamana izin ver. Aslında rüzgârdır zaman. Bırak saba rüzgârı geçsin üstünden. Alıp götürsün sorularını…  Ya da poyraza bırak kendini. Sert olsun istiyorsan, kazıyıp geçsin, delsin istiyorsan tamam poyraz da olur. Yeter ki zamana aç yüreğini. Eğer çok yorgunsa kalbin şimdi, benim senin için yaptığım kalbi al tak ötekinin yerine. Seni çok seven bir kadının eli değdi o kalbe. Canım dostum, böyle bırakma kendini… Elbet bir gün karşına çıkacak sevgini her şeyden sakınacak biri.”

Zeynep deliydi, deli seven kadınlar nasıl delirirdi? Neden delirirdi? Neden gökyüzüne bakıp duruyordu? Neydi o uçakların anlamı? Bizim bilmediğimiz ne vardı? Neyin, kimin izini sürmeliydik? Bilseydik onu gerçekten neyin bu hale getirdiğini düzeltebilir miydik?

Hastaneye yattıktan birkaç hafta sonraydı. Tekrar görmek istedim onu. Annem aradı, “Zeynep’in en sevdiği keki yaptım, uğra da al oğlum. Ben de gelecektim ama onu öyle görmek istemiyorum.” dedi. Yok gerek yok anne, dedim. Hastaya eli boş gidilmezdi. Ne götürürdün hastaya! Hasta! Hastaya kolonya, meyve suyu, süt falan filan. Ya akıl hastasına?

Annesine gideceğimi haber verdiğimde, kâğıt yetiştiremiyoruz, demişti telefonda. Bir gece yarısı uçak yapacak kâğıtlar bittiğinde tüm hastaneyi birbirine katmış çığlıklarıyla. Doktorların ofisinde ne kadar gereksiz, boş kâğıt varsa yığmışlar odasına. Susmuş. Gülerek başlamış tekrar uçak yapmaya. Ben de bir koli A4 aldım ona. Arabada yanımda, hep onun oturduğu koltukta, bir koli kâğıtla… Bir sorudan bir başkasına koşarak, arada boşluğa kayan aklımı uyandıran korna seslerine küfürü basarak, her acabada olmadık yerde gaza yüklenerek, sevmeye doyamayan Zeynep’in bakışlarındaki karanlığın sızısını hatırladıkça böğüre böğüre ağlayarak vardım hastaneye.

Konuşmadı hiç. Tek kelime etmedi. Kafasını uçaklardan kaldırıp yüzüme bakmadı bile. Uçak fabrikasında çalışırmış gibi arda arda kâğıtlardan uçak üretmeye devam etti. O artık aklını yitirmiş bir uçak üreticisiydi. Elimdeki bir koli kâğıdı yatağın üstüne bıraktım. Gözleri koliye kaydı. Hızla sandalyeden kalkıp koliyi açtı. Bir paket kâğıdı alıp masanın üstüne bırakırken, ilk kez yüzünde görmekten hoşlanmadığım bir gülümseme vardı. Bu onun gülüşü değildi ki…  Zeynep’in içindeki kimdi, benim Zeynep’im gerçekten nereye gitmişti… Dayanamadım daha fazla. Uçakları ve her bitirdiği uçak sonrası kafasını kaldırıp baktığı gökyüzü ile bıraktım onu. En son odadan çıkarken, “Seni çok seviyorum Zeynep. Ben kalbimi çıkarıp, yerine getirdiğin kalbi taktım. Ama yok elimde sana verebileceğim bir akıl, kahretsin yok. Ne olduğunu bilmiyorum! Kahretsin bilmiyorum! Aklımı kaçıracağım Zeynep, ben de aklımı kaçıracağım. Geri dön be kadın! Geri dönnnn!” diye bağırdım. Sesime gelen hemşireler çıkardı beni dışarı.  Toparlayın kendinizi, dediler. Toparlayamıyordum. Neyi toparlayabileceğimi de bilmiyordum ki. Hepimiz, tüm arkadaşları dağılmıştık. Toparlanamıyorduk. Orada burada tesadüfen karşılaşsak, göz ucuyla birbirimize selam verip uzaklaşıyorduk. Sanki olanları bilmediğimiz için, arada biz fark etmeden bir şeyler olmuştu ve biz olanı kaçırmıştık diye birbirimizi suçluyorduk. Sözsüz, sessizlikle, gözlerle…

Birkaç gün sonra Serra ile buluştuk. Sonra birkaç arkadaş daha eklendi. Bulacaktık ona ne olduğunu. Zeynep yazmayı severdi. İlla bir yerlere bir şeyler not etmiş olmalıydı. Babası açtı kapıyı. Sesini tanımasam bambaşka bir adama dönüşmüş bu adamın Zeynep’in babası olduğuna inanmam mümkün değildi. Ücretsiz izne çıkmıştı, artık işe gitmiyordu. “Zeynep iyileşince döneceğim.” dedi kısa bir sohbetin arasında. Söyledik, “Biz biraz Zeynep’in odasını karıştırmak istiyoruz, bir şey bulmak istiyoruz.” dedik. Kimliksiz bir tebessüm oturdu yüzüne. “Ne istiyorsanız yapın ama kitaplarının yerlerini değiştirmeyin, dönünce kızmasın.” dedi. Dönecekti Zeynep, inanıyordu.

Çok oturmuştum o odada. Kitapların, mumların, tütsülerin, notaların arasında... Okumayı severdi Zeynep, yazmayı, bir de ney üflemeyi… Neyini elime aldım. Sanki üstünde hala elinin sıcaklığı vardı. Serra ve diğerleri defterlerini karıştırmaya başladılar. Hepsi bir defterini alıp bir köşeye çekildiler. İlk kez Zeynep’in odasını gören bir arkadaşımız, “İnsan bu kadar kitabın arasında delirir tabi, bu ne abi ya!” dedi. Hassastık. Birbirimizi öldürmeye hazırdık. Hepimizin eli bıçaklıydı sanki. Zeynep duysa onu yaralayacak bir cümle karşısında ordu olup savaşa girerdik biz. O gün, orada olma amacımızı aklımızda kalbimizde tutup savaşa girmedik biz. Boş boş dolandım odada. Ney hariç hiçbir şeye dokunmadan... Öyle ya Zeynep kızardı defterlerine, kitaplarına dokunulmasına. Annesinin getirdiği çay ve kekle içinden çıktık o derin sessizliğin içinden. “Zeynep nasıl, en son ne zaman gördünüz? Düzelme var mı?” diye sorduk. Varmış, dedi. Önceki gün hastaneye gitmişti. “Doktor düzelme var, artık uçakların üstüne renkli kalemlerle bir şeyler çiziyor.” demiş. Kırılmıştı bu lafa, kızmıştı.  “Doktorun boğazına sarılmak istedim. Ben kızımı kreşe bırakmadım ki, resim yapmayı öğreniyor diye sevineyim mi, siz neden bahsediyorsunuz!” demek istedim ama diyemedim dedi.

Hava almaya çıkarıyorlarmış artık. Uçaklarını toplayıp bir bankın üstüne çıkıp, hepsini uçuruyormuş yine. Düşmüş geçenlerde. Sanırım çıktığı bank yeterince yüksek gelmeyince iki bankı üst üste koyup üstüne çıkmış. Dengesini kaybedip düşmüş. Annesi, kaşında birkaç dikiş yarası var artık, dedi. Aklı zaten yara almıştı, şimdi bir de kaşı diye üzülüyordu kadıncağız. “İyi gelebilirmiş hava almak, öyle dediler diye bir şey diyemedim. Yoksa aklı şaşmış Zeynep’imi çıkarmayın dışarı, koruyun onu derdim.”  dedi annesi. Aklı şaşmak… Delirdi kızım diyemiyordu. Aklını yitirdi diyemiyordu. Aklı şaşmıştı Zeynep’imizin. Öyle ya herkesin aklı şaşardı. Şaşardı ama sonra geçerdi o şaşkınlık. Şu hayatta her şey geçerdi. Kalp acısı geçer, düş kırıklıkları geçer, yontulursun hançerli eller tarafından ama geçer, aklın şaşarsa o da geçer mi! Geçmedi.

Bir ay nasıl bir sene gibi hissedilirmiş onu öğretti Zeynep. Her gün uyandığımda, yüzümü odanın  boşluğundan duvara dönmeyi öğretti. Kıpırdamadan saatlerce durmayı. Gözlerimin kepenklerini indirmeyi, güzel günlerin geleceğini hayal etmeyi öğretmişti.  O sabah telefon geldiğinde duvara bakıyordum. Kıpırtısız. Hayalsiz. Serra’ydı.

“Zeynep uçmuş Mert, Zeynep’imiz uçmuş!” dedi ağlayarak.

Zeynep bu, isterse uçardı. Vardı onda o kudret, ama Serra niye ağlıyordu. Onun bu gücü karşısında mı duygulanmıştı.

“Helal be benim Zeynep’ime… Uçarak dönecek işte bize” dedim.

“Mert, Zeynep ölmüş.”

Atlamıştı. Dün öğleden sonra, hava almaya çıktığında birden ortadan kaybolmuş. Çatıya çıkmış. Hemşireler onun çatıda olduğunu fark edip yukarı çıktığında elindeki uçakları uçuruyormuş aşağıya. Gülerek. Yine gülerek. Hatta kahkaha atarak, gökyüzüne bakarak… Onlar yavaşça, yanına yaklaşana kadar… Uçmuş…

O gün, Zeynep’in odasından çıkarken, herkes hole çıktıktan sonra geldi aklıma. Doğum gününden önce onlara habersiz gittiğimde, beni görünce tek kişilik koltuğun minderinin altına sıkıştırdığı defter geldi aklıma. Herkesin kapıya gittiğinden emin olduktan sonra geriye döndüm. Minderin altındaydı o defter. Defteri tişörtümün içine gizleyip, çıktım odasından, evden. Eve varınca öğrendim her şeyi…  İlk günlerde neşeyle yazdığı yazılar, dokuzuncu günde kalmıştı. Dokuzuncu gün dolmakalemine gözyaşları karışmıştı.

“ Gökyüzü vazgeçmişse senden. Kan damlıyorsa mavilerden. Uçaklar artık bilinmeze uçuyorsa ve hiçbir rotanın sonu aşka varmıyorsa, ölmeli o zaman, yüreğindeki tüm uçakları uçurduktan sonra,  ölmeli. Ancak öldükten sonra tekrar yeniden gelebilirsin dünyaya. Uçacağım… Yeniden uçmak için…”


Ah be Zeynep’im… Deli sevenim…

25.08.2015

27.07.2015

35 Yaşında Bir Kadının Kısa Hikayesi


Dün bir yaş daha büyüdüm.

Şaire sordum, “Yaş 35, yolun yarısı” dedi.

Aklıma sordum, “Çok yaşadık, çok gördük, çok imtihandan geçtik, sendeledik, düştük, kalktık, savaştık, yaralandık, iyileştik, ayağa kalktık, anladık, anlamaya çalıştık, hep bir mücadele, biraz yıprandık. Bana sorsan 45-50…” dedi.

Kalbime sordum, “Ne şair, ne aklın neden bahsediyor bilmiyorum. Şuradan koy bir şarkı sabaha kadar dans edelim, giyin ayakkabılarını nereye istiyorsan koşalım, istiyorsan otur hiç bitmeyecek ve hep 15 kalacak kızın öyküsünü yazalım.” dedi.

Durdum. Gülümsedim.

Her şey istediğim gibiydi.

Şaire dönüp, “Hiçbir şeyin garantisi yok ama yolun yarısındaysam, eh pek de fena sayılmaz.” dedim.

Aklıma döndüm,  “Haklısın ama iyi ki de böyle olmuş boşver, erkenden büyüdük, olgunlaştık işte… Bundan sonra  kolay kolay ne yıkabilir ki bizi,  yeter ki sağlık olsun… Sevdiklerimiz yanımızda olsun, her şeye bir çözüm bazen zor da olsa bulunur” dedim.
Kalbime döndüm “Sen hep 15 kal... Genç bir kızın heyecanıyla, saflığıyla sev hep. 15 yaşında bir kızın çılgınlığıyla dans et, hiç yara almamışsın gibi yaşa. Hiç yorulmamışsın, hiç yorulmayacakmışsın gibi mücadele et. Sahte ve çıkarcı insanların dünyasında değilmişsin de, çok güzel bir dünyada yaşıyormuşsun, yarından umut, mutluluk, huzur haricinde başka hiçbir şey gelmeyecekmiş gibi düşünmeye, hayal etmeye devam et. Büyüme kalbim sen hiç büyüme...” dedim.

Zaman… Nasıl da çabuk geçiyor. 15, 25 yaşlarını geçip 30’a nasıl geldim ben… Ya sonrası, ya  35… Hızla akıyor işte zaman. Yaşlanmayı kabul etmiyorum. Büyüyorum. Her gün, her gün öğreniyorum, büyüyorum, olgunlaşıyorum. Kendimi tanıyorum, kendimi keşfediyorum. Değişiyorum, yapmam dediklerimi yapıyorum bazen, yapmaktan keyif aldıklarımı kenara kaldırabiliyorum. İşte bu yüzden ben 30’lu yaşları çok sevdim. Ne güzelmiş kendinin farkına varmak, kendi gücüne inanmak…

Zaman…  Senden bambaşka bir insan yaratabiliyor. Dünkü bana bakıyorum, beni hatırlıyorum… Değişmişim. Şimdilerde daha bir gerçekçiyim. Dünyayı kurtarmaktan çoktan vazgeçtim.  Sadece öykülerimi yazarken içinden çıkılmaz hayallere dalıyorum.  

Yirmili yaşlarımın başında bir parmak hareketiyle geçtiğim acılı haberleri ya da hemen arkasını çevirdiğim üçüncü sayfa haberlerini şimdilerde öyle geçemiyorum. Bir çocuğun ağlaması da, yüz binlercesinin bir yerlerde açlıktan kavrulması da aynı yakıyor beni. Vicdan denen şeyin ne olduğunu artık daha iyi biliyorum. Bir seminerde, “vicdanlı doğmaz insanlar, vicdan zamanla geliştirilen bir şey” demişti psikolog, şimdilerde onu daha iyi anlıyorum.  

Sahip olduklarımın kıymetini daha iyi biliyorum. Aldığım her nefes için şükrediyorum. Sevdiklerinin, dostlarının yanında olması en büyük zenginlikmiş oysa, yıllar sevdiklerimi aldıkça anladım ya bunu, şükrediyorum işte. Her şeyden keyif almaya bakıyorum.  Bazı konularda daha iyimserim, bazılarında kötümser. Ama ne iyimserliği, ne de kötümserliği abartmıyorum. Çok istediğim bir şey olmadığında sağlık olsun deyip geçebiliyorum, ya da olduğunda kararında abartmadan seviniyorum. Hayatta her şeyin bir sebebi olduğunu kabul ettiğimden beri, takılı kalmıyorum olaylara, insanlara…  Ama bir sebep olduğuna inanırken de sorgulamaktan vazgeçmiyorum. Neyi, ne kadar, nasıl sorgulayacağımı, nerede sorgulamayı bırakacağımı da 30’lu yaşlarımda öğrendim ben.

Şimdilerde daha çok gülüyorum, daha çok “seni seviyorum” diyorum. Kimi seviyorsam çokça söylüyorum. Sadece söylemek de değil, bunu hissettirmek için her şeyi yapıyorum. Seni seviyorum bazılarının dilinde altını dolduramadıkları iki kelime olarak kalıyor ya, ben her şeyin olduğu gibi “seni seviyorum”un da hakkını vermek için çabalıyorum.  Hayat kısa,  bilsin insanlar sevildiklerini, bilsinler özlendiklerini, bilsinler kimseye değişilmeyeceklerini… Hissetsinler… Sevmekten ve sevilmekten daha güzel ne var ki şu dünyada.

Hayat işte…  Parça parça dokuyor herkes gibi beni de… 

Bugün üzse, yarın sevindiriyor. Bir gün ağlatsa, bir gün güldürüyor.  Bazen sıkı bir çelme takıp düşürüyor, bazen haydi şimdi kalkma zamanın diyor. Zaman insana her şeyi öğretiyor. Bitmiyor öğreneceklerin, her gün yeni bir şeyler daha ekleniyor. Öğrendikçe eksikliklerini görmek, eksiklerini gördükçe daha çok susmayı bilmek, daha çok dinlemek ne güzelmiş. Herkes gibi her şeyi bildiğimi sandığım zamanlar da oldu ya, oralarda takılı kalmamak ah ne büyük nimet.

Öyle işte…

“30’lu yaşlarda ölsem de olur yani, o kadar yaşamaya gerek var mı ki?” diye düşündüğüm yaşları hatırlıyorum da daha dün gibi. Gülüyorum şimdilerde o günler aklıma geldikçe. Yapmak istediğim her şeyi bu yaşa kadar yaparım sanıyordum. Öyle değilmiş. Şimdi sorsalar, yapmak istediklerim için birkaç yüzyıl yaşamaya ihtiyacım var. Yaşayamayacağımı bildiğim için zamanın kıymetini daha fazla biliyorum.

Takılmıyorum insanların söylediklerine. Canım isterse sokakta bağıra bağıra şarkı da söylerim, herkesin ortasında dans da ederim. Kimseyi rahatsız etmeden ne yaşamak istiyorsa yaşamalı insan. Kahkahası bol olmalı hayatın, gözyaşlarından çalıp kahkahalar hanesine yazmalı. Kendi hayatını yaşarken, başka hayatlara da sırt çevirmemeli ya insan, dünya gerçeğinden çok uzaklaşmamalı. Dünya da milyonlarca yaşam mücadelesi veren insanları da düşünmeli. Her şey kararında olmalı. Becerebiliyorsa orta kahve tadında yaşamalı hayatı… Sade kahvenin acısıyla hayat geçmez, şekerli ile kahve ile de…

Özetle büyüdüm, büyüyorum ben.

Sevdim bu yaşı.

40’a kadar ne olur ne biter bak onu bilemem. J


Sevgiyle kalın