10.01.2013

Baba, Oğul ve Kutsal Roman




Yüzü olmayan adam rollerine çıkıyorum artık. Bu saatten sonra, karanlıkta her şey, her şeye dönüşebilir. Ay ışığı vurduğunda bir garip Âdem. Karanlıkta yüzü olmayan adam. Daktilonun gırtlağını sıkıyorum. Babamdan kalma. Baba, oğul ve kutsal roman adına, diye haykırarak saldırıyorum yazmaya. Yaşlı metal bacaklar titriyor. Üst üste basıyor a ve e harflerini. Âdem çıkıyor siyah maddeden pırıl pırıl. Ara tür. Melez. Parçalı bir resim.


Baba, Oğul ve Kutsal Roman, edebiyatın başkalarının hayatlarına kaçıp saklanmanın değil kendi dehlizlerinde dolaşmanın bir yolu olduğuna inananlar için...
.
Kitabın arka kapağından

Nisan ayıydı. Murat Gülsoy’un yeni romanının çıktığını öğrendiğimde soluğu kitabevlerinde aldım.

“Daha gelmedi hanımefendi.”

“Hmm, kitabın ismi kayıtlarda var ama…”

“Evet çıkmış ancak bize gelmesi 1-2 günü bulur.”

İki-üç gün içinde aynı kitabevine kaç kez uğradığımın sayısını ben bile hatırlamıyorum. En sonunda bir çalışan “İsterseniz siz numaranızı bırakın, ben kitap elimize gelince arayayım.” dedi. Ya sürekli kitap aldığım yer olduğu için yüzüme aşina oluşundan ya da ciğerci kapısındaki kediler gibi dönüp dolaşıp günde iki-üç kez kitap geldi mi diye sormamdan sıkılmıştı. Neyse iki gün sonra aradı. “Baba, Oğul ve Kutsal Roman geldi, elimde. 100’e kadar sayıyorum, gelmezseniz kitap kendisini imha edecekmiş.” dedi. Belli ki heyecanımı anlamıştı. Gülüştük. Alır almaz kitabevinin kapısında dikildim, ilk sayfayı çevirdim ve…

Beddua

Son zamanlarda her şeyin ne kadar tuhaflaştığının farkında mısınız? Sabahları özellikle. Her zaman kalabalık olan sokak şimdi bomboş. Saatlerdir bekliyorum bir hareket olsun diye. Olmuyor. Zaman durmuş gibi. Sanki Allah uyanamamış her şey onu bekliyor. İnanmıyorsunuz bana. Kimse inanmıyor zaten. Ben de size inanmıyorum işte! Siz de yoksunuz. Burada, pencerenin önünde oturmuş kendi kendime konuşuyorum. Oh olsun size de…  Sveta marketten gelene kadar konuşmayacağım sizinle.

Ah bilmezsiniz, bir gün uyanacak. Gerinecek, esneyecek, titreyecek toprak. Bütün bu evler yıkılacak. Açıkgöz yapıcıların malzemeden çalarak yaptığı bu apartmanlar anında yerler bir olacak. Ne muazzam bir iş Yarabbi! Sen her şeye kadirsin. Ama uyansan artık. Silkinsen. Senin olanı senden çalan serseriler ordusunu döksen uzaya. Cansız karıncalar gibi dağılıverseler boşluğa. Bir üflesen, toptan uçup gitse atmosfer denilen gaz bulutu. O dev parmaklarının arasına alıp şöyle bir sallasan da denizleri, okyanusları dökülüp kuruyuverse. İşte ondan sonra kuru bir ceviz gibi fırlatsan uzayın derinliklerine. Kuru bir ceviz. Hiç güleceğim yoktu. İşte kurumakta olan kafatasım.


Kalakaldım. Kitabı kapadım. Karar verdim. Bu kitabı birçok kitapta yaptığım gibi oturup bir solukta okumayacaktım. “Ahh keşke bitmese” tadındaki kitapların arasına o an girmişti bile. 250 sayfalık  kitabı neredeyse iki ayda bitirdim ama altı ay yanımda taşıdım. Tüm baharı ve yazı birlikte geçirdik. Açıp açıp altını çizdiğim yerleri tekrar tekrar okudum. Sanırım Murat Gülsoy’un en sevdiğim yeni kuşak yazarlar listesinde olması da her kitabında şaşırtması, kendini tekrarlamaması, kitaplarında farklı müthiş bir dünya yaratması ve kitaplarının sonunda okuyucuyu hep “Niye bitti ki bu kitap şimdi!” duygusuyla bırakmasından  kaynaklanıyor.

Baba, Oğul ve Kutsal Roman orta yaşlı, mutsuz, ismini bilmediğimiz bir yazarın gözaltına alınması ile başlıyor. Yazarın gözaltında geçirdiği süre içinde bir yandan “Suçlu mu? Suçsuz muyum?” sorularına aradığı cevabı okurken bir yandan da yazarın iç dünyasında geziniyoruz. O sorgulama roman boyunca sinematografik bir anlatımla rüya ve gerçek arasında devam ediyor. Roman baştan sona birbirinden ilginç karakterleri, akıcı anlatımı ve tahlilleri ile sizi alıp götürüyor.

Murat Gülsoy, psikoloji yüksek lisansı yapmış olmasından da olsa gerek, romanın başkahramanı olan yazarın bilinçaltını zor bir tığ işi örneğini hayata geçirir gibi ince ince örmüş. Delirmekten korkan, topluma katılmayı reddeden, giyimine kuşamına özen göstermeyen, ölüm korkusu olan yazar, geçmişte ve bugün yaşadıklarını sorgulayıp bir bağ kurmaya çalışırken bir yandan da rüya ile gerçeklik arasında gidip geliyor.  

“Önündeki zaman diliminin ardında bıraktığından kesinkes daha az olduğunu fark eden tüm insanlar gibi ben de ölümden korktuğum için yaşamayı askıya alıyorum belli ki! Aydınlanma anı: Sadece yazarken zamanı askıya alabiliyorum sadece yazarken ölümden korkmuyorum” 
syf 136

Gülsoy’un romanlarında ve öykülerinde de sıkça karşılaştığımız rüya teması bu romanda da yazarın bilinçaltını anlamamız için bize ipuçları veriyor. Yazarın iç sesi olarak karşımıza çıkan Yüzüklerin Efendisi’nden Gollum ile Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanındaki Olric’in sahneye çıktığı anlar genel itibariyle düşündüren ve sorgulatan romana mizahi bir tat katıyor. Bastırılmış arzuların dışa vurumu başka romandan iki karakterle rahatsız etmeden, tam da yerinde dedirtecek şekilde yeni bir romanda ancak bu kadar keyifli can bulabilirdi.

Roman boyunca;

Dini bir hikaye olan Yedi Uyurlar'dan ismini alan, yazarın rüyalarının başkahramanı, bazen puro içen bir köpeğe dönüşen Kıtmir,

Yıllar sonra yazarın karşısına çıkan, üniversite yıllarında tutkuyla sevdiği, birlikte olduğu ama asla gerçekten sahip olamadığını düşündüğü akademisyen Asena,

Yazarın, Aşiyan’da Kıtmir'i gezdirirken Nabokov okuması dikkatini çektiği için tanıştığı asi genç kız Merve,

Mervenin sürekli uyuyan ve rüyalarını not eden gizemli dedesi,

Ve kitabın sonunda sizi şaşırtacak hakkında fazla detay vermek istemediğim Zuhal ile tanışacaksınız.

Kitabın başında Pedro Calderon De La Barca’ya ait “Gerçekten rüya görüyorsam, belleğimi durdur ulu Tanrım, tek bir rüyanın bunca hayali barındırması olanaksız, hepsinden kurtulup aklından çıkarana ne mutlu” ve Tanpınar’a ait “Şimdi hastalığını da, tedavisini de biliyor. Yaman adamdır. Mükemmel bir kültürü vardır. Sonra iradesi… Bu irade sayesinde öyle bir rüya gördü ki!...” cümlelerini okuduğumda nasıl bir romanın içine düşeceğimi tahmin etmiştim. Ama hayal edebileceğimden çok daha güzel bir dünyaya, rüyaya düşmek gibiydi Baba, Oğul ve Kutsal Roman.

Açık söylemek gerekirse anlatamayacağım kadar keyifle okuduğum bu roman tam anlamıyla “Anlatılmaz yaşanır” sözünü karşılıyor. Hani bazı filmler vardır, karşınızdakine anlatmaya çalışırsınız ama ne kadar anlatırsanız anlatın filmdeki duyguyu veremeyeceğinizi bilirsiniz ve “İzlemen lazım, anlatmakla olmaz.” diye konuyu kapatırsınız ya, işte Baba, Oğul ve Kutsal Roman’da öylesi bir kitap.

“Ruhum devlet binası gibi zaten. İlk sarsıntıda kolonlar kirişlerden ayrılıyor.”   syf 222

Kitap boyunca karşınıza çıkacak Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay,  Franz Kafka, Jorge Luis, Borges ve Vladimir Nabokov, Edgar Ellan Poe, Çehov, Orhan Pamuk, George Orwell, Herakleitos ve daha nicelerinin bu romanda yer almaktan ne kadar mutlu olduğunu hissedeceksiniz. Nasıl yani diyenleriniz için, söylemiştim bu roman anlatılmaz, okunur.

2012 yılının en iyi 10 romanından biri seçilen "Baba, Oğul ve Kutsal Roman" okudum demek için bir kere ama sindirmek için birkaç kez okunabilecek romanlardan. Aylar önce okumama rağmen böyle güzel bir romanı anlatmayı başarabilir miyim duygusuyla bugüne kadar yazmamıştım. Hala da "Baba, Oğul ve Kutsal Roman'ın sıradan bir roman olmadığını gerçekten anlatabildim mi acaba?" kaygısını taşıyorum.

Kitap boyunca sol yanımda oturan şeytanın, sağ yanımdaki umudunu kaybetmeyen meleği sürekli “Böyle bir kitap yazamayacağını biliyorsun!” diye öldürmesine yüzlerce kez tanıklık ettim. Bir de araya kendi iç sesim “Susun biraz kitap okuyoruz!” diye ani çıkışlarıyla karışınca evlere şenlik bir psikoloji  ile okudum kitabı.

"Sen de biliyorsun ki hepimiz mutsusuz. Bu çok derin, varoluşsal bir şey. Hayatın boktan bir yalan olduğunu kısa süre sonra da hiçbir bok anlamadan terk edip gideceğimizi biliyor olmanın getirdiği bir gerilim bu." syf 229 
Kitabın başkahramanı olan yazar, kitabın daha ilk sayfalarında “Lolita gibi bir kitap yazamadıktan sonra yaşamak niye…” diyor. Ben de soruyorum “Baba, Oğul ve Kutsal Roman” gibi bir kitap yazamadıktan sonra yaşamak niye? 
Keyifli okumalar


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder