23.02.2013

Bu bir mektup, Kelebeğin Rüyası'ndan sebep...



Sevgili Muzaffer,
Sevgili Rüştü,

Bu mektubu çok uzaklardan yazıyorum size, yaşam ile ölüm arasındaki kısa, yaşadığımız dönemler arasındaki uzak bir mesafeden…

Bundan bir yıl önce “Yılmaz Erdoğan’ın Yeni Filmi” başlığıyla yazılmış bir köşe yazısı sayesinde haberim olduğu varlığınızdan, yokluğunuzdan, birçoklarımız tarafından varken yok sayılmanızdan... Yılmaz Erdoğan’ın kim olduğunu da bilmiyorsunuz ya siz şimdi, hepsini tek tek anlatacağım. Mesele haberdar olmaktı varlığınızdan, onu başardık ya, önümüzde uzun yıllar var artık. Konuşmak, anlatmak, telafi etmek için. En önemlisi bugün tanıştık sizinle, bakıştık. Siz koca bir perdenin arkasında nefes alıp verirken, ben de mahcup, kederli ama geç de olsa tanışmış olmamızın verdiği mutlulukla hatta içimdeki kederi ve mahcubiyeti bastıracak heyecanla baktım sizlere uzaktan…

Rüştü, "Ben ölecek adam değilim" demişsin ya, ne sen ne Muzaffer ölmediniz, haberiniz ola. Hatta bırak ölmeyi, şiirlerinizin dışında sonsuza kadar yaşayacağınız bir dünya daha yaratıldı adlarınızla. Adı “Sinema” Hiç film izlediniz mi bilmiyorum ama şiir kadar yalnızlık kokmasa da bazen şiir kadar ağlatabilen garip bir dünya sinema.  Önünüzde koca beyaz bir perde, oturup izliyorsunuz. Bugün o perde sizin koca yüreklerinizi taşımak için küçük kalmış olsa da inanın bu haliyle bile yetti, yüreğimde küçük küçük çukurlar kazıp şiirlerinizle, acılarınızla, gözyaşlarınızla doldurmama…

Siyah bir at ile başlıyor film.  Ya da şöyle mi anlatmalıyım size, Zonguldak’ta maden ocağında, bir atın kömür karası gözlerinde, kömürden değil, yaşıyor olmaktan sebep kederli insanların yorgunluğunda… Ölümden birkaç ton açık yalancı bir aydınlıkta, usul usul yükselen bir müziğin kırgınlığıyla başladı film. Filmin geneli de solgun renklerdeydi. Bahar ortasında çıkan bir fırtınaya yenilmiş tomurcukların umutsuzluğunda desem, daha çok seversiniz belki de. Tam o sırada Rüştü’yü gördüm. Bu sefer şiirden değil, kömürden sebep elinde bir kalem, kâğıtla… Yazmaktaydın. Koştun. Ve hemen sonrasında da Muzaffer, sendin, bir elektrik direğinin tepesinde, ekmeğinin peşinde, alnında boncuk boncuk terinle. Merhaba dedim, güldüm, siz bisikletle Suzan ile ilk karşılaştığınız dakikalara varmadan, ben sizi görmüştüm. Biz tanıştığımızda siz daha Suzan için şiir yazma iddiasına bile girmemiştiniz. Ve daha ciğerlerinizden yükselmemişti henüz kederleriniz. Yaşam kan kokmamıştı. İkiniz için de tek öğün yemekle yaşamak vardı, yazmak vardı, şiirler vardı. Varlık Dergisinde şiirleriniz bile daha yayınlanmamıştı. Şiirleriniz yayınlanmış mı diye Varlık Dergisinin olduğu paketi açışınızı, isimlerinizi arayışınızı görünce işte dedim, iki dost daha. Farklı bir dönemde, aynı derginin içinde ümitsizce arıyorum bazen ben de ismimi. Belki  de bu yüzden bir tek ben o sahnede döktüm birkaç damla.

Behçet Hoca da var filmde. Her şey bir kenara şanslı olduğunuz şeyler de varmış be! Şimdi Behçet Necatigil gibi bir şairi bul bulabilirsen kendine hoca diye, nerdeee… Hayalini bile etsen, deli diye önlük giydirip akıl hastanesine tıkarlar. Şanslıymışsınız kâğıt üzerinde, kader diye alnınıza yazılanları boşver düşünme! Yazacak kâğıdı, kalemi bile zor bulmuşsunuz, şiire düşmüş yüreklerinizi alıp, gecenin bir yarısı Behçet Hoca’nın kapısına dayandığınızda,  hani şu Muzaffer’in iş yerinden kaçırdığı daktiloyu kırdıktan sonra, ah o anda, Behçet Hoca’nın evinde onun daktilosuyla oturup yazmaya başladığınızda, nasıl da yanınızda olmak istedim, demlemek iki bardak çay size, içiniz ısınsın diye.  Evet, daktilonun düşüp kırıldığından da haberim var. Hatta filmi izlediğimiz salonda, o sahnede bir kız güldü de, dönüp baktım neye gülüyor diye! Oysa nasıl acıdı benim içim, parmaklarım çelik bir kapı arasına sıkışmışçasına. Boşverinn! Geçti, gitti.  O geçti gitti de şu verem denen illetin size ettikleri, içimi ezdi. Ne diyebilirim ki, keşke sebebiniz olmasaydı o hastalık yirmili yaşlarınızın başında. Rüştü “Acıyı çağırma bizde ondan çok var .” demişti ya Muzaffer sana, bende o kan kustuğunuz anları konuşmak istemiyorum, göz yaşlarımı çağırıyor o anlar hatırladıkça.

Keşke şimdi burada olsaydınız, hani o öldüğünüz yaşlarda, Muzaffer, Rüştü deseydim ben size, elbette Behçet Hoca, bir de ben. Koca bir masa kursaydım, siz sabaha kadar şiirden,sevdadan konuşsaydınız da ben boşalan bardaklarınızı doldursaydım, dolan küllükleri boşaltsaydım. İstiyorsanız Suzanla Medihayı da çağırırdık, aldırış etmezdim.  Ama tutamazdım çenemi, sorardım o zaman Suzan’a, neden Rüştü’nün yazdığı   “Ne kucak açar hatıralar. Ne de dönerler gemiler bir daha…” mısralarını, Muzaffer'in yazdığı şiirden bozma aşk mektubuna tercih etti diye.  Medihaya da biraz surat yapardım belki, Rüştü, sırf seni ölümle yüzyüze bıraktı diye. Öyle hoş geldiniz diye kucaklamazdım ama misafirdir, iki tabak da onlar için koyardım masaya.  İki büyük şairin sevdasına kusur etmezdim, şiirlerinizin hatrına. Ne dedin? Yok, yok hayır sakın o soruyu sormayın şimdi bana, ben tercih yapamazdım ne şiirleriniz ne sizin aranızda. Hani konu yazmak, hele de şiir olunca...  Boşverin şimdi girmeyin siz hiç o konulara. 


Uff ne çok konuştum değil mi? Yıllarca görmediğiniz bir arkadaşınız ya da ne bileyim bir hayranınız sayın beni, mazur görün oradan buradan anlattığım bir sürü şeyi. Sizin yaşadığınızdan o kadar başka bir dönemden yazıyorum ki bu mektubu size, bugün burada olsaydınız eminim kızardınız, karnı tok yatıp, elinin altında daktilodan çok daha gelişmiş bilgisayar denen bir aletle yazmayanlara. Bilgisayar mı? Nasıl desem, daktiloya bir tiyatro sahnesi ekleyin ama camdan bir sahne. Daktiloda yazdıkların o sahnede beliriyor, sonra dünyanın bir başka ucunda başka bir sahneden okunuyor. İşin güzeli bu daktiloya monte edilmiş küçük tiyatro sahnesi yanınızda da taşınabiliyor. İşte böyle, bilgisayarın ne olduğunu ancak bu kadar anlatabilirim size. Onun sayesinde bolca yazıyoruz aslında. Sosyal medya diye bir şey var şimdilerde.Nasıl anlatsam herkes şair, hepimiz bir şeyler yazıyoruz. Tiyatro sahnesine monte edilmiş daktilosu olanlar için kurulmuş bir köy kahvesi gibi bir yer işte. Herkes her telden yazıyor. Birbiri ile yazarak konuşuyor. Orada yazıyoruz, okuyacak adam arıyoruz. Bizim yok tabi Behçet Necatigil gibi bir hocamız. Ölünce arkamızdan okunacak herkese açık bir günlük bırakıyoruz. Bu yazıya başlamadan bir baktım da sosyal medyada ortalık yerde konuşulanlara, yine birileri dünyayı yakıyor futbol takımları uğruna. Sizin anlayacağınız hala kimse ne şair ne de şiir uğruna dünyayı yakmıyor, onun yerine şairi, şiiri yakanlar var ki, neyse, girmeyelim o konuya da. Ama Yılmaz Erdoğan gibi güzel bir yürek çıktı da, şairin, şiirin kıymetini bilen yürekleri her gün yakacak bir film yaptı sonunda. Filmde Behçet Hocayı o oynuyor. O da şair sizin gibi. Bir Noel Baba hikâyesi ile hem güldürüp, hem ağlatabilen sözcüklerin efendisi. Rüştü filmde seni Mert Fırat, Muzaffer seni de Kıvanç Tatlıtuğ isimli iki genç oynuyor. Oynamak çok yavan bir kelime oldu. Nasıl desem, yaşıyorlar. Şiir yazmayan bir adam anlar mı bir şairin yürektekileri kazıyıp kağıda dökemediği anların acısını, kaygısını, doğru kelimeyi gökyüzünden çekip kâğıda yıldız diye kondururken bilir mi yaşanan hazzı derseniz, dün, yok anlamaz derdim. Bugün mü? Öyle bir anlar hatta öyle bir yaşar ki derim, siz kalemi tuttuğunuz anları hatırlar da, biz bu kadar  düşmüş müydük şiire diye sorgularsınız kendinizi. Yani uzun lafın kısası, diyeceğim o ki, sadece şiirleriniz değil, yürekleriniz de emin ellerde. Ne yazan, ne oynayan ihanet etmedi size.

Ahh keşke burada olsaydınız. Olmadı daha uzun yaşasaydınız.  Sizin gibi  “yazmak” deyince yolu aynı duygulardan geçenlere sizler hocalık yapsaydınız, ne bileyim olmadı sadece  arkadaş olsaydınız. Bugünlerde yaşasaydınız verem denen illete de yakalanmazdınız. Verem şimdilerde insanların sinirlenince birbirine kullandığı günlük bir kelime. Öldürmüyor hatta insanlar bazen neşeli neşeli birbirine  “Yahu kardeşim verem ettin beni!” diyor.  Dedim ya garip bir zaman diye. Yani kansız bir verem bizimkisi. Kimse verem diye birbirinden de kaçmıyor. Hani anlayacağınız herkes bulaşıcı olmadığını biliyor.  Birbirinin elini sıkıyor. Ne güzel demişsin Muzaffer Suzan’a, hani Suzan Rüştü’nün elini sıkmayınca “İnsanlar tokalaşınca verem bulaşmaz. Olsa olsa sevgi bulaşır, o da zamanla geçer.” Şimdilerde sevgi de bulaşmıyor ya insanlara, neyse o konuya da hiç girmeyeceğim. Bakma, veremi, yokluğu, savaşı saymazsak sizin yaşadığınız dönem en güzeliymiş.

Öyle bir filmdi işte, izledim bitti. Bu filmi ne şartlarda izlediğimi bilseniz halime ne gülerdiniz. Yok, bunu burada anlatmayayım, buluşunca konuşacak bir şeyler kalsın öbür tarafa, hani gülecek bir şeyler.  


Ama öncesinde müsaadenizle sizinle tanışmama vesile olan Yılmaz Erdoğan’a kocaman bir teşekkür edeceğim. Hem iki güzel insan tanıdım, hem de şiirlerini okudukça ağlayacağım iki insan daha hayatıma kattım. Siz bilmiyorsunuz bu devirde okuyup ağlayacak şiir bulmak da mesele. Kimseye haksızlık etmeyeyim ama büyüklerin deyimiyle “Ne varsa hep eskilerde” Şimdi ikinizin de bir şiirini okuyacağım. Muzaffer senin, “Öldükten Sonra” ,  Rüştü senin de “Hülasa” şiirini.  Ve söz veriyorum size, duvarlara şiirler yazdığınız anları hatırlayıp, yazarken bundan sonra daha çok bileceğim kalemin, kâğıdın kıymetini…

Ve son kez ikinize de “azmin değil bir hevesin peşine düştüğünüz” için sonsuz teşekkürler. Muzaffer hatırlar  bu cümlenin nerede geçtiğini. Sen Rüştü'ye anlatırsın Muzaffer. Bilmem belki de anlattın.

Sevgiler,

Kübra



2 yorum:

  1. Olaganustuydu, hem film hem de yaziniz..
    Ellerinize saglik..

    YanıtlaSil
  2. Beğenmenize çok sevindim.

    YanıtlaSil