3.08.2014

Halfeti... Hep özleyeceğim çocukların memleketi...



Bir başka insanın yüzündeki tebessümün sebebi olabiliyorsa insan, hayat o zaman güzelleşiyor.

Bir başka insanı mutlu etmek isteyecek büyüklükte yüreğe sahip arkadaşları, dostları, tanıdıkları varsa insanın hayat o zaman yaşamaya değiyor.

Ve bir çocuğun ağzından “seni seviyorum”, “seni öpebilir miyim?”, “gitme” kelimelerini duyuyorsa insan, gönlü artık hep o çocuklara ait kalıyor.

Onlar yıllar önce yüreğimde kocaman bir yer edinmiş, Halfeti’nin Argıl ve Gürkuyu Köyünün çocukları.

Hep özlediklerim, hep özleyeceklerim.

Kavuştuk…

Kavuşmak kelimesi o upuzun yolun ucunda onlar olduğu için daha bir anlam kazanıyor.

Sözümü tutabildiğim için büyük bir huzurla, köyü ve çocukları nasıl bulacağım merakıyla, hediyelerden mutlu olacaklar mı, ne kadar çocuğa yetecek heyecanıyla gittim bu sefer köylere.

Önce Antep’e, Antep’ten 1,5 saatlik dolmuş yolculuğuyla Birecik’e, Birecik’ten 45 dakikalık yolculukla Halfeti’ye oradan da yine uçsuz bucaksız çorak, yer yer fıstık tarlalarının arasından yine uzun bir yolculukla Argıl ve Gürkuyu Köylerine…

Varmak…

Sanki ulaşılmasın diye dünyanın bir başka ucuna inşa edilmiş gibi hissettiren köyleri uzaktan görünce varmak kelimesi kavuşmak ile birleşip mutluluk oluyor.

Nisan sonunda karar verdim gitmeye. Okullar kapanmadan 1 hafta önce orada olmayı çocuklara karne hediyesi niyetine küçük de olsa hediyelerini vermek istedim. Her şey planlandı. Bu sefer Tuğba öğretmen öğrencilerinin isimlerini, ayakkabı numaraları, bedenlerini tek tek yazdı, bir de köydeki en ihtiyaç sahibi kişileri. Hemen dostlar, tanıdıklar arandı, mail atıldı. Ve ne mutlu ki, birçoğu çağrımı yanıtsız bırakmadı. İhtiyaçların birçoğu birkaç hafta içinde toplandı. En son kalanlar için çıktığım alışverişte, alınanların bir köye yardım olarak gideceğini duyanlar bir çorap, bir boya kalemi, bir resim kitabı da bizden olsun dediler, poşetin içine atıverdiler. Tüm bunlar o çocukların kısmetiydi. Damlaya damlaya göl oldu. Ve ben varmadan koliler yerine ulaştı. Geriye benim için sadece uçağa binmek kalmıştı.

5 Haziran Perşembe. Okuldan, sınıftan içeri girdiğim o an. Minik yüzlerdeki tebessümle, meraklı bakışlarla, sıcacık sözlerle karşılandım. Onlar mı daha heyecanlıydı, ben mi emin değilim. Önce şekerler dağıtıldı. O saniye gerçeklerle yüzleşme vakti gelmişti. Bir önceki ziyaretimde çikolata alan küçücük bir çocuğun tekrar gelip,  “Ben bunu tek yiyemem evde kardeşim var, öğretmenim onun için de çikolatanız var mı?” sorusu hayatımda yer etmiş bir andı. O tecrübeyle bu sefer herkese dağıtırken, evdeki kardeşleri için de şeker dağıtmak istedim.  Ben kaç kardeşiniz var diye sordukça, Tuğba öğretmen cevapladı başka başka hikâyelerle… 

Rojin… Sınıfın neredeyse en sessizi. Kardeşi var aslında, ama cevap vermiyor çünkü çocuğu olmayan amcasına evlatlık olarak verilmiş. Öz babası da kısa bir süre önce hayatını kaybetmiş. Her şeyin farkındaymış gibi yaşından büyük bir acı var yüzünde. Susuyor öylece, şekeri avucuna zar zor alıyor. Göz göze gelemiyoruz Rojinle. Çünkü hiç kafasını kaldırmıyor.

Zehra… Kaç kardeşin var bakalım diye sorunca kendisi başlıyor anlatmaya. "Öğretmenim iki kardeşim vardı ama öldüler onlar" diye cümleye başlıyor, hızlı hızlı bir şeyler anlatıyor "Yani öğretmenim benim kardeşim yok" deyince Tuğba öğretmen araya giriyor, “Olmaz olur mu Zehra” diyor. Ondan büyük kardeşinin ismini söylemesini isteyip, burada sadece kendilerinden küçüklere kardeş diyorlar diye ekliyor. Ya diğerleri diye soruyorum. Her iki kardeşinin de bir yaşına geldiklerinde nedensiz bir şekilde öldüklerini, doktorların da sebebini bulamadığını söylüyor. Daha sonra başka bir köşede bana Zehra’yı anlatıyor. Kardeşleri bir süre arayla öldüğünde sürekli kardeşlerimi özledim diye ağladığını, hüzünlü, bir o kadar da anaç bir çocuk olduğundan bahsediyor. Zehra 6 yaşında. Çok küçük yaşta büyük bir acıyla tanışıyor. Başka, bambaşka bir çocuk. Kolu kırık Mehmet’e sandalye getiriyor, birinin öğle yemeğini çıkarmasına yardım ediyor, hep ama hep annecilik, ablacılık oynuyor. Belli ki kaybettiği kardeşlerine özlemini sınıf arkadaşlarına yardım ederek bastırıyor. Oysa o da neyi, niçin yaptığını bilmiyor.

Muhammed… İki kardeşim var diyor, Tuğba öğretmen kendinden küçük olanları söylüyor diye ekliyor. 18 kardeşi olduğunu öğreniyorum sonrasında. Gözlerim kocaman açılıyor, bu şaşkınlık yetmiyor sonrasında hepsinin tek bir anneden olduğunu öğrenince dehşete kapılıyorum.  40’lı yaşlarının başında bir kadın, 18 çocuk doğurmuş. İnanmak güçleşiyor.

Barış… Zeytin gözlüm, çapkın gülüşlüm, içine İstanbul beyefendisi kaçmış sessiz miniğim... Kalabalıkları sevmediğini öğreniyorum. Sorulara cevap vermiyor. Başı hep önüne eğik, kaçamak bakışlarda buluşuyoruz. Öğle yemeği saatinde dörde katlanmış örtüsünü zarif bir şekilde masanın üstüne yayıyor, sonra zeytin kabı, çatalı ve yarım ekmeği çıkarıyor. Küçücük masanın bir köşesine geçip onu izliyorum. Çatalı zeytinlere batırıp, ekmeğin arasına kibarca koyuşunu ve dünyanın en güzel yemeğini yermişçesine keyifli yiyişini izliyorum. Kafamı diğer masalara çeviriyorum. Kimisi yoğurda ekmek banıyor, kimisi iki ince dilim karpuzu ekmeğe katık ediyor, kimisi ise akşam yemeğinden kalmış birkaç kaşık bulgur, makarna ile yarım ekmeği bitiriyor. Şehir çocuklarının beslenme çantalarının zenginliği burada yok diye düşünüyorum. İçim sıkılıyor, gözlerim doluyor. İşte az ve yok kelimeleri ilk kez bu kadar anlam kazanıyor. Belki de bu yüzden çocuklar birkaç tane şeker karşısında tarifsiz mutlu oluyor. Yüzlere gülücükler yerleşiyor. Kucaklamak, öpmek istiyorlar, teşekkür ederiz kelimeleri ağızlarından hiç düşmüyor. Yokluk yüzünden bir damla onların dünyasında bir göl, bir deniz oluveriyor.

Unutmak mümkün değil bu çocukları. Cengiz’in muzip hallerini, hangi masaya geçerse o masanın düzenini bozuşunu, Zehra’nın anaç ve bilmiş hallerini, Barış’ın zeytin gözlerini, Muhammed’in derin bakışlarını, Rojin’in hep öne eğik bakışını, Tülay’ın güzelliğini, hanımefendiliğini, Abdülsamet’in bir çırpıda Legolardan yaptığı uçağı, yaratıcılığını, Türkan’ın ortaokul çağındaki ablalarının yazları Adana’ya pamuk toplamaya gittiklerini anlatışını, Halil İbrahim’in utangaçlığını unutmayacağım. Her seferinde yeni çocuklar yer ediyor hayatımda. Gülüşleri, masumiyetleri, güzellikleri işliyor kalbime. Yapılanların yetersizliği karşısında onların kocaman teşekkürü beni hep ezdikçe eziyor.


İlk günün sonunda köyden ayrılmadan önce Dursun’un evine gidiyoruz. Yirmili yaşlarının sonunda, beşi yanında, biri karnında dünya tatlısı bir kadın. Bir önceki gelişimde okula gelip teşekkür etmişti. Bu sefer biz onun evine konuk oluyoruz, iki göz odalı evine. Bizim evin bahçesinden girdiğimizi gördüğünde hemen bir yere koşup minder getiriyor, odaya bırakıyor. Dört duvar bir oda. Mobilyasız. Yerde incecik bir pike. Halı bile değil. Koltuk yok, mobilya yok, yatak yok. Tüm aile bu odada uyuyormuş. Çocuklar için getirdiklerimizi veriyoruz. Israrla çay demlemek istiyor, yemeğe kalın diyor. Az vaktimiz olduğunu söyleyip hamile haliyle bir şeye kalkışmamasını söylüyoruz. Yüzünde yine bir önceki seferde bıraktığım hüzün asılı, aynı yerinde duruyor. İneklerinin hastalanıp öldüğünü söylüyor. "Ölmeseydi iyiydi, ondan umutluyduk" diyor. 


Ceyhun, Ömer, Emine, Fatma ve Mehmet.  Mahzun annenin güleç çocukları. Karnındakinin adı ne olacak sormuyorum. Daha doğurmasan demeye dilim varmıyor. Köyde benden yaşça çok küçük kadınlar, doğurmaktan, hayat şartlarının zorluğundan benden on yaş büyük gösteriyor. Sohbet, çocuklarla şakalaşma derken fotoğraf anı geliyor. Ne yapsak da Dursun’un fotoğrafta gülmesini sağlayamıyoruz. Biraz gül bari Dursun, sözümüze karşılık “Güldürse Allah güldürürdü” diye karşılık veriyor. Derin bir sessizliğe, başta yanımıza gelmek istemeyen Ömer’in paldır küldür yanımıza gelişi son veriyor. Ayrılık vakti… Kucaklaşarak, bir daha görüşme temennileri ile…

Gürkuyu Köyü… Kaç haneli bilmiyorum. Bir gün ders sonrası köyü gezmeye çıkıyorum. Çocuklar yanıma koşuyor. Çocukların bin bir sorusu eşliğinde köyü geziyorum. Bir önceki sefer fırsat bulamadığım için bu sefer biraz daha köyün içinde olmak istiyorum. Çocuklar tek bir tane düz, asfaltlı yolu olmayan köyde koşturuyor. Bu yüzden birçok çocuk okul sonrası, oynamak için de okulun bahçesini seçiyor. Top oynayabilecekleri köydeki tek düz zemini olan yer okulun bahçesini… Kızlar meraklı, mesleğin ne, nereden geldin, bir daha gelecek misiniz, bir sürü soru. Birkaç tanesi beni hatırlıyor. “Siz önceden de gelmiştiniz, 23 Nisan gösterilerini izlemiştiniz.” diyor. Köye dışarıdan pek insan gelmediğini bildiğim için hatırlanmış olmak garibime gitmiyor.  Sonra bir köşede hamur açan kadınları görüyorum. Onlar bazlama diyor. Yaşlı bir kadın el işaretiyle beni çağırıyor. Oturduğu yerden kalkamıyor ama kollarını uzatıyor. Anlıyorum ki bana sarılmak istiyor. Kürtçe bir şeyler söylüyor, bir yandan gülüyor, heyecanlı heyecanlı anlatıyor. Hamur açan kadınlardan tercüme etmelerini rica ediyorum. Sonra “Zehra’nın anneannesiyim ben. Ona bir sürü hediye getirmişsiniz. Pembe ayakkabılarını çok beğendi. Dün gece evde giyindi. 
Okula bugün bunlarla git dedi anası, giyinmedi. Bayramda giyinecekmiş. Çok mutlu oldu. Teşekkür ederiz.” dediğini öğreniyorum. Derin bir iç çekiyorum. Bayram… Bayramların biz şehirliler için kaç zaman önce anlamını yitirdiği, çoğumuzun şehirden kaçacağı birkaç günlük tatilden başka bir şey olmadığını hatırlıyorum. Köy çocukları… Onlar için hala bayram özel, hala yeni kıyafetlerini giyinecekleri heyecanlı bir gün…


El işaretiyle beni yanına oturtuyor yaşlı kadın. Sorular soruyor. Akşam yemeğe davet ediyor. O köyde kalmadığımı, ulaşımın çok zor olduğu o köyden öğretmenlerin servisi ile kaldığımız Halfeti’ye dönmek zorunda olduğumu anlatıyorum. Bir dahaki sefer için söz veriyorum. O zaman bu bazlamayı al, diyor. Saç üzerinde pişirilmiş sıcacık bazlamayı bir poşete koyup elime sıkıştırıyor, bunu al dercesine kaş göz işareti yapıyor. Sarılıyorum boynuna. Etrafımızı saran çocuklara fotoğraf makinemi uzatıp fotoğraf çekilmek istiyorum. Hepsi kabul ediyor. Her fotoğraf sonrası kendisini görmek istiyor yaşlı kadın. Bu aslında ona özgü bir durum değil. Köyde karşılaştığım birçok çocuk fotoğraf çekildikten sonra hep fotoğrafı görmek istiyorlar. Kimisinin ilk fotoğrafı olduğuna emin olduğum için her seferinde gösteriyorum. 

Müsaade isteyip kalkacağım sırada dünyalar güzeli Bahar’ı görüyorum. Çıplak ayaklarıyla koşarak bazlama açan annesinin yanına geliyor. Bahar 1,5 yaşında. Taşların üstüne kendisini birden bırakıveriyor. Annesi rahat. Ne onun çıplak ayak taşların üstünde koşturmasından ne de kendini pat diye yere bırakıp oturmasından rahatsız oluyor. Bahar etrafa bakınıyor. Bir ara karnını açıp kaşıyor. Annesi “Açma karnını üşüteceksin” diyor. O anda, o köyde çocukların çıplak ayak dolaştıklarında değil, karınlarını açtığında annelerinin kaygılandığını anlıyorum. Bahar’ın da birkaç fotoğrafını çekip yanlarından ayrılıyorum.

O sırada öğle yemeği için okulda menemen pişiren Tuğba öğretmenin gönderdiği birkaç çocuk yanıma geliyor, “Öğretmenim, Tuğba Hoca yemek pişti gelsin dedi.” diyor. Öğretmen olmadığım halde, öğretmen olmanın ne kadar güzel bir duygu olduğunu, çocukların öğretmenim diye seslendikçe içimin nasıl coştuğunu anlatamam. Okula dönüyorum.  Birkaç öğretmenle beraber, hep beraber aynı tavaya banıp menemen yiyoruz. Hiç sevmediğim bir yemek olan menemen Tuğba’nın elinden, diğer öğretmenlerle paylaşılarak yenince dünyanın en güzel yemeğine dönüşüveriyor. Keyifle, mutlulukla tavayı sıyırıyorum. Okulda bir gün daha bitiyor. Pazartesi günü, okulda onların, öğrencileri için yoktan var etmeye çalışan o öğretmenlerin Tuğba’nın, Zöhre’nin, Zarif’in, Önder’in hiçbirinin yanında olamayacağım aklıma geliyor. Okulun öğretmenler odasından son kez dışarı, uçsuz bucaksız gözüken yola bakıyorum. Tüm öğretmenlerle servise biniyoruz. Yine yolculuk başlıyor.

Günlerden Cumartesi… Argıl Köyü vakti. Geçen sefer olduğu gibi ilk önce Sıdıka Teyze’nin kapısını çalıyorum. Sanki birkaç haftadır görüşmüyormuşuz gibi samimiyetle bizi kucaklıyor, hoş geldiniz, hoş geldiniz diye bizi evine davet ediyor. Hava sıcak, bahçede oturuyoruz. Medine’yi, Zilan’ı, Ayşe Nur’u soruyorum. Medine ve kardeşleri evde yok, kapı kapı arıyoruz. Teyzesinin, anneannesinin evine bakıyoruz. Neden sonra Sıdıka teyze babalarını görüyor “Ara gelsinler.” diyor. Annesi ile çıkıp geliyor Medine, Zilan ve Dilan... Onlarla hasret gideriyorum, küçük Kübra’nın şekerleri tek tek açıp yiyişini izliyorum, Gürcü bacı ile sohbet ediyorum. Ayşe Nur, Muhammed, Gamze onlar nerede diye soruyorum.  Ortalığı karanlık basıyor. “Ayşe Nur ve kardeşleri annesi ile birlikte Adana’da... Babası işsiz olduğu için bakamıyor. Hepsini Adana’ya abisinin yanına gönderdi. Belki döneceklermiş. Gamze ve ailesi İstanbul’a göçtü. Burada 2500 TL borçları vardı. Ödeyemeyince İstanbul’a gittiler. Büyük oğulları burada, tek. O da lise sonu bitirince gidecek onların yanına.” diye anlatıyor Sıdıka teyze. Gamze’nin annesi İstanbul’da apartmanlarda yer siliyormuş, babasının işi yokmuş diye ekliyor. Dağılmış, göçmüş olacaklarını hiç aklıma getirmemiştim. Çocukların bedenleri uyacak mı, alınanlar yetecek mi aklımdaki sorulardan bazılarıydı ama o soruların içinde hala köydeler midir, birlikteler midir, dağılmışlar mıdır yoktu. Hepsini bir arada bulamamak canımı sıkıyor. Belli etmiyorum.

Anlatacak daha çok şey var Halfeti’ye dair. Bu yazı uzadıkça uzar. Ama gerek yok. Siz anladınız, oradaki insanların yoksunluğunu, mahzunluğunu ama her şeye rağmen güzelliğini… Fazla söze gerek yok. Her seferinde içim ezilip geliyorum oralardan. Dünyanın adaletsizliğini değil, insanların vicdansızlığını sorguluyorum. Görmezden gelişini, bir el uzatmaktan imtina edişini, sahip olduğu üç tanenin bir tanesini vermekten neden çekindiğini anlamaya çalışıyorum. Sorular hep cevapsız, sorular hem havada kalıyor. Her dönüş sonrası bir yanımdaki eksiklik büyüyor.

Ve son olarak teşekkür borçlu olduğum insanlar var. İlk teşekkür beni evlerinde ağırlayan Tuğba ve Önder’e… Huysuzumdur ben. Kimsenin evinde kalamam. Kendi evimde, kendi yatağımda uyur gibi rahat ettirdiler. Yedirdiler, içirdiler ve yine gezdirdiler. Onlar iki muhteşem öğretmen, iki muhteşem insan. Yürekleri kocaman, emek veren, zarif, hayatıma güzel bir vesile ile girdikleri için minnet duyduğum insanlar.

Halfeti’ye götürdüğüm yardımlar için destek olanlar… Onlar olmasaydı işim çok zorlaşacaktı. Onları her ne vesile ile olursa olsun tanıdığım ve hayatımda oldukları için çok mutluyum. Kimisini çok yeni, kimisini çok uzun yıllardır tanıyorum. Yazımın başında bana “Bir başka insanı mutlu etmek isteyecek büyüklükte yüreğe sahip arkadaşları, dostları, tanıdıkları varsa insanın hayat o zaman yaşamaya değiyor.” dedirten insanlar onlar. Hepinize sonsuz teşekkürler…

Alev Rutkay, Ali Gürak, Arman Akıncı, Ayça Ögetürk, Aysel Aksoy, Aysun Esmergül, Bahar  Yıldırım, Betül Çağlayan, Burak Konuk, Cem Altıntaş, Cüneyt Devrim, Ebru Soğukpınar, Ece Bağışlar, Erdal Kale, Fulya Kadınkız, Jale Kohen, Kadirhan Başalak, Melis Civan, Muharrem Ayın, Müge Kotil Yaşar, Nihan Uluçay, Sinem Uzunoğlu, Sinem Yalavaç, Sonnur Karakurt, Suna Çelik, Tuncel Aydın, Yahya Ülker, Zeynep Kahraman

Sahip olduklarınız için şükretmeyi, paylaşmayı, bir insanı mutlu edince hayatın daha güzel olduğunu unutmayın. 

Sağlıkla, sevgiyle kalın.

Kübra










Hiç yorum yok:

Yorum Gönder