26.08.2015

Gökyüzü Kırmızıdır, Kan Kırmızısı…



-      Gökyüzünden gelenler yine gökyüzüne mi dönerler?
-      Nasıl?
-      Gökyüzü ile yeryüzünü alt üst etsek belki de dönüp gelirler.

Zeynep…  Ondan duyduğum son sözlerdi. Nasıl, diyebilmiştim sadece. O, elinde sıkı sıkıya tuttuğu uçaklarıyla pencereden dışarı bakarken, gözlerinin aradığı şeyi bilememenin verdiği acıyla ezilmiştim. Bugün olsa omuzlarından tutar, sarsardım onu. Kendine gel, diye bağırırdım. Nasıl değil, ne oldu sana, diye sorardım. Yüzüne bir tokat atardım. Sonra sarılırdım ona. Yüzünü ellerimin arasına alıp severdim son bir kez. Kan kardeşimdi o benim. Şu hayatta belki de en sevdiğim… Nereye uçtun sen Zeynep? Böyle neden uçtun?

En son Serra’nın doğum gününde gördüm onu. Hepimiz en son orada gördük. Neşeliydi. Hiç olmadığı kadar… Gülüyordu hep, kocaman kocaman gülüyordu. Doğum gününde ilk kez gördüğüm bir kızla arada fısır fısır bir şeyler konuşuyorlardı. Anlattıkça yüzünde bir ışık dağılıyordu. Tuvaletten dönerken kolundan tuttum. “Sende bir şeyler var hayırdır karabücüğüm,” dedim, göz kırptım, anlatmasını bekledim. “Yok bir şey ya, mutluyum işte, hem de çok!” dedi, omzunu silkip gitti. Anlatacaksın diye bağırdım arkasından. Dönüp gülümsedi, zamanı geldiğinde ilk sana, dedi.

İki gün sonra telefon çaldı. Serra’ydı.

“İnanamıyorum, bu bir şaka olmalı, bu nasıl bir saçmalık ya, öyle şey olur mu? Mert aklım almıyor, yok aklım almıyor.”

“Neden bahsediyorsun kızım ya, önce ne olduğunu söylesen sonra aklının almadığı kısma baksak!”

“Zeynep’i akıl hastanesine yatırmışlar!” dedi. Akıl hastanesi… Akıl, hastane, akıl, hastane, akıl hastanesi, hastanenin aklı, aklı kaçanların hastanesi, aklını kaçıranların hastanesi…

 Doğum gününün ertesi sabahı uyanamadığını düşünmüş annesi. Uyandırmak için odasına gitmiş.

“Yatakta yoktu. Çantası, telefonu çalışma masasının üstündeydi. Balkondan ses duydum. Bir hışırtı geldi. Balkona çıkınca inanamadım. Kâğıtlardan onlarca uçak yapmıştı. Balkondan aşağıya atıyordu. Zeynep, diye seslendim. Bakmadı önce. Zeynep deli misin kızım ne yapıyorsun, diye bağırdım. Sesime döndü. Bana dönen gözler, Zeynep’in gözleri değildi. Annecim korkutma beni, bir şey mi oldu, dedim. Güldü. Elindeki uçağı gösterip, bak uçak, dedi. Üç yaşında bir çocuk sesiyle, tonlamasıyla, saflığıyla, bak uçak, dedi.”

Babası gelmiş hemen eve. Sonra apar topar… Elinden bırakmamış uçakları. Alamadık elinden, dedi annesi. Yol boyunca arabanın arka camından dışarı uçurmuş hepsini. Arabalardan garip garip bakan insanlara aldırmadan fırlatmış. Aklı giden önemser mi ki kimin ne düşündüğünü... Aklı giden artık biraz da özgür olan değil midir? Öyledir. O hep öyleydi. O hep biraz deliydi. Uçuş uçuştu yüreği. Kötülüğüne bakmadan hayatın en çok sevmeyi severdi. Deli severdi, deli gibi sarardı sevdiğini. Birinin, birileri hakkında ne dediğini önemsemeden, severdi. Hayatta sevmekten daha güzel ne var, gerçekten sevemiyorsan yaşama be dostum, derdi. Niye gelmiştik ki dünyaya biz? Kızardı kalp kırana, yürek harcayana, hayatları sağa sola savurana… Çok kızardı.

Aldatmıştı son kız arkadaşım. İşten bir hafta izin almıştım. Elimde bira içip içip, işeyip zıbarıyordum. Kimsenin aramalarına çıkmıyordum. Kapıyı kimseye açmıyordum. Bir tek Zeynep’in mesajına, “İçiyorum, ölene kadar içeceğim.” diye cevap yazdım, sonra sızmışım. Birkaç saat sonra evde, uyuyakaldığım koltuğun karşısında, sandalyede oturuyordu.  İçeri nasıl girdin diye sordum. “Çilingirciliğe başlayacağım sıkı para var bu işte.” dedi. Kahkaha atarken düşmesin diye sıkı sıkıya tuttuğu kucağındaki kocaman kutuya takıldı gözüm.

“Heh, bunu sana getirdim. Bence seveceksin. Sevmek zorundasın çünkü ben getirdim. Ben yaptım hatta. Kör oldum, beynimi yedim olm yaparken, ona göre yani.”

Kutuyu elime verdi. Açtım. Legodan yapılmış kocaman bir kalp. Kıpkırmızı. Üç boyutlu. Uğraşmıştı. Belli ki deli gibi uğraşmıştı. Sevdikleri için deliren bir kızın, bu deli işi şeyle uğraşması şaşırtmamıştı.

“Güzelmiş. Eline sağlık. İyi de ne yapacağım ben bununla?”

Bir sessizlik indi odaya. Gözleri dolu dolu baktı bana. Elleriyle saçlarını iyice arkaya attı. Derin bir nefes çekti zamandan. Dondurdu ikimizi orada.  Bu bakışları biliyordum. O böyle bakarken konuşamazdın karşısında. Bilirdin, birazdan konuşmaya başlayacak. Sarsacak. Ve o sözler hiçbir zaman unutulmayacak. Bildim.

“Mert… Defalarca kırılsan sen sev yine. Baktın hep aynı yerden kırılmış, yapışmıyor, yorulmuş kalbin, çıkar at onu, yenisi tak yerine. Kaldığın, inandığın yerden devam et sevmeye aşkla, tutkuyla. Doğduğun an seni kucağına alan annenin sevgisi kadar katıksız, saf, gerçek ve ömür boyu sürecekmiş gibi sev. Bir daha hiç kırılmayacakmışsın gibi. Şu gökyüzünün altında, bir ağacın gölgesinde sevmeden nasıl yaşar insan! Kalbin çıldırsa aklınla sev, aklın çıldırsa kalbinle… Her ikisi de mi çıldırdı, gözlerinle sev, sözlerinle, ellerinle…  Zamana izin ver. Aslında rüzgârdır zaman. Bırak saba rüzgârı geçsin üstünden. Alıp götürsün sorularını…  Ya da poyraza bırak kendini. Sert olsun istiyorsan, kazıyıp geçsin, delsin istiyorsan tamam poyraz da olur. Yeter ki zamana aç yüreğini. Eğer çok yorgunsa kalbin şimdi, benim senin için yaptığım kalbi al tak ötekinin yerine. Seni çok seven bir kadının eli değdi o kalbe. Canım dostum, böyle bırakma kendini… Elbet bir gün karşına çıkacak sevgini her şeyden sakınacak biri.”

Zeynep deliydi, deli seven kadınlar nasıl delirirdi? Neden delirirdi? Neden gökyüzüne bakıp duruyordu? Neydi o uçakların anlamı? Bizim bilmediğimiz ne vardı? Neyin, kimin izini sürmeliydik? Bilseydik onu gerçekten neyin bu hale getirdiğini düzeltebilir miydik?

Hastaneye yattıktan birkaç hafta sonraydı. Tekrar görmek istedim onu. Annem aradı, “Zeynep’in en sevdiği keki yaptım, uğra da al oğlum. Ben de gelecektim ama onu öyle görmek istemiyorum.” dedi. Yok gerek yok anne, dedim. Hastaya eli boş gidilmezdi. Ne götürürdün hastaya! Hasta! Hastaya kolonya, meyve suyu, süt falan filan. Ya akıl hastasına?

Annesine gideceğimi haber verdiğimde, kâğıt yetiştiremiyoruz, demişti telefonda. Bir gece yarısı uçak yapacak kâğıtlar bittiğinde tüm hastaneyi birbirine katmış çığlıklarıyla. Doktorların ofisinde ne kadar gereksiz, boş kâğıt varsa yığmışlar odasına. Susmuş. Gülerek başlamış tekrar uçak yapmaya. Ben de bir koli A4 aldım ona. Arabada yanımda, hep onun oturduğu koltukta, bir koli kâğıtla… Bir sorudan bir başkasına koşarak, arada boşluğa kayan aklımı uyandıran korna seslerine küfürü basarak, her acabada olmadık yerde gaza yüklenerek, sevmeye doyamayan Zeynep’in bakışlarındaki karanlığın sızısını hatırladıkça böğüre böğüre ağlayarak vardım hastaneye.

Konuşmadı hiç. Tek kelime etmedi. Kafasını uçaklardan kaldırıp yüzüme bakmadı bile. Uçak fabrikasında çalışırmış gibi arda arda kâğıtlardan uçak üretmeye devam etti. O artık aklını yitirmiş bir uçak üreticisiydi. Elimdeki bir koli kâğıdı yatağın üstüne bıraktım. Gözleri koliye kaydı. Hızla sandalyeden kalkıp koliyi açtı. Bir paket kâğıdı alıp masanın üstüne bırakırken, ilk kez yüzünde görmekten hoşlanmadığım bir gülümseme vardı. Bu onun gülüşü değildi ki…  Zeynep’in içindeki kimdi, benim Zeynep’im gerçekten nereye gitmişti… Dayanamadım daha fazla. Uçakları ve her bitirdiği uçak sonrası kafasını kaldırıp baktığı gökyüzü ile bıraktım onu. En son odadan çıkarken, “Seni çok seviyorum Zeynep. Ben kalbimi çıkarıp, yerine getirdiğin kalbi taktım. Ama yok elimde sana verebileceğim bir akıl, kahretsin yok. Ne olduğunu bilmiyorum! Kahretsin bilmiyorum! Aklımı kaçıracağım Zeynep, ben de aklımı kaçıracağım. Geri dön be kadın! Geri dönnnn!” diye bağırdım. Sesime gelen hemşireler çıkardı beni dışarı.  Toparlayın kendinizi, dediler. Toparlayamıyordum. Neyi toparlayabileceğimi de bilmiyordum ki. Hepimiz, tüm arkadaşları dağılmıştık. Toparlanamıyorduk. Orada burada tesadüfen karşılaşsak, göz ucuyla birbirimize selam verip uzaklaşıyorduk. Sanki olanları bilmediğimiz için, arada biz fark etmeden bir şeyler olmuştu ve biz olanı kaçırmıştık diye birbirimizi suçluyorduk. Sözsüz, sessizlikle, gözlerle…

Birkaç gün sonra Serra ile buluştuk. Sonra birkaç arkadaş daha eklendi. Bulacaktık ona ne olduğunu. Zeynep yazmayı severdi. İlla bir yerlere bir şeyler not etmiş olmalıydı. Babası açtı kapıyı. Sesini tanımasam bambaşka bir adama dönüşmüş bu adamın Zeynep’in babası olduğuna inanmam mümkün değildi. Ücretsiz izne çıkmıştı, artık işe gitmiyordu. “Zeynep iyileşince döneceğim.” dedi kısa bir sohbetin arasında. Söyledik, “Biz biraz Zeynep’in odasını karıştırmak istiyoruz, bir şey bulmak istiyoruz.” dedik. Kimliksiz bir tebessüm oturdu yüzüne. “Ne istiyorsanız yapın ama kitaplarının yerlerini değiştirmeyin, dönünce kızmasın.” dedi. Dönecekti Zeynep, inanıyordu.

Çok oturmuştum o odada. Kitapların, mumların, tütsülerin, notaların arasında... Okumayı severdi Zeynep, yazmayı, bir de ney üflemeyi… Neyini elime aldım. Sanki üstünde hala elinin sıcaklığı vardı. Serra ve diğerleri defterlerini karıştırmaya başladılar. Hepsi bir defterini alıp bir köşeye çekildiler. İlk kez Zeynep’in odasını gören bir arkadaşımız, “İnsan bu kadar kitabın arasında delirir tabi, bu ne abi ya!” dedi. Hassastık. Birbirimizi öldürmeye hazırdık. Hepimizin eli bıçaklıydı sanki. Zeynep duysa onu yaralayacak bir cümle karşısında ordu olup savaşa girerdik biz. O gün, orada olma amacımızı aklımızda kalbimizde tutup savaşa girmedik biz. Boş boş dolandım odada. Ney hariç hiçbir şeye dokunmadan... Öyle ya Zeynep kızardı defterlerine, kitaplarına dokunulmasına. Annesinin getirdiği çay ve kekle içinden çıktık o derin sessizliğin içinden. “Zeynep nasıl, en son ne zaman gördünüz? Düzelme var mı?” diye sorduk. Varmış, dedi. Önceki gün hastaneye gitmişti. “Doktor düzelme var, artık uçakların üstüne renkli kalemlerle bir şeyler çiziyor.” demiş. Kırılmıştı bu lafa, kızmıştı.  “Doktorun boğazına sarılmak istedim. Ben kızımı kreşe bırakmadım ki, resim yapmayı öğreniyor diye sevineyim mi, siz neden bahsediyorsunuz!” demek istedim ama diyemedim dedi.

Hava almaya çıkarıyorlarmış artık. Uçaklarını toplayıp bir bankın üstüne çıkıp, hepsini uçuruyormuş yine. Düşmüş geçenlerde. Sanırım çıktığı bank yeterince yüksek gelmeyince iki bankı üst üste koyup üstüne çıkmış. Dengesini kaybedip düşmüş. Annesi, kaşında birkaç dikiş yarası var artık, dedi. Aklı zaten yara almıştı, şimdi bir de kaşı diye üzülüyordu kadıncağız. “İyi gelebilirmiş hava almak, öyle dediler diye bir şey diyemedim. Yoksa aklı şaşmış Zeynep’imi çıkarmayın dışarı, koruyun onu derdim.”  dedi annesi. Aklı şaşmak… Delirdi kızım diyemiyordu. Aklını yitirdi diyemiyordu. Aklı şaşmıştı Zeynep’imizin. Öyle ya herkesin aklı şaşardı. Şaşardı ama sonra geçerdi o şaşkınlık. Şu hayatta her şey geçerdi. Kalp acısı geçer, düş kırıklıkları geçer, yontulursun hançerli eller tarafından ama geçer, aklın şaşarsa o da geçer mi! Geçmedi.

Bir ay nasıl bir sene gibi hissedilirmiş onu öğretti Zeynep. Her gün uyandığımda, yüzümü odanın  boşluğundan duvara dönmeyi öğretti. Kıpırdamadan saatlerce durmayı. Gözlerimin kepenklerini indirmeyi, güzel günlerin geleceğini hayal etmeyi öğretmişti.  O sabah telefon geldiğinde duvara bakıyordum. Kıpırtısız. Hayalsiz. Serra’ydı.

“Zeynep uçmuş Mert, Zeynep’imiz uçmuş!” dedi ağlayarak.

Zeynep bu, isterse uçardı. Vardı onda o kudret, ama Serra niye ağlıyordu. Onun bu gücü karşısında mı duygulanmıştı.

“Helal be benim Zeynep’ime… Uçarak dönecek işte bize” dedim.

“Mert, Zeynep ölmüş.”

Atlamıştı. Dün öğleden sonra, hava almaya çıktığında birden ortadan kaybolmuş. Çatıya çıkmış. Hemşireler onun çatıda olduğunu fark edip yukarı çıktığında elindeki uçakları uçuruyormuş aşağıya. Gülerek. Yine gülerek. Hatta kahkaha atarak, gökyüzüne bakarak… Onlar yavaşça, yanına yaklaşana kadar… Uçmuş…

O gün, Zeynep’in odasından çıkarken, herkes hole çıktıktan sonra geldi aklıma. Doğum gününden önce onlara habersiz gittiğimde, beni görünce tek kişilik koltuğun minderinin altına sıkıştırdığı defter geldi aklıma. Herkesin kapıya gittiğinden emin olduktan sonra geriye döndüm. Minderin altındaydı o defter. Defteri tişörtümün içine gizleyip, çıktım odasından, evden. Eve varınca öğrendim her şeyi…  İlk günlerde neşeyle yazdığı yazılar, dokuzuncu günde kalmıştı. Dokuzuncu gün dolmakalemine gözyaşları karışmıştı.

“ Gökyüzü vazgeçmişse senden. Kan damlıyorsa mavilerden. Uçaklar artık bilinmeze uçuyorsa ve hiçbir rotanın sonu aşka varmıyorsa, ölmeli o zaman, yüreğindeki tüm uçakları uçurduktan sonra,  ölmeli. Ancak öldükten sonra tekrar yeniden gelebilirsin dünyaya. Uçacağım… Yeniden uçmak için…”


Ah be Zeynep’im… Deli sevenim…

25.08.2015