4.09.2015

Sesin Gökyüzüm...


Sustum. Martıların sesini duyunca… 
Tablolarla dolu koridorun sonuna yürüdüm.
Martılar vardı ama ya gökyüzü…
Çekildi içimden tüm maviler. Geceyi öptüm.
Benim için mi bırakmışlardı o bankı oraya… Oturdum.
Benim için miydi o koskocaman, gökyüzünü, maviyi saklayan camdan kafes… 
Uzayıp giden sonsuz karanlığı gördüm.
Dışarı baktım. Aşk yoktu. Martılar vardı, İstanbul vardı, gökyüzü yoktu.
Zaten son duyduğumda sesi de biraz yorgundu.
Sonbahar geldi diye... Biraz hüzünlüdür geceler.
Ve ayrılık getirir derdi büyükler…
Tüm saçma düşünceleri en derinimde sakladığım, aptalca korkular çöplüğüne gömdüm.
Duruldum. Kalabalıklar içindeydim birkaç dakika öncesinde…
Korkularımın rüzgarında boşluğa savruldum
Ellerinde içkileriyle, şen kahkahalarıyla, dünyanın dört bir yanından kadınlar vardı çevremde.
Ellerinde içkileriyle, dikkatli bakışlarıyla, dünyanın dört bir yanından adamlar vardı çevremde.
Yutkundum.  Aklım bulanınca tüm insanları midesine indiren bir canavar oluyordum.
Kaybolurdu herkes. Dünya sessizleşirdi kalabalıklar cehenneminde bile. 
Yuttum. Herkesi, her şeyi ama ya… Ya neden yutamıyordum karanlığı, ya neredeydi benim gökyüzüm…
Zaten son duyduğumda sesi de biraz durgundu.
Kafamı sola çevirdiğimde Nuri Bilge’nin çektiği o hüzünlü İstanbul fotoğrafını gördüm.
İstanbul, kar, dar bir sokak, eski ahşap evler, sokakta yalnız bir çocuk… Sırtını taştan bir duvara yaslamış, üstünde ince bir ceket,  gözlerini bana dikmiş...
Beyazların içinde siyaha bürünmüş bana.
Sorsan hava 34 dereceymiş, çok nemliymiş İstanbul, öyle diyorlar dışarıda…
Üşüyorum ben. Aklım, fikrim, kelimelerim beni terk ettiğinde üşürüm ben.
Karanlığımı örtmez beyazlar. Ve kar… Bakma bana öyle çocuk! Senin kadar yalnız değilim ben. Sadece son duyduğumda sesi çabuk terk etti beni, birkaç dakikada gitti.
 O kadar, sadece o kadar.
Enis Batur çalıyordu içimde, martı seslerini duyduğumdan beri hep aynı mısralarla…
“Yordu bütün yıl bizi işler
ve ilişkiler: Buraya ondan geldik.
Korkmuştuk korkularımızdan,
coşkularımızdan bıkmıştık,
ne yavaşlıyor ne de hızlanıyordu
çarklar, kimseye rastlamıyorduk,
kendimize bile: Buraya ondan
gelmiştik.”

Buraya neden gelmiştim ben? Bu camdan kafesin içinde kaybolmaya mı?
Bu martı sesleriyle çıldırmaya mı? Çevremdeki tüm renkleri yok sayıp, tabloların mavisine kanmayıp, göremediğim gökyüzü için ağıt yakmaya mı?
Orada gökyüzüm, o koskoca camın arkasında, biliyordum. Sonra birkaç yorgun şiir, birkaç efkârlı düşünce sonrası onu gördüm.
Aydınlık kalbimi. Korkulara bulanmış ruhumu aydınlatmaya çalışan kalbimi…
Tek başına karanlığıma nasıl direndiğini gördüm, seviyorum deyişini duydum. Seviyordum.
Sesi yorgundu, durgundu ama aydınlatıyordu.
Gökyüzü karşımda yoktu. Gökyüzü kalbimde yaşıyordu.
Derin bir nefes aldım zamandan. Ciğerlerimi mavilerle doldurdum. 

Sonsuz olacak koskocaman bir maviyle yoğruldum. 

Olduğum yerde doğruldum.
Çalan telefon…
Yorgun muydu yine sesi?
Durgun muydu yine sesi?
Belki aynı anda her ikisi…
Seviyorum dedim, yorgun sesini, durgun halini, seviyorum seni…
Yeter ki bu çılgın martılara kanıp bırakma beni.
İzin verme havalanmasından ruhumdan kargalar, karanlıklar…

Kübra 

02.09.2015 İstanbul Modern...