26.01.2015

Bekleyiş...



Sen duymadın. O son gece kulağına bir şarkı mırıldandım. Karanlık benim dünyam, demiştin. Karanlık olsun ey sevgili, sen yüreğime yıldızları bıraktın. Sen uyumuştun. Kalktım pencereleri kapadım. Oda kokunla doldu. Yanına uzandım. O son gece kokuna isim taktım. ‘Toprak’  Şimdi hadi git, unut beni istersen. Ölünce dört bir yanım sen olacak, ne senin ne benim kaçacak yerimiz kalacak. Yine beni saracaksın sevgili…  Sen gittin. Bir mum yaktım gözlerin yerine, bir kedi aldım sen diye sevmeye.  Yıllar sonra tavan arasına çıktım. Sandıktan kara bir ağıt çıkardım, alıp yüreğimin yerine taktım. Bir saksı toprak alıp yatağımın başucuna bıraktım. Radyoda o en sevdiğin hüzünlü türküyü açtım. Yatağa uzandım, o son ilahi karar için meleklerle gökyüzüne haber yolladım.

Kübra Çağlayan  
Ocak 2015

*Fotoğraf Patrick Bross

5.01.2015

Ya soyunsam burada, herkesin ortasında...


“Oku”,  ile başlamıştı kutsal bir yaşam

“Bana inan”,  ile başlar mıydı kutsal bir hikâye…

Kaç kişiydik bilmiyorum. Kimisi karanlığın içinden gelecek ışığa, kimisi raylara bakıyordu. Ben, yerde sabitlemiştim gözlerimi. Her zaman olduğu gibi. Gelip yanımda durdun. Önce kokunu aldım. Gözlerimi ayakkabımın ucundan ayırmadım. Kafamı kaldırmadım.  Koyu kahve tertemiz botlarına, acı yeşil parkana göz ucuyla baktım. Sonra okuduğun kitabın adını görmek için yan gözle sana uzandım. Utandım, daha fazla yanaşamadım. Kafamı çevirip yüzüne bakamadım. Yanında öylece, kokuna sabitlenip kaldım.

Karanlığın içinden bir rüzgâr vurdu yüzümüze, sonra ışığı gördük. Son kapının bekçileriydik biz. Kalabalıktık, cennete çıkan son kavşak önünde beklermiş gibi içeri girme telaşındaydık. Sürüklendim. Kalabalığın içinde sele kapılmış ufak bir çakıl taşı gibi istemsiz sürüklendim.  İçeri adım attım, uzaklaşan kokundan arkada kaldığının farkına vardım. Oturacak bir yer değil, seni görebileceğim bir cam boşluğu aradım. İki cüsseli adamın arasında kendime yer açtım. Yeşil parkayı bulduğumda, gözlerinin beni aradığını anladım. Farkıma varmadın sanmıştım oysa. Gözlerini görünce dudaklarıma oturan tebessüme mani olamadım. Güldüm, uzun zamandır gülmediğim gibi kalpten güldüm. Kaçırmadın gözlerini, saklamadım bu sefer gözlerimi. 

Kirli sakalına, hafif beyazlar düşmüş siyah saçlarına baktım. Ben metronun içindeydim, sen dışında kaldın. Aramızda birkaç santimlik cam boşluğu… Vatmanın anonsuyla dikkatim dağıldı. "Arıza, birkaç dakika, özür dileriz" Bi’ şeyler olduğundan bahsediyordu, umursamadım. Neden sonra bunun içeri girmen için bir fırsat olduğunun farkına vardım. Önce gözlerine, sonra kapıya baktım. Gel, dediğimi anlamanı bekledim. Oralı olmadın. Mahşer yeriydi içerisi, ama yanımda bir kalbe yetecek kadar daha yer vardı. Gelip o boşluğu doldurmanı istedim. O birkaç saniyede, geldiğini, kokunu tekrar içime çektiğimi hayal ettim. Gelmedin. Elindeki kitabın arasından boş bir kâğıt çıkardın. Elini parkanın önce sol cebine, sonra alelacele sağ cebine daldırdın. Dolmakalemini bulunca heyecanla kâğıdı kitabın üstüne koyup bir şeyler yazdın. Sonra cama yaklaşıp kâğıdı cama yapıştırdın.  

“Beni tanısan seversin…”

Güldüm. Arasında kaldığım adamların garip bakışlarına aldırmadan, güldüm. Dünümü unutup, yarını düşünüp, masum bir çocuk kalbiyle sana güldüm.   Ben ki, toplu taşıma araçlarında hep ciddi, hep hüzünlüydüm. Bu şehre, bu acımasız dünyaya hapsedilmenin verdiği bitkinlik metroda,  vapurda daha da sarar her  yanımı. Düşündüm.  Elinde hareket ettirmeden tuttuğun kâğıda bakıp düşündüm. Ben ki sevda uğruna büyük fırtınalara karşı uçmuş minik bir kuştum. Şimdi bembeyaz bir leke gibi karanlığımı aydınlatan gözlerine bakarken, yaz yağmuruna bile direnemeyecek kadar güçsüzüm.

Yüzün düştü. Gözlerin kayboldu. Derin nefes aldın. Dudağını büzüp, omzunu silktin. Vazgeçmek üzereydin. Kâğıdı camdan çektin, arkasını çevirdin. Metronun hareket etmeyeceğinden emin, yavaşça yazdın, kâğıdı çevirip cama yapıştırdın. 

“Bana inanmıyor musun? Hadi gel.”

Sever miydim seni? Severdim. Ben, cebinden çıkardığın dolmakaleminin, cesaretle sorabildiğin sorunun hatırına bile severdim seni. Adını avucuma yazıp, senin yanımda olmadığın anlarda ismine en güzel şarkıları üflerdim.

Ya sen, sever misin beni?

Ben gece bekçisiyim. Gece olduğunda içimdeki tüm hüzünleri soyunurum. Yüzümdeki tebessümü bazen mutfak masasının kenarına bırakır, bazen makyajımı temizlediğim pamukların üstünde unuturum. Zamanında inandığım adamdan kalma, kabuk bağlamış yaralarımı bazen bir kadeh şarapla, bazen dualarla yumuşatırım. Deliyimdir ben. Sen uyursun, senin ruhuna sabaha kadar şiir yazarım, rüyanda kalmak için dualar okurum. Bir sabah üstünde milyonlarca mısra ile uyanırsın. Sarılırım sana, ağlarım. Mısralarımı yakma diye yalvarırım. Sen yanımdayken halı dokur gibi dakikaları, saatleri, günleri, haftaları dokurum. Seni solurum, mutluluk kokarım, . Her bir ilmekte gerçekle hayal arasında kalıp arafta kendimi unuturum. Sen varsan ben kendimi unuturum, kaybolurum, sen olurum.

O an geldi. Gitme anı. Güvenliğin düdüğünü duydum. Kalabalıktan kapanmayan kapıların inleyen garip sesini, sonra rayların tıkırtısını... Bir uçurumun kenarındaydık sanki. Elin elimde, ağır geldi son sorun, taşıyamadım. Elimi elinden çektim, seni sonunu göremediğim boşluğa bıraktım.  Metro hareket ederken bir adım geri attın. Gözlerin, gözlerimden kaydı. Bir tünele girdik. Tünelden çıktığımızda ben, hiç kapanmayacak yaralarımla eksik kalacaktım, sen çoktan vazgeçmiş olacaktın.

Tünele çıktık. Yanımdaki adamın hafif dürtmesiyle irkildim. “Çocuğa yazık ettin be!” dedi. Herkes seni sevmişti. Sen sevilen çocuk, ben insafsız kız oldum. Önünde dikildiğim kız, koltukta yanında oturan kıza “Hep böyledir kızım, hak etmeyenler sevilir.” dedi. Söylediklerini duyduğumdan emin olmak için gözlerini gözlerime dikti. Kızmadım. Ben alışkınım.  Böyledir hep milletimiz. Çabuk asar, çabuk keser, çabuk sever, çabuk terk eder, bir sinir anıydı yaptı, derler.  Haklılardı kızmakta, yargılamakta. Eldivenlerimi çıkarmamıştım, bilmiyorlardı gizlediklerimi. Hiçbiri bileklerimdeki kesikleri görmemişti. Ya sırtımda, baba evine döndükten aylar sonra bile geçmeyen morlukların acısını hangisi bilebilirdi ki? Öyle ya, her yerde gerçekleri soyunamıyor insan… 

Kübra Çağlayan

Fotoğraf: Carolina Heza

4.01.2015

Bir Pazar Klasiği "Ben ve Dostlar..."



Emerson "Hayat insanın sabahtan akşama kadar düşündüklerinden ibarettir." demiş. Hafta sonu, gecesi, gündüzü yoktur yazan insanın. 

Düşünürsün. Hep, kafanda yarattığın o insanların garip halleri, tuhaf sözcükleri... "Ne demişti Bay Wren? Yalnızlıktır sözcükler. Masanın üstüne bir çift sözcük bıraktım senin için dün akşam, dirseklerini koydun üstüne."*
Kaldır dirseklerini!
Her pazar keşke böyle olsa. Yazarak, okuyarak ve tüm planlananların gerçekleştirildiği bir gün olsa...
Mutlu pazarlar,
Ve şimdiden iyi haftalar
Sevgiyle...

* Henry Miller, Yengeç Dönencesi, Siren Yayınları